Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Aralık '08

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
899
 

Alexis'in ölümü, sol ve sürekli 'X' olma hali

Alexis'in ölümü, sol ve sürekli 'X' olma hali
 

68 olaylarında kullanılan posterdeki çocuk ne kadar da Alexis'e benziyor...


Pazar günü Radikal2'de yayınlanan yazımın birkaç cümle ilave edilmiş halidir:

1968 yılının Mayıs ayında De Gaulle rejimine karşı başlatılan öğrenci hareketinin sembol afişlerinden birisinde kullanılan tarihi slogan şöyle der: 'Sois jeune et tais toi'… Genç ol (gibi davran) ve kapa çeneni… Buram buram kinaye kokan bu posterdeki siyah gölge, duygusuz, suspus, melin melin bize doğru bakan bir çocuğun ağzını tek eliyle arkadan kapatan bir erkek silüyetini tasvir eder. Herkes bilir ki o siyah gölge üniversite kampüslerine askeri operasyonlar düzenleten General De Gaulle'den başkası değildir. Ağzını kapattığı 'meçhul çocuk' ise gözlerinden anlaşıldığı kadarıyla sanki birşeyler söylemek ister ama ölü kadar donuktur… Deyim yerindeyse ruh gibidir…

Şimdilerde Yunanistan'ın altına üstüne getiren olayların çıkış noktası olan bir cinayeti, kurbanın İstanbul sokaklarını süsleyen güleryüzünü, afişteki çocuğun donuk çehresinin yerine koyarak düşündüm.

15 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos, 6 Aralık akşamı günahsız yere bir polis kurşunuyla öldürüldü. Haber duyulur duyulmaz, sokaklar göstericilerle doldu taştı. Başkent Atina başta olmak üzere Yunanistan’ın diğer şehirlerinde protestolar önüne geçilmez bir hal aldı. Peki yaşananlar sadece Alexandros’un ölümüne duyulan öfkeyle açıklanabilir miydi? Belki o sadece bir kıvılcımdı, suskun kalabalığı cesaretlendirdi, ateşledi. Bunca insan galeyana gelmek için Alexis’in ‘ölümünü’ mü bekledi? Merak edilenleri ilk elden öğrenmek acilen işin içinden birileriyle konuşmakla mümkün olabilir diye düşündüm.

Aradığım insan iyi dostum Antonios’un kardeşi Dimitris’ten başkası değildi. Dimitris Tzanakopoulos ilk andan itibaren olayların merkezinde yer alan Yunanistan’ın son zamanlarda yükselişteki sol hareketi Sinaspismos’un gençlik kolları başkanı. Bir akşamüstü telefon açıp, ‘Yasu Dimitris’ dediğimde karşıdan duyduğum ses belli ki o gün olup bitenin yorgunluğunu üzerinden atamamıştı. Kolay değil. Bilfiil sokakta mücadeleyle geçirilen onbir gün. İlk olarak ‘Alexis’in ölümünü mü beklediniz?’ sorusuyla başladım. ‘Hayır’ dedi Dimitris, ve devam etti: ‘Alexis’in hazin ölümü ve gösteriler arasındaki ilişkiyi bize okullarda okutulan Birinci Dünya Savaşı ve çıkış sebepleri arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. Sembolik bir bağ o. Koskoca bir savaşa tek başına Sırp prensin suikastı sebep olmadı. Altında köklü siyasal, sosyal ve ekonomik sebepler yatıyordu’. Bu sebepleri sorduğumda, Dimitris tipik bir radikal sol siyasetçi ceketini giyiyor ve Yunanistan’da özellikle iktidardaki Yeni Demokrasi Partisi’nin dayatmak istediği statükodan bahsediyor. İşaret ettiği, temelde, sosyal eşitsizliği körükleyen bir statüko. Son kamuoyu araştırmalarında oyları yüzde 18-20 bandına kadar çıkan partinin gençlik örgütü lideri bu statükonun sona erdirilmesinin ancak ve ancak radikal sola dönüşle mümkün olduğunu belirtiyor.

Tzanakopoulos iki aşamalı bir planın altını çiziyor. Birinci aşama ideolojik ve siyasal arenada ‘temizlikten’ geçiyor. Bunun için de Yeni Demokrasi’nin devrilmesinin şart olduğunu belirtiyor. Öyle önemsiyor ki bunu, ‘Pasok bile Yeni Demokrasi sonrası dönemde iktidara geldiğinde eski Pasok olamayacaktır’ diye ekliyor heyecanla. Aslında Dimitris’in söylemek istediği çok basit. Yunanistan’da belli ki, Aralık 2008’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Radikal solun siyasetteki ve gençlik arasındaki ağırlığı hızla artacak. İkinci adım ise daha köklü ve devrimsel nitelikleri bünyesinde barındıran bir aşama. Kapitalist üretim ilişkilerinin alaşağı edilmesini amaçlıyor. Kimileri ciddiye almak istemeyebilir. Ama karşımdaki ses oldukça kararlı.

Dimitris’i tekrar olayların başladığı haftaya götürüyorum. Yavaş ve seçerek konuşuyor. Alexis’in 6 Aralık akşamı saat 9’da öldürülmesinin ardından çığ gibi büyüyen tepki selini anlatıyor. İnternetin ve cep telefonlarının onları nasıl birbirine bağladığını... Göstericilerin arasında kim vardı diye sorduğumda bir sınıflama koyuyor önüme: Hemen sokağa fırlayan örgütlü anarşistler ve radikal solcular. Onların arkasından örgütsüz anarşistler, dışlanmış insanlar, toplum tarafından dışlananlar, göçmenler vs.. Kızgın ve öfkeli öğrenciler katılıyor sonra.. Bir bakıma 44 yaşındaki makine işçisi Stelio Bahis’in gazetede okuduğum çarpıcı sözlerine kısmen uyan toplumsal profil bu: ‘Umutsuzluk surlarıyla çevrili, hiçbir şeye inanası kalmamış bir toplum ve onun gençliği’. Dimitris’e tam da bu umutsuzluk tufanına kimin sebep olduğunu soracakken lafı ağzıma tıkıyor şu sözlerle: ‘göstericilerin bir kısmı gizli polis ve devlet ajanıydı’. Aklımdan Ergenekon ve bizim meseleler falan geçerken, konuyu sulandırmayayım diyorum!

Kendisi devam ediyor. Gizli ellerin olaylar içindeki rolünün aslında pek de önemsenmediğini ve asıl meseleler olarak üzerinde durmadıklarını vurguluyor. Çünkü gerçekten bu tür komplo teorilerinin Dimitris’in tabiriyle ‘Avrupa’nın ezilen halkları için giriştikleri başkaldırıya’ gölge düşüreceği düşünülüyor. Ben yine de ısrar ediyorum. Göstericilerin Gümülcine’ye sokulmayışı ve Atina’da kütüphanelerinin yakıldığı haberlerini hatırlatıyorum. ‘Parakratos’, yani derin devlet bağlantısı var mı? Doğrudan cevap vermiyor karşımdaki yorgun ses. ‘Her ikisi de desenformasyon’ demekle yetiniyor. ‘Hangi solcu kütüphane yakar?’ retorik sorusunu yöneltiyor bana. Gümülcine’de ise 700-800 kadar göstericinin tüm engellemelere rağmen şehre girdiğini ve son derece barışcıl bir şekilde anma gösterisini gerçekleştirdiklerini ifade ediyor. Gümülcine konusunda belli ki bir sıkıntı var. Deşmeye çalışıyorum biraz. Kurnaz ve tecrübeli solcu gençlik lideri, ‘Kimler var yoğunlukla Gümülcüne’de’ şeklinde bir hatırlatmada bulunuyor. Hemencecik vermemi umduğu cevabımı bile beklemeden, ‘İşte onların bulunduğu yerde bolca gizli polis ve ajan olur. Onlarla takışma oldu’ diye de ekliyor. Dimitris bir noktaya daha parmak basıyor. Söylediklerini şöyle özetleyebiliriz; yaşananların Yunanistan’daki solun topyekün bir hareketi olduğunu sananlar olabilir. Ama son seçimlerden ülkenin üçüncü büyük partisi olarak çıkan Komünist Parti (Ko-Ko-E) protestoları desteklemiyor. Nedeni oldukça basit. Teşbihte hata olmayacağı ümidiyle: Pasok-Sinaspismos-KoKoE neyse CHP/DSP-ÖDP-İP de odur. Yani Ko-Ko-E Yunanistan’ın sol ama aynı zamanda ulusalcı partisidir. Devlet yanlısı bir tavır alması yadırganmamalı. İnsanın sol her yer de aynı sol diyesi geliyor ama Ko-Ko-E bir nebze de olsun kan kaybederken, Sinaspismos’a katılımlar ve destek çığ gibi büyüyor.

Dimitris’e devam etmekte olan gösterilerin ne zaman sona erebileceğini soruyorum. Nitekim sokaktaki gençliğin büyük bir kısmı partinin gençlik lideri olmasından ötürü bir işaretini bekliyor. Cevabı duraksamadan ve kendinden emin verilmiş olduğu kadar açık uçlu: ‘Bilemem’. Devam ediyor: ‘Bilemem çünkü artık geri dönüşü olmayan bir yola girdik. Kimseyi masallarla kandırmak istemiyoruz. Devlet terörünü bitirmek zorundayız. Statükoyu bitirmek… İşçileri ve gençliği önemsemek zorundayız. Bu noktadan sonra Küresel Radikal Sol’u ilerletmek, bunu yaparken de eğer karşımıza daha önce hiç görülmemiş sorunlar çıkarsa onları alt etmek için belki yeni icatlar yapmak, yeni fikirler yapılandırmak zorundayız’. Son olarak Türkiye’den herhangi bir destek alıp almadığını sorduğumda, bana şahsına ulaşan mesajların geldiği onlarca ülke sıralıyor. Aralarında, Merve Erol’un Express’in Aralık sayısındaki yazısından öğrendiğimize göre polis vakalarına Haziran’dan beri 47 can veren Türkiye yok. Kimse başsağlığı dilememiş. Bu listeye Edirne’de göreve giden ambulansın polislerce durdurulması ve ambulans bekleyen yaşlı hastanın vefatını da ekleyelim.

Ege’nin bir tarafında sol asli işlevini ifa ederken ve toplumsal desteğini perçinlerken, diğer tarafında ona en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda inkirazına ağlayamıyor bile. Sonuç olarak hak, hukuk, adalet ve siyaset gibi kavramlar da toplumlara müstehak oldukları içerikleriyle zuhur ediyor. Durum böyleyken en olmadık şeyler, mesela ölüm, normalleşiyor... Bir tarafta suçsuz bir gencin ölümüyle kıyamet kopuyor. Bizde bir değil, iki değil, 48... Kıyamet elbette kopmasın ama, Özge Mumcu’nun Yenisöz’de avaz avaz bağırdığı gibi ‘biri anlatsın, nedir bu normal’? Nedir bu hayatlarımızı mezarlıklarla birleştirme merakı...? Nedir bu sürekli ‘Ex’ olma hali?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Akrep akreptir, akrepliğini yapacak ve kurbağayı sokacaktır, ikisinin ölümü pahasına bile olsa. Kurbağanın görevi, akrepi sırtına almamaktır, sel bile olsa. 1968'lileri, gördük, 1978'lileri de gördük ki ben bir 1978'liyim. 2008'lileri de göreceğiz, çok değil 10 yıl içinde. Karamsarlık değil bu, gerçekçilik. Tarihi değiştirmek istiyorsan, kapasiteni oraya kadar çıkartacaksın. Yunanistan olayları fazlasıyla medya parlaklığı taşıyor. Sıkıysa kilise yaksalardı, sıkıysa Noel'de durmasalardı, görürdük o zaman boylarının ölçüsünü. (Dipnot: Bizdeki cami yakmalar tümüyle derin devlet işi, CİA'in komünist beslemesi gibi bir durum.)

Reha Ülkü 
 22.12.2008 16:36
 

Emeğinize sağlık...

Ali AYDIN 
 22.12.2008 16:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 889
Kayıt tarihi
: 03.11.08
 
 

Nobel ödülü sahibi isimlerin bile sabah ilk iş olarak bloglarına 'bugün başıma çok ilginç bir olay g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster