Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Temmuz '15

 
Kategori
Doğal Hayat
Okunma Sayısı
173
 

Alakır'dan bir çağrı aldık ve yola düştük.

Alakır'dan bir çağrı aldık ve yola düştük.
 

Alakır Nehri Kardeşliği


Alakır'dan bir çağrı aldık ve yola düştük. Otobüsle indiğimiz noktadan 9 km. yürümemiz gerekti. Biraz çantalarımız ağır olmakla birlikte kafamız ağır değildi ki yürümeye koyulduk. Uzun yolları yürüyerek katedenler bilirler. Bir yerden bir yere herhangi bir araçla yol alanlar birçok ayrıntıyı kaçırır. Oysa yürürken yol, gitgide size güzelliklerini açmaya başlar. Görünenler haricinde görünmeyenleri de...
 
Bir anda göz göze geldiğiniz bir hayvan, kuş sesleri, her adımda değişen görüntüler, ilk anda fark edemediğiniz bir şey; bir renk, bir his, bir görüntü... Zira doğada renklerde görüntüler de hisler de şaşırtıcıdır. Daha parlaktır, yavaştır, her an değişimlere gebe olduğu için şaşırtıcıdır.
 
Yoldan geçen bir aracı durdurmak için geç kaldığımız bir an 'eyvah' dedik ama sonradan kaçırdığımıza doğrusu sevindik. Zihnin kalabalık durağanlığından sade akışına doğru geçişini her birimiz bir nebze yaşamışızdır. İnsan her seferinde unutur. Ve her seferinde yeniden hatırlar. Algının açılması, zihnin yavaşlaması, kalbin açılması, ayakların açılması ve hissiyatın açılması... Her şey bir zincirin halkaları gibidir. Biri diğerini açar. Neyi tekrar edersek o daha çok açılır, büyür!
 
Alakır Nehri'ne doğru küçük adımlarla yol alırken biz de içimizde büyüyen şeyi daha ve daha çok hissetmenin keyfinde yol alıyoruz. Önümüze içmek için çeşmeler geliyor. Dinlenmek için durduğumuzda görüntüler tüm güzellikleriyle alabildiğine uzanıyor. Ağaçların, çiçeklerin çeşitliliği, yeşilin an be an değişmesi karşısında seviniyor, enerji doluyoruz. 
 
Malum insanın elinde, sırtında herhangi bir yük varsa yürümek zorlaşır. Bu hayatta da böyledir. Sırtımızdaki, omzumuzdaki, ruhumuzdaki görünmeyen yükler yaşam akışımızı bozar. Yürüyüşlerde insan bunu daha iyi anlıyor! 
 
Biz de elimizdeki yüklerle arada otostop yapmak durumunda kaldık. Ama yolun çok büyük bir kısmını da yürümenin hazzını yaşadık. Derken hava karardı. Önümüzdeki bir grup yolu bulmak konusunda sıkıntı yaşamış hatta paniğe kapılmıştı. Onların arkasındaydık. Karanlıkta buluştuk ve girişi bulduk sonunda. Karanlıkta korkmak ve paniğe kapılmak, insanın içsel korkularıyla yüzleştiği önemli bir andır aynı zamanda. Hayal ettiğimiz şeyler asıl gerçeği ve olmakta olanı çarpıtmamıza yol açar. İnsanın gördüğünü ayırt etmesi ve olabilecek herhangi bir tehlike karşısında bile soğukkanlılığını kaybetmemesi iyidir. İçsel yolculuklarımız her birimizde başka başka engelleri yenmeye doğru yol alır.
 
Böylelikle, önümüzde paniğe kapılan arkadaşlar için yol bambaşka bir derse dönüşmüş, üzerinde yürüdüğümüz fiziksel yol, ruhsal dersler için bir yol oluvermişti. İç ve dış şifalanmak üzere birleşmişti. Bu yolu gelen her insan için başka başka açılımlar demekti. Onun için ustalar der ya 'ulaşılacak bir yer yoktur.' Yolun akışı her anda aynı önemdedir. 
 
Aklıma bir başka anı geliyor. Misafirlerimiz olan iki dost, evimizin hemen ardındaki ormana bir akşamüstü gün batımını izlemek üzere girmiş, aradan saatler geçmesine rağmen geri dönmemişlerdi. Cep telefonları yanlarında değildi, üzerlerinde ceket yoktu ve fenerlerini de almamışlardı. Eve gece yarısına doğru döndüler. Biraz daha yukardan izleyelim, biraz daha derken epeyce yukarı çıkmışlar. Gün batmış, hava kararmış. Bir sonraki adımlarını göremeyecek kadar karanlık bastırmış. Hatta o kadar karanlıkmış ki el yordamıyla yürüyorlarmış. Önlerine çıkan küçük bir su birikintisini kocaman bir su kütlesi gibi algıladıklarını anlatırken hepimiz şöyle bir oturduk düşündük. Yaşam deneyimlerimizde de böyle değil miydi? Önümüze çıkan bir şeyi algılama şeklimiz onu devasa boyutlara çekmiyor muydu? Bir engel, bir insan, br duygu, bir korku... Bunun üzerinde ne kadar düşünsek azdır!
 
Doğa, sadece görünen değil görünmeyen tarafıyla da yani hissedişler açısından bakıldığında ruhsal bir öğretmendir. Ona sadece fiziksel olarak bakıp gördüğünü zannedenler büyük bir yanılgı içindedirler. Alakır Nehri Kardeşliği yolda bu anları kucaklarken, ilk dersi hatırlar böylece. Hem hatırlar hem hatırlatır! Doğanın insanın hizmetinde olmadığını hatırlatır. İnsandır doğanın hizmetinde olan... Birhan ve Tuğba'nın çağrısı da budur; İnsan doğayı korumakla mükelleftir. Kimden? Tabii ki kendisinden...
 
Doğal döngünün bütün canlıların yaşamı için devranda olduğunu, bu akışı bozabilecek tek canlının maalesef insan olduğunu anlarsak eğer nehirler üzerindeki tehlikenin bütün canlıların yaşamını öldürecek bir tehlike olduğunu da anlarız. HES'ler bu sürecin başlangıcıdır. Ölümün diğer adıdır. Ancak esas tehlike zihinlerimiz aslında. Herşeyi satın alan, ihtiyacı olmayan şeyleri üstüste yığan, nasıl yaşadığını sorgulamayan, maddesel bir dünyada yaşayan zihinler... Birhan ve Tuğba'nın çağrısı HES'ler konusunda insanları bilinçlendirmek, doğal döngünün önündeki büyük tehlikeyi hatırlatmak ve bunun için insanları duyarlılığa çağırmak olduğu kadar doğanın içinde yaşamanın mümkün olduğunu, insanın yaşamak için çok fazla birşeye ihtiyacı olmadığını da hatırlatmaktır aynı zamanda. Ve elbette aynı düşüncelerde, aynı hissedişlerde olan insanların biraraya gelmesi ve dayanışmasının önemini ve değerini paylaşmaktır. Bu bir çağrıdır. Ve bu çağrı için kişisel olarak onlara teşekkürü bir borç bilirim.
 
Alakır'da Birhan ve Tuğba'nın yuvasına ulaştığımızda girişte bir yazı vardı; şiddeti, silahları dışarda bırakmak, barış içinde içeri girmekle ilgili. Tuvaletlerde bir yazı vardı, ne yediğimize, nasıl yediğimize dikkat etmemizle ilgili. Mutfak olarak işaretlenmiş büyük güzel bir kayanın dibinde ocaklar yakılmıştı. Büyük kazanlarda yemekler pişiyordu. Ateş, kül herşey dönüşüyordu. Ateş yemek yapıyor, kül bulaşıkları yıkıyor, tuvaletlerin üstüne dökülüyordu. Hiçbir şey boşa gitmiyordu. Hep beraber hazırlanan yiyecekleri yemenin tatlılığında çöpleri nereye nasıl atacağımızın farkındalığıydı bu, yapılan herhangi bir edimin doğaya zarar vermeden ve onu kirletmeden yapılmasının gerekliliğinin an be an hatırlatılmasıydı. Nehrin soğuk tertemiz sularına girip ferahlarken, bulaşıklarımızı yıkarken, akan suyundan susuzluğumuzu giderirken ona sahip olmanın, onu para olarak görmenin ve ticaretini düşünmenin ne kadar utanç verici olduğunu görmeyen insanların nasıl büyük bir yanılgı içinde olduklarını tekrar tekrar anlamaktı. Ve bunu aktarma çabası içinde olmaktı! Nehir tüm canlılar içindi; salt insanlar çin değildi! Tüm bunlar insan olmakla ilgiliydi. İnsan olmanın sorumluluğuyla ilgili...
 
Elektriksiz yaşayan bu insanların yıldızların, ayın ışığı altında dikkat çektiği bu yaşam biçimi boşuna değil. Tüm bu ayrıntılar boşuna değil. Bu bir yaşam şekli. Bir düşünüş biçimi. Bizim için açık mesajları olan, ortak bilinci arındıran, etramızla kurduğumuz her türlü ilişkiyi bir ritüelmişcesine yaşayabilmenin yollarını hatırlatan ayrıntılar. İlişki deyince insanın insanla olan ilişkisi gelir akla ilk önce. İnsanın diğer canlılarla, hayvanlarla, bitkilerle, nehirlerle, ağaçlarla, kayalarla, toprakla, havayla, ateşle olan ilişkisinden bahsediyoruz biz. İlişki bütünle olan ilişkidir. Her bir yan, içimizdeki gerçek doğamızla kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır. Bunun yaşanması ve güçlendirilmesi gerekir. Temizlenmek, arınmak ve gerçek olabilmek için...
 
Bugün Alakır Nehri, Birhan ve Tuğba'nın işaret ettiği üzere, değerler üzerinden yaşamayan, varlık değerlerimizi para kazanmak için alaşağı eden, onların ticaretini yapan kafalara direnen bir sembol gibi adeta. Alakır Nehri, tehlike altında bulunan tüm nehir ve derelerin varlıksal sesini onu duyan insanlar aracılığıyla dile getirmekte, korumakta ve direnmektedir. HES ticaretinin Alakır Nehrinin ve diğer bütün nehirlerin, derelerin başına bela olması da insan olmanın ortak sorumluluğundadır. Bu sorumluluk hepimizin. HES suçtur, ihanettir. Küçüğünden büyüğüne, köylüsünden kentlisine, mühendisinden işçisine HES ticaretine katılan her insan da bu suçun ortağıdır. 
 
Bizler, insanlığı bu suça ortak olmamaya çağırıyoruz. Nehirlerin bir borunun içine hapsedilmesi ile başlayan süreç doğal dengenin bozulmasıdır. Doğaya yaşam veren sudur. Varlıklarımıza yaşam veren sudur. Bu suyun birilerinin tekelinde olmasına nasıl müsaade ederiz! Bu kabul edilemez. Bu ölümdür. Ölüm ve yaşam arasındaki seçimdir. Birhan'ın da dediği gibi su borulara hapsedildiğinde ilk önce birinci gün balıklar ölür. Hemen ölür. Ölüm hemen orda başlar. En kısa zamanda ve daha sonrasında o bölge içindeki canlılarla birlikte yavaş yavaş ölmeye başlar. Bu ticari oyunun hayati sonuçlarını her canlı birebir görecek ve yaşayacak. Bundan kaçış yok!
 
Birhan'ın söylediği bir başka şey daha aklımda, kelimesi kelimesine olmasa da. Diyor ki; ''Her sabah uyandığımızda etrafımıza bakıyoruz. Ağaçlara, suya, otlara, çiçeklere, hayvanlara. Dostlarımıza bakıyoruz. Her biri tek tek bizim dostlarımız oldu. İnsan dostlarını korumaz mı!'
Mevzu tam da budur. Barışçıl ve dostluk içinde bir hissedişe sahip bir insanın etrafındaki dünyayla olan ilişkisidir bu. Başka şekilde olabilir mi!
 
Zorla, umursamazca, maddeci ve ticari bir zihinle yaklaşanlar için dünya bir meta, onu korumaya çalışanlar da düşmandır. İçinde düşman olan dışında düşmanlık görür. Bizler düşman görmüyoruz. Uğraştığımız aslında zihinsel yapılar. Hepimizin içinde sağlıklı, empati kuran, barışçıl bir zihin var. Tuğba ve Birhan'ların işaret ettiği bir zihin. Maddesel ve çıkar güden bir dünyada yaşadığını sanan, zan içinde olan her insan bu kötücül, sahiplenici zihin yapısını terk etmeli ve barışçıl ve dostça duyguların egemen olduğu gerçek zihnini harekete geçirmelidir. İnsanın ait olduğunu düşündüğü aşırı hiddet, sahiplenici ve tahakküm kurucu yanı, içinde var olan yumuşak, saygılı ve barışçıl yanına doğru yer değiştirmelidir. Bu kutuplaşmış bir aklın insanın gerçek doğasının ne olduğunu görmeye başlamasıdır. O zaman 'ben ne yapıyorum' der kendiliğinden. Ben bu dünyada zararlı mıyım, faydalı mıyım? Bu kâr ve zarar meselesi değil, parasal bir mevzu değil. Bu insan olmanın erdemini ve değerlerini yaşayıp yaşayamamak demek. Varlıksal değerlerimizi satılık olarak gören her insanın zihin yapısının hastalandığını görmesi demek. Bunu bize hatırlatan her etkiye, her insana uyanmamız demek. Bu aydınlanmadır işte. Bu seçimdir. Ve kanımca hangi zihin yapısında olduğumuzun farkına varmakla başlayacak her şey...
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 112
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 507
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster