Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
287
 

Alamancılara Balad

Alamancılara Balad
 

Aradan o kadar zaman geçmişti ki hatırlamıyordum yüzünü.
İki ayrı taraftan çıkılıyordu verandasına. Birinin tüm basamak trabzanları yeşilliklerle bezenmişti. Sarmaşıklar, hanımelleri, evin girişini farklı kılıyordu. Misafirler bu nedenle hep bu bölümden karşılanır ve uğurlanırdı. Geniş mermer basamakları olan diğer tarafı sıklıkla bizler kullanırdık. Yüksek tavanlı, büyük kapılı, yürüdükçe gıcırdayan ahşap tabanlı konak. Dışarıdan bakıldığında oldukça görkemli bir hali vardı. Bahçesinde papatyalar gelincikler, rengarenk güller, leylaklar, laleler bulunurdu. Hemen girişte kapının yanı başında erguvanlar, bahçenin sağında ve solunda çeşit çeşit meyva ağaçları. Peşinden koşup yakalamaya çalıştığımız kelebekler, uç uç böcekleri. Köşede iki taş üstüne oturtulmuş kocaman bir bakır kazan odun ateşinden dibi is tutmuş, içinde bembeyaz çamaşırlar kaynamakta. Yanı başında karıştırma sopası, yontulmuş usta ellerde bir cep çakısıyla besbelli. Uzun bir masa kısa ayaklı, iki yanında okul sıralarına benzer oturma yerleri, kışın yağan yağmurun etkisiyle pas tutmuş çivileri. Bahçenin zemini yemyeşil çimenlik. Sabahlara kadar umuda ışık tutan elektrik direği, cesaretini gece bekçisinin düdüğünden almış.

Aradan o kadar zaman geçmişti ki hatırlamıyordum yüzünü.
Konağın etrafı; bir metre yükseklikte kaya taşlarıyla örülmüş duvarla çevrili, çıkıntıları basamak tepesine. Bir zıplayışta üstüne çıkılabiliyor olması tüm çocukların en büyük eğlencesi. Kollarını iki yana açıp gözü kapalı yürümeler, karşılıklı bağdaş kurup üç taş oynamalar, gece vakti sarkıtıp ayaklarını aşağı doğru ağustos böceklerinin neşe veren şakısına ritm tutmalar pek mümkündü. Bitişik bahçeden konağın içine sarkan şeftali ağaçları, bir başka tadı mevsimin çocuk aklımızda. El sarması asma yaprağı dolmalar, oklavayla açılmış hamurdan börekler, herkesin favorisi ayva tatlısı. Mısırlar boyum kadar içlerine dalarsan yolunu şaşırırsın. Güne bakanlar besili, mevsimi gelmiş kedilerin bir kovalamaca ki sorma gitsin. İki koyun, bir keçi, birkaç tavuk kümeste. Sabahı karşılayan çilli horoz hepsi yerli yerinde. Aradan o kadar zaman geçmişti ki hatırlamıyordum yüzünü.
Odanın içinde bir komodin, üstünde duvara asılı büyükçe bir ayna. Oymalı çerçevesiyle aşık atıyor karşısına geçene, ben daha güzelim diye. Örtüsü bir ömür işlenmiş, her oyasında bir anı. Beş çekmecesi var, en üst çekmece anahtarlı, kim bilir içinde neler saklı. Orta yerde geniş bir kuzine, üzerinde kestane kebab. Pencerede el örgüsü perdeler, önünde iki berjar. Karşısında Acem halısı örtülü divan. Yerde boylu boyunca serili kilim, soyu sopu meçhul. Duvarda asılı bir çerçeve. Kenarları aşınmış, boyası dökülmüş. İçinde siyah beyaz bir portre. Sert bakışlı, çatık kaşlı, pos bıyıklı, gece görsen korkarsın. Haşmetinden hesap sorulmaz. Rüzgardan bir içeri bir dışarı sallanan kapı. Kapının yanında büyükçe bir sandık. Üzerinde el emeği, göz nuru, Denizli pamuğuyla doldurulu, beyaz çarşaflı, pembe satenli yorgan. Yanıbaşında bir boy ya var ya yok, demir bir tele asılı, desenli basmadan perde. Arkasında ölü bir pencere, içinde, her daim içi su dolu bir kazan.

Aradan o kadar zaman geçmişti ki hatırlamıyordum yüzünü.
Divanda üç kadın, başları bağlı. Biri elli yaşlarında, eşarbının altından bir tutam saçı görünüyor, ağarmış. Altına toplamış ayaklarını, ikide bir kısa gelen eteğini çekiştiriyor dizlerini örtmek için. Diğerinin gerdanı altınlardan görünmüyor, kolları bilezik dolu. Konuşmalarına eşlik ediyor belli belirsiz bir ezgi. Üçüncü kadın kapı komşusu Esma teyze, onu tanıyorum şükürler olsun. Elinde tepsi kahve tutuyor ayaktaki genç kız. Onu tanımıyorum. Herhalde bu kadar genç olamaz diyorum içimdem. Berjarın birinde orta yaşlarda bir hanım. Güleç yüzlü, kalem kaşlı, gözlerinin içi parlıyor, üstelik odaya girdiği andan beri bana bakıyor. Diğer berjarda kim var diye bakarken, anneannem eliyle işaretle, gösteriyor. “Annene sarılmayacak mısın ?” Silik bir tebessüm dudaklarında, üstünde deri bir etek, buz mavisi merserize bir bluz.. Ayaklarında yüksek ökçeli terlikler. Kollarını açıyor, onu görmeyeli yıllar olmuş. Gözümün önünde Sirkeci Garı. Öylece kalıyorum olduğum yerde. Ne ileri ne geri. Hiç birşey hissetmiyorum, çok şey hissediyorum. Bir damla gözyaşı dökmüyorum, sel olmuş göz yaşlarımda İstanbul. Sımsıkı sarılıyorum, ellerim bomboş. Dudaklarımdan hiç bir söz dökülmüyor. Susmak bilmez bir hızla anlatıyorum heyecanlı. Olduğum yerde öylece kalıyorum.
Aradan o kadar zaman geçmişti ki hatırlamıyordum yüzünü.
Hoş geldin anne gerçekten sen misin? Yağmurcu,

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

bir yüzü unutmak için. Çok gelmiştir başıma, aniden çıkıvermişimdir birilerinin hayatından ve yüzleri silikleşmiş gitmiştir. Neden böyleyim bilemem. böyleyim işte. Bir de gelmişse o "beklenen", gelmiştir ya "hele şükür", yoktur yüzünü unutturan koca zamanın önemi, gene beklenirdi bir o kadar yıl..

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 21.05.2010 18:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 12
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 613
Kayıt tarihi
: 14.05.10
 
 

Merhaba,yazmayı bir yaşam biçimi olarak gördüğümü söyleyebilirim ve okumayı. Eğitimim de bu alanda. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster