Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ocak '09

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
763
 

Aldous Huxley: Cesur yeni dünyadan iki diyalog

1. Diyalog

“ “Isı şartlandırması” dedi Mr. Foster.

Bir sıcak tünelin ardından bir serin tünel geliyordu. Serinlik, şiddetli X ışınları yoluyla rahatsızlık hissiyle ilişkilendiriliyordu. Şişeden alınma anı geldiğinde, embriyolarda soğuk korkusu yaratılmış oluyordu. Yazgıları; tropik bölgelere göç edecek, madenci, asetatlı ipek dokumacısı ve demir çelik işçisi olacak şekilde belirlenmiş oluyordu. Sonra da beyinleri, bedenlerinin seçimini pekiştirecek şekilde işleniyordu. “Onları ısıyla büyümeye şartlandırıyoruz, ” diyerek başladı Mr. Foster. “Üst kattaki iş arkadaşlarımız onlara sıcağı sevmeyi öğretecekler.”

“Bu da, ” diye veciz bir ifadeyle ekledi Müdür, “mutluluk ve erdemin sırrıdır – yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.” (Huxley 2006: 39)

“Bizler tüketiciyiz, tutkulu bir yaşam tarzının yan ürünleriyiz” der Tyler Durden, Dövüş Kulübü’nde. Burada karşımıza çıkan tüketmek için üretilmiş bir neslin hikayesi ve bu insanlar doğarken yani üretilirken, kaderlerini tayin eden bantlarda şartlandırılırlar. Diyalogta, soğuk korkusu yaratılarak sıcağa yönlendirilen ve böylece kendilerine uygun meslekleri daha var oluşlarının ilk aşamasında edinen bireyler görüyoruz. Marks’a nispet yaparcasına sınıflar içine sokulan ama asla “sınıf bilinci” oluşturma şansı olmayan bireyler. Üstelik şartlandırmayı gerçekleştiren de kaderi elinden alınmış bir neslin bizzat üyeleridir. Bu dünyada herkes figürandır bir nevi. Herkes mutluluk saçan, hep daha fazlasını veren tatmine açık her şeyi (hissi) tatmin eden bu düzen içinde yaşamaktan memnun görünmektedir. Müdür mutluluk ve erdemin sırrını açıklarken kendinden emindir, aksi onun için düşünülemez. Bulunduğu dünyanın aydınlanmış zihni ondadır. Bir diğer deyişle bilge kişidir.

Bir ağ düşünün sizi sarmalayan, çıkış yok fakat ilahi dinlerin vaat ettiği gibi bir cennete de dönüşebilir bu ağ eğer isterseniz (soma!). Maddenin karşı konulamaz çekiciliği, sürekli davetkar karşı cins ve üreme güdüsü törpülenmiş bir tensel temas arzusu. Hikaye boyunca bu ve bunun gibi birçok şartlandırma biçimi kaşımıza çıkar. Huxley, ağır betimlemeler yapmış olsa da diyalogların olduğundan fazla şey anlatmaya çabaladığı açıktır. Olacağın şeyi sevmeyi öğrenmek eşittir itaat ve düzen. Şimdilerde yıldızı çokça parlamış bir küreselleşme oyunundan çok büyük fark taşımaz hikaye.

2. Diyalog

“…Dinle Lenina; Malpais’de insanlar evlenirler.”

“Ne yaparlar?” Sesinde yine aynı tedirginlik duyuluyordu. Şimdi neden söz ediyordu?

“Sonsuza dek. Sonsuza dek birlikte yaşamaya söz verirler.”

“Ne korkunç bir fikir!” Lenina gerçekten şok olmuştu.

“Fiziksel güzelliği aşarak, kanın çürüdüğünden daha çabuk yenilenen bir zihinle.”

“Ne?”

“Shakespeare’de de böyle. Bütün kutsal törenler tamamıyla yerine getirilmeden bekaretinin düğümünü çözersen…”

“Ford aşkına, John mantıklı konuş. Söylediklerinin tek kelimesini anlamıyorum (Huxley, 2006: 250)

Bu konuşma uygar dünyaya ait Lenina ve ayrıksı dünyadan gelen John arasında geçmektedir. Daha önce belirtildiği gibi John (Vahşi) Lenina’nın yaşadığı dünyayı bir türlü anlayamaz daha doğrusu bir türlü bu dünyayı içselleştiremez. John’ın Lenina’ya hissettikleri bir erkeğin bir kadına hissedebileceği masum hislerdir. Her ne kadar bildiğimiz anlamdaki evlilik biçimi de kadına biçtiği rol bakımından tartışmaya açık olsa da Lenina’nın yaşadığı dünyada evlilik bir tabudur. Bu yüzden de Lenina hiç alışık olmadığı bu yaşamla ilgili işittiklerine anlam veremez. John ise değer verdiği bu kadınla başka biçimde bir birliktelik düşünemez. O’na göre kutsallık ve gizlilik sonuna dek muhafaza edilmelidir.

Bu karakterlerden John yani kitapta vahşi dünyaya ait olan bize benzememektedir. İşin en acı yanı Lenina da bize hiç benzemez. Bizler bu zamanın insanları, arada kalmış çağın ürünleriyiz. Huxley’in Lenina’nın ağzından betimlediği bu yaşam biçimi ailenin ölümüyle bireyselliğin ön plana çıkışını müjdelemektedir. Yalnızca kendisi için var olan bireylerin dünyasını bilir Lenina, John ise aile yapısının toplumun temel taşı olduğu bir dünyadan gelmektedir. John’ın dünyasında kadınlar evlilik dışı ilişkiye hala tepkili iken Lenina’nın dünyasında kadınlar evliliğin anlamını bilmez. Bu beden yığınları daha fazla kişiyle birlikte olabilme yarışının içindedirler.

Bizim dünyamızın ne Lenina’nınkine ne de John’ınkine benmezediğini söyledik. Bizler John’ınkinden Lenina’nınkine doğru evrilen bir dünyada yaşıyoruz. Toffler’ın sanayinin, teknolojinin ve iş gücünün değişimi ile aile yapısındaki değişiklikleri analiz ettiği ve gelecek hakkında yorumda bulunduğu “Şok” isimli kitapta anlatılanlar bize çok mu yabancı sorusunu sormak gerekir? Huxley’in betimlediği dünyanın bireyi ile Toffler’ın öncelediği birey tipi arasındaki benzerlikler nelerdir?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 498
Kayıt tarihi
: 18.01.09
 
 

Üniversite eğitimim sosyoloji üzerinedir. Sosyolojinin yanı sıra edebiyat, sinema ve tiyatro alanlar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster