Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Haziran '11

 
Kategori
Futbol
Okunma Sayısı
478
 

Algı meselesi

Sahip olunan bilgi ve tecrübelerin yorumlama süreci olan “algılama” günümüz Türkiye’sinde bile henüz gerçek manasıyla kavranamamış bir olgudur. Bu durum sonucunda başımızı sağa sola çevirdiğimiz anda hayatın her anında karşımıza çıkan olay algılama dışında kalan “algılayamama” durumunu yansıtan kesitlerden ibarettir. 

Bu durumu en bariz şekilde yansıtan kesim ise futbol camiası olmaktadır. Türkiye’de futbol incelendiğinde geçmişten günümüze süregelen bir istikrarsızlık durumu göze çarpmaktadır. Yıllar boyu ligi hegemonyası altına almış olan “Üç Büyükler” (Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe) aynı şehrin farklı bölgelerinde (Mecidiyeköy, Dolmabahçe, Kadıköy) adeta birbirinden bağımsız “Üç Büyük Hükümdarlık” kurmuş ve “rekabet” diye bilinen bu terimi büyük bir pastayı üç parçaya ayırıp kendi aralarında paylaşıp adil olmayan bir “bölüşüm” yapmışlardır. Bu hegemeonyaya 1975-1976 sezonunda ilk kez bir Anadolu takımı olan Trabzonspor son vermiştir. Trabzon Spor Kulübü’nden sonra ise 2009-2010 sezonunda ikinci kez, bir Anadolu takımı olan Bursaspor bu hegemonyaya son vererek ünvanı ele geçirmiştir. 

Yaşanan istikrarsızlığın çeşitli sebepleri olmakla birlikte; bu nedenlerin en önemlisi ise bu kulüpleri yönetenlerin olaya bakış açılarını yansıtan algı meselesidir. Bu algı meselesine bir örnek verecek olursak eğer: Mart 2002 seçimlerinde Galatasaray Spor Kulübü’nün başkanlığına seçilmiş olan merhum Özhan Canaydın göreve başlar başlamaz spor gazetelerinden biri aracılığıyla Galatasaray taraftarının isteklerini ve fikirlerini öğrenmek ister. Yapılmış olan bu çalışma sonucunda bir çok taraftarın gönlünde Fatih Terim ismi yatmaktadır. O dönemde ise takımın başında takımı şampiyonluğa ulaştırmış olan Rumen çalıştırıcı Mircea Lucescu vardır. Özhan Canaydın bulunduğu mevkinin heyecanıyla olsa gerek taraftarının isteğine cevap verir ve başarılı olmuş bir takımın teknik direktörü ile yollarını ayırır ve takımın başına taraftarın da istediği gibi Fatih Terim’i getirir. Bu süre zarfında Fatih Terim iki yıl görev yapar ve bu iki yıl Galatasaray Spor Kulübü açısından hüsranla sonuçlanır ve Fatih Terim ile yollar ayrılır. Onun yerine takımın başına Gheorghe Hagi getirilir. Sonrasında Eric Gerets, Karl Heinz Feldkamp, Cevat Güler, Frank Rijkaard ve yine Gheorhe Hagi, en son olarak ise Bülent Ünder. Bu tablo bize göstermektedir ki 9 yılda 9 kez teknik direktör değiştirilmiştir. 

Oysa ki başarının sırrı takımı her yıl şampiyon yapmakta yatmamaktadır. Bu duruma en iyi örnek ise İngiltere Premier Ligi takımlarından Manchester United’ın başında 24 yıldır bulunan İskoç teknik adam Sir Alexander Chapman Ferguson’dur. 

Ülkemizde ise olaylar farklı şekillerde gelişmekte ve başarının sırrı takımı amacına ulaştıramamış olan teknik direktör değişikliğinde ve her yıl takıma çokça yeni oyuncuların eklenmesinde aranmaktadır. Bu şekilde gelişen olaylar sonucunda ise her yıl değişikliğe uğramak zorunda kalan takım yeni teknik direktör ve oyuncularıyla birlikte bir “istikrarsızlık abidesi” konumuna sürüklenmektedir. 

Başarının sırrını istikrar sağlamak adına adımlar atmayıp istikrarsızlık üzerine giderek arayan bir zihniyet ile başarı nasıl olurdu da bu kapıdan içeri girerdi? 

Her yıl şampiyon olmak isteyen ve başarının ölçütünü sadece şampiyonlukla taçlandırabilen bu algılama, bu Üç Büyük Kulübü bir çember içine hapsetmiş bulunmaktadır. Bu çember içine hapsolmuş olan bu zihniyet kendisi dışında kalanları görmeyip dışlamakta ve bencilliği ön plana çıkarıp kapitalist bir sistemin çarklarının dönmesine yardımcı olmaktadır. Bu olay zincirleme bir şekilde küçük bir azınlıktan çıkıp büyük bir kitleyi etkilemekte ve bunun sonucunda ise yönetenlerin yapmış olduklarına paralel olarak taraftar grupları da bu çarkların her bir noktasında yer almaktadırlar. Bu etkileşim ile birlikte toplumun büyük bir kısmı içinde bölünmeler meydana gelmekte ve dar bir çerçeveye sahip bireyler oluşmaktadır. Dünyaya yalnızca dar bir çerçeveden bakabilen bu bireyler sağlıklı düşünememekte ve şiddet eğilimi ağır basan yanlarını gözlerini kırpmadan gözler önüne sermektedirler. 

Bireysellikten toplumsalı etkileyen bu oluşum sonucunda “toplumsal bireycilik olgusu” meydana gelmekte ve amacı insanları biraraya getirip dosluk ve barışı sağlamak olan spor, amacı dışında anlamlar kazanmaktadır. Amacı dışına taşan bu anlam içinde kapitalist sistemin çarklarını döndürenler servetlerine zenginlik katmaktayken; bu sistemin çarkları arasında dönüp un ufak olanlar ise fakirliklerine yeni bir sefalet eklemektedirler. Oysa ki algısı güçlü olup her şeyin farkına varabilen bir kitle ile bütün engeller aşılabilir ve “farkındalık yaratan bir oluşum” ile gerçek amacı dostluk ve barış olan spor bu anlamı yenien kazanabilir. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 1366
Kayıt tarihi
: 24.06.11
 
 

Çukurova Üniversitesi Maliye Bölümü mezunuyum. 8 Nisan 1987 doğumluyum ve Adana'da Seyhan ilçesin..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster