Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Temmuz '11

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
346
 

Alevilik ve İktidar

İktidar, ‘iktidarı şahsına münhasır’ Aleviliğin açılımını çalıştaylara havale ederek sözde açmaya çalışırken; kimileri hala Aleviliğin ne olduğunu tartışmakta, kimi devlette maaş peşine ( Bu kesim azınlık da olsa var.)düşmektedir. Hal böyle olunca Aleviliğin iktidarlarla olan ilişkisine, tarihsel kimliği içinde bakmak gerekmektedir. 

İslam dini, kendinden önceki tevhit dini peygamberlerinin yaptığı gibi tevhidin ana ilkesini dile getirmekten öte çok şey yapmamıştır. Bu ilke: ‘Yeryüzünde insan iradesinin üzerinde, beşeri hiçbir irade yoktur. Görünür dünyada insan iradesi kendi kaderini belirlemeye muktedirdir.’ Yazık ki bilinen tüm peygamberlerin ardıllarınca uğradığı haksızlıktan İslam peygamberinin kurtulması mümkün olmamıştır. Ardılları kendi iktidarlarını bâki kılmak için, tevhit tebliğinin gölgesinde ürettikleri ideolojiyi, uydurulmuş “sünnet” ve “hadis”lerle süslemiştir. Kaldı ki sünnet ve hadisin en gerçeğini bile yüceltmek, tevhit tebliğine aykırıdır. Çünkü, hangi kisve altında olursa olsun, insan iradesini esir alan her iktidar (bu makro düzeyde devlet ve mikro düzlemde gurup iktidarı) insanı bitireceği için tevhit dininin esasına aykırıdır. Elbette ilk günden itibaren bu irade hırsızlığına karşı mücadeleyi yürütenler olmuştur. Bu mücadele geleneğini Anadolu’da yürütenler kendisine “Alevi” demiştir. Karşısındakilerin “zındık” veya “Kızılbaş” demesi bu durumu hiç değiştirmemiştir. Dolayısıyla Aleviyi diğer İslam’dan ayıran temel özellik, iktidarla olan ilişkisidir. Elbette başta ibadet olmak üzere bir çok konuda farklılıkları vardır, ancak zarfa değil mazrufa bakmamız gerekir. Bu dinin özü, insan iradesini kemiren “mutlak iradelere” karşı durmaktır. İktidar ideolojisinin tek hedefi, egemenliği altında yaşayan insanları “iktidarı mutlak”a ikna etmektir. İktidar, bir taraftan kitleleri kutsallıklara gark ederken, diğer taraftan koyduğu normlara uygun davranmayı dayatmaktadır. Söz konusu dayatmalar her zaman zora dayalı değildir. Zorun en aşılmazı olan ise toplumsal basınçla ikna edilme şeklidir ki, geçmişte âlimlerin yaptığı bu iknayı bugün bilim insanları yapmaktadır. Bu âlimler tek kelime Arapça bilmeyenlere Arapça vaaz vermeyi maharet saymışlardır. Çünkü Arapça bilgisi, kitleleri cahil gösterirken âlimlerin cahilliğini gizleyen kutsal örtü olmuştur. İşin trajik yanı bu yöntem hala geçerliliğini korumaktadır. Anadolu’nun bilinen yazılı tarihinde, oluşan tüm iktidarların bu normatif yapısına direnç oluşturan bir damar hep olmuştur. Bu damar, İslam dinini kendine ideoloji yapan devletlere karşı direnç gösteren Alevilerdir. İktidarların ideolojisinde gedikler açan Aleviler, Cumhuriyet dahil, her dönem tehlikeli görülmüştür. İran ve Osmanlının kurucu unsurlarının Alevi olduğu yanılgısı, yıllardır Alevilerin avuntusu olmuştur. Oysa iktidar olmaktan çok, iktidarlara karşı direnmekle övünülmelidir. Yedi büyük Alevi şairinden biri olan ‘Hatayi’ mahlaslı Şah İsmail’den hareketle, Safevi iktidarına Alevi iktidarı demek züğürt tesellisinden öte bir şey değildir. Osmanlının kurucu unsuru olan Yeniçeri Ocağı’ndan dolayı Alevileri, Osmanlı hükümranlığına yamamak diğer bir yanılgıdır. Çünkü, İran molla rejiminin ideolojisi olan Şiilik, Sünni Arap hükümranlığından sonra İran’a hakim olan ve Sünni Selçuk hükümranlığına karşı Farisilerin iktidar olma ideolojisidir. Şah İsmail çok önemli tarihsel bir figür olmasına rağmen, Fars hükümran ideolojisinin dışında davranamazdı; davranmadı da. Hatta Anadolu’da bu sanıya kapılan bir çok Alevi dervişinin oraya gittiğinde büyük hayal kırıklığına ve kıyıma uğradığı bilinmektedir. Şah İsmail’in Aleviliği, Anadolu Alevilerini Osmanlıya karşı kullanma hikmetinden öteye gitmemiştir. Diğer tarafta Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşiliği ise, Anadolu’da mevcut meslek örgütlenmesi olan Ahiliğinin askeri versiyonudur. Hacı Bektaş burada sadece bir simgedir. Çünkü, Hacı Bektaş o dönem Türkmenler arasında çok sevilen ve kutsanan bir gazidir. Osmanlının, Türkmenler arasında ünlenen Alevi pirini bu ocağın simgesi olarak kabul etmesi, bugün de kullanılan basit bir hileden öte bir şey değildir. Nitekim, Osmanlı tarihçilerinin hemen hemen hepsi Osmanlı askeri ocağının Sünni olduğunu ifade etmektedir. Kaldı ki tüm devlet Sünnilik ilkelerine göre örgütlenirken, askeri hiyerarşinin Alevi olması eşyanın tabiatına aykırı olmaz mı? Bugün diyanette masa kapmaya çalışan kimi Alevilerin, öncelikle kendi tarihlerine daha dikkatli bakmalarını öneriyorum. Devletin normuna girmiş inancın, Alevilerin tarihsel yürüyüşünde yeri yoktur. Çünkü Aleviliği Alevilik yapan şey, insan iradesini tüketen iktidarlara her koşulda karşı durabilme iradesidir. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"Karşı durabilme iradesi" değilse de öyle olmalıdır diye düşünüyorum. Ve yazınızın içindeki bir saptamaya da sonuna kadar katılıyorum. O da şudur ki; "Bu âlimler tek kelime Arapça bilmeyenlere Arapça vaaz vermeyi maharet saymışlardır. Çünkü Arapça bilgisi, kitleleri cahil gösterirken alimlerin cahilliğini gizleyen kutsal örtü olmuştur." Selamlar, saygılar.

Ayrıntıda gezinmek 
 14.07.2011 22:20
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 748
Kayıt tarihi
: 11.06.11
 
 

. "Gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur" diyen eskiler haklılar, ama zamanın akışı içinde ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster