Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Temmuz '08

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
3728
 

Allah var mıdır ya da Allah yarattı mı ya da yaratıldı mı?.

Allah var mıdır ya da Allah yarattı mı ya da yaratıldı mı?.
 

Konuya uygunluğu


Din konusunda yazı yazmamaya kararlıydım. Ancak son zamanlarda inanç konuları ile ilgili çok sayıda yazı çıkıp bunların bazılarında yanlış bilgiler ve yanlış yönlendirmeler ortaya çıkınca bu konuda yazmayı kendimce zorunluluk hissettim. Mustafa Tümener isimli blogcu yazarımız “Allah kimdir ve O’mu bizi yarattı biz mi onu?” İsimli yazısına yaptığım yorumda da dediğim gibi konu hakkında söylenecek çok şey var (Mustafa arkadaşımız konuya bence sağlıklı ve doğru yaklaşan bir yazı ortaya çıkarmış). Ben konuya biraz daha geniş ve farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Bilinen resmi din tarihinin ne kadar yanlışlıklar içinde olduğunu ve iktidarların bu konuda toplumu şekillendirmek amacı ile neleri kullandığını ve kısada olsa neleri çarpıttığını ortaya çıkarmak istiyorum. Ayrıca bu konuda yazan kendilerine inançlı diye nitelendiren arkadaşlarımızın yazılarına yaptığım yorumları ya hiç yayına almamakta yada yanıt yazmamakta dolayısı ile kendilerine karşı bile dürüst davranmaktan kaçınmaktalar. Galiba sıkıntı yüzyıllardır beyinlerine işlenen sorgulama ve şüpheye düşme yoksa günah işlersin aldatmacısının etkisinde kalarak çoğu zaman tartışmaktan kaçınmaktalar.


Din: İnsanlık tarihi ile başlayan bir üst yapı sosyal olgusu ve en etkilisidir. Toplumun içinde bulunduğu ekonomik sistemlere göre inanışlarda ve tanrı kavramlarında değişiklik göstermiştir. İlkel klan toplumlarında tanrı kavramı daha çok doğa olaylarına (buna bağlı doğa güçlerine) bağlı çok tanrılı dinler egemenliğini sürdürmüştür. Köleci toplumun son dönemlerine kadar etkisini sürdüren bu dinler zaman içersinde giderek köleci toplumun tasfiyesi ve yerine daha güçlü merkezi feodal devletlerin kurulma aşamalarında tek tanrılı dinlere dönüşmüştür. Dinler içinde bulundukları toplumlara dönüşüm yaşatmaları sebebi ile (Genel anlamda, özelde ise en çok bu özelliği İslam dininde görürüz.) bulundukları çağda devrimci bir siyasi yapı da oluşturmuşlardır. Şehir devletlerinin egemen olduğu Suudi Arabistan İslam dini sayesinde güçlü bir feodal devlete dönüşmüş ve bu dönüşüm sayesinde yüzyıllarca güçlü bir devlet olarak kalmıştır. Keza Roma imparatorluğu merkezi yapıyı daha da güçlendirmek ve feodal devleti Avrupa ve Asya da egemen kılmak için İsa’nın ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra (Hafızam beni yanıltmıyorsa) Roma imparatorluğunca resmi din olarak kabul edilmiş ve ilk defa İncil kitap haline getirilmiştir.

Tek tanrılı dinlerin feodal devlet yapısı ile ortaya çıkmasının sebebi ise güçlülüğün göstergesi olarak kullanılmasıdır. Erişilemeyen ve varlığı bile sorgulanamayan bir tanrı düşüncesi ve aynı niteliklere sahip güçlü bir devlet ve hükümdar olgusunu daha da pekiştirir. Ayrıca gelişen bilim ve yapılan bilimsel araştırmalar doğa olaylarını çözdükçe insanoğlu daha güçlü bir tanrı olgusuna ihtiyaç hissetmiştir.Aksi taktirde tek tanrılı dinlerin ve bütün peygamberlerin Mezopotamya da ortaya çıkmasını nasıl açıklayabiliriz ki? Bilindiği gibi Mezopotamya bahsi geçen çağlarda dünyanın uygarlık merkeziydi. Her çağda egemenler geniş halk yığınlarını din olgusunu kullanarak kendi çıkarları için savaştırmak için kullanmışlar ayrıca bir takım yerleri kutsallaştırarak ticari bir kazanç elde etmişlerdir. Örneğin her yıl milyonlarca insanın Mekke şehrine Kabe ziyareti neticesinde her yıl milyonlarca doların bu ülkeye girmesine neden olmaktadır. Halbuki Kabe’nin İslam dini için kutsal olmasına neden olacak bir şey yoktur. Bilinen Hacel ül evsel denilen bir taşın varlığıdır ki bu taşın İslam dini ile doğrudan bir alakası yoktur. Peygamberin naaşı Medine’de olmasına rağmen kutsal olan Mekke’dir.Bunun nedeni ise Mekke şehri ileri gelenlerinin şehri savaşmadan teslim etmek için Peygamber ile yaptıkları pazarlığın neticesinde (O tarihe kadar Mekke zaten aynı işlevi görüyor ve din ziyaretleri neticesinde oldukça yüklü paralar kazanıyorlardı.) bu ziyaretlerin İslam dinince de kabul edilmesini ve bu özelliğin Mekke’den alınmaması idi. Bu şart kabul gördü ve İslam’ın beş şartından biri olarak ilan edildi. Bu konu ile ilgili elbette örnekler çoğaltılabilir.

Ancak bilimin gelişmesi ve bazı düşünürlerin sorgulama ve şüpheye düşme ve olaylara bilimsel yaklaşmaya çalışması sonucu özellikle Hallacı Mansur ile başlayan “En-el hak” (Ben tanrıyım)

düşüncesi hem Hıristiyan dünyasında hem de İslam dünyasında bazı din adamlarının da katıldığı

ve farklı da olsa aynı temele dayanan yeni bir akım doğurdu. Kimileri buna öze dönüş (klan
toplumlarında ki doğa tanrıcılığı ) şeklinde ortaya koydu. Buna felsefi bir yaklaşımla panteizm yada

Türkçe adı ile tümtanrıcılık (Doğa tanrıcılığı ve kamusal tanrıcılık) diye de nitelendirilir.

Tüm tanrıcılık: Tanrı ile Evren'i bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Panteizm, anlam olarak tümtanrıcılık demektir. Panteizme göre Tanrı'nın Evren'den ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı; doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.

Bu anlayış; Hindu, Buda Dinlerinde hayal gücü geleneğine göre bir panteizmi gösterir. Bir felsefe tasarımı olarak panteizm ise, eski Yunan Felsefesi'nde Plotinos, Rönesans'tan sonra Giordano Bruno ve Spinoza tarafından temsil edilmiştir. Tasavvuf (mistisizm) düşüncesi de özünde bir panteist anlam taşımaktadır. Hallacı Mansur ve Mevlâna ve bazı konularda ayrı olsa bile Yunus Emre bu düşüncededir. Bu düşüncenin devlet olarak ortaya çıkması Karmatiler sayesinde olmuştur. Bu devlet yaklaşık 200 yıl yaşamıştır. Osmanlı döneminde ise bu düşüncenin siyasi uygulayıcısı ve önderliğini Şeyh Bedrettin yapmıştır.

Mevlana ve Yunus Emre :

Gel, kim olursan ol gel,

İster putperest ol ister kafir,

Umutsuzluk kapısı değil bu kapı,

Gel, yine gel.

Yukarıda belirttiğimiz ünlü şiirimizde (Her ne kadar son zamanlarda bu şiirin Mevlana’ya ait olmadığı ortaya çıksa bile) Mevlana düşüncesinin bu dizelerde can bulduğunu sanırım kimse inkar edemez. Mevlana insanlara bu şekilde yaklaşırken kuranda ise (çok örnek mevcut) şu şekilde yaklaşılmaktadır.

“Kâfirlik edip gerçekleri görmezlikten gelenler, kavramadığı sese karşı öten karga gibidirler; kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)

Mevlana bu düşüncesine yaşamının son yıllarında kadim dostu ve İran Panteizmden etkilenen Şems’in etkisi ile ulaşmıştır. Bu konuda mürekkep yalamış ve araştırma yapmış bazı dinci yazarlarımız Mevlana’ya Mesneviyi kuran ile eşdeğer tutmak ve cinsel sapıklıkla suçladıkları da bilinen bir gerçektir. İsteyen konu ile ilgili internette yayınlanan çok sayıda araştırma ve makale bulabilirler.

Yine Yunus Emre de bu düşüncenin savunucularındandır. Hem Yunus, Mevlana gibi sonradan ulaşmamış dergah eğitimi sırasında bu düşünceye ulaşmıştır. Yunus Emre hiçbir şiirinde (Bilinen ) Hz. Muhammet’ den bahsetmemiştir. Ayrıca tanrı düşüncesini doğa olayları yada doğanın tanrı ile bütünleşmesini anlatır. Ancak Yunus Emre her ne kadar Peygamberin ismini hiçbir şiirinde bahsetmese bile genel İslam düşüncesinden tümüyle vazgeçtiği de söylenemez. Yani Mevlana kadar radikal değildir.

Bu iki düşünürde can bulan tasavvuf kültürü ise tümüyle panteizm anlayışını yansıtır. Yani resmi din tarihinin anlattıkları ile alakası olmayan bir durum.

Çağımızda ise Müslüman oldu çığırtkanlığı yapılan bazı bilim adamlarının öze dönüş düşüncesini benimseyerek panteist olduğu biliniyor. Bunlardan en önemlisi Einstein’dır. Şöyle der Einstein,

“Tabii ki, benim dini inançlarım hakkında okuduklarınız yalandı, sistematik olarak tekrar edilen bir yalan. Ben kişiselleşmiş bir tanrıya inanmam, bunu hiç bir zaman saklamadım, her zaman açık, açık söyledim. Bende dindar bir yan varsa, o zaman bu, bilimin ortaya koyabildiği doğanın düzenine sınırsız hayranlığımdır.”

Gerçekte bazılarının Müslüman oldu diye çığırtkanlık yaptıkları bu bilim adamları belki Mevlana ile

yada Hallacı Mansur ile benzer düşünceyi savunabilir ancak herhalde Müslüman oldu denilemez.

Çünkü panteizmin düşüncesinin temelinde İslam düşünürleri olarak resmi tarihçe ilan edilen (Elbet gerçek bu değil) Mevlana gibi Hallacı Mansur gibi yada Şeyh Bedrettin gibi ünlü insanların olmasıdır.

Elbet bu konu sadece bir yazı ile bitirilecek bir konu değil. Elbet bu konuda ciltler dolusu yazı yazılabilir. Önemli olan tarihe ve dine bakış tarzınızın ne olacağı. Sorgulamadan, şüphe duymadan araştırmadan, ön yargılı bir anlayış sonuçta çok şey ifade etmez ve karanlık sokaklarda gezinir durursun. Önemli olan bu karanlık sokaklar yerine aydınlığa varılacak ve bilimin ışığı ile bu karanlıkları yırtacak bir anlayışa sahip olmak. İşte bütün mesele de bu. Son söz olarak şunu belirteyim saf ve çıkar gözetmeyen inanışlara her zaman saygı duymuşumdur(Dedem rahmetli bu saf inancı yaşayan insanlardan biri idi). Ancak insanlık tarihi insanların din adına milyonlarca hemcinsini öldürüp yok ettiği bir anlayışı yazıyor ve halende öldürmeye devam ediyorlar. Bu anlayış karşısında suskun kalmamak ve bilimin ışığını koymak da sanırım ben aydınım diyenlerin görevi olmalıdır.

Saygılarımla

Ali İhsan Uğuz

21.07.2008

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ali bey yeni bir bülten almak için başvurdum.Mikail ismini aldım.Yani size bu ismi almadan yazmıştım.

Mikail 
 25.09.2008 12:54
Cevap :
Cebrail bey, Size e-mail adresinize bir e-mail gönderdim. Yazınızın neden yayınlanmadığını açıkladım. Saygılarımla.  25.09.2008 13:32
 

Ali bey Tasavvuf ve Panteizmin farklarını anlattığım 3 yorumum yayınlanmadı.Yazdıklarım çok önemlidir,özellikle mezkur yolları birbirinden ayıran şeyleri anlattım.Bu vesile ile birçok insanın bu konuda aydınlanacağına inanıyorum.Eğer yanlışlıkla silmişseniz yeniden yazayım.

Mikail 
 25.09.2008 12:14
Cevap :
Mikail bey sizi tanımıyorum ve öyle bir e-mailinizde bana ulaşmadı. Saygılarımla.  25.09.2008 12:41
 

Üstadım doğru söyleyeni 9 köyden kovarlarmış. İnşallah bu sizin 10. köyünüzdür. Bilgileri art arda sıralamışsınız. Tabi karşı yazarlarımız da buyurmuşlar sofranıza. Ne iyi, tartışa tartışa doğrular öğreniliyor. Keşke benim de, sizin gibi cesaretim olsaydı. Kutlarım, arkanızdayım. İyi ki bana yorum yapmışsınız, sayenizde sizi tanıdım. Cesaretinize de hayran kaldım. Saygılarımla...

Şahin Karadeniz 
 24.09.2008 16:34
Cevap :
Haklısınız ama kovula kovula gidecek köyüm kalmadı. Ne yapayım benimkide biraz deli cesareti. Aziz Nesinleştik senin anlayacağın. İlgi ve yorumuna teşekkür ederim.  24.09.2008 20:18
 

Çünkü güneşi kabul etmeyen biri,başka yerden de gelmeyeceğine göre (diye düşünerek)bu ısının,ışığın,parlaklığın,görüntünün kaynağı yeryüzündeki milyonlarca parlak varlıkların kendisidir.Şimdi sizin inancınız da böyle.Bütün alemleri yaratan bir Rabbi kabul etmediğiniz için herbir canlıda hatta cansız madde de bile bir ilahlık vasfı arıyor ve tanrı kabul ediyorsunuz.Alemlerin Rabbine ait olan yaratma vasfını cansız maddeye isnad ediyorsunuz.Bir tek tanrıyı kabullenmek zor geliyor fakat öbür taraftan milyarlarca tanrının varlığığını kabul ediyorsunuz.Kendi kendinizle ne kadar da çelişiyorsunuz.çünkü yukarıdaki örnekteki gibi başka çareniz kalmıyor.

Mikail 
 22.09.2008 18:04
Cevap :
Cebrail benım için tanrı diye bır olasalık yoktur. Artık bakıyorum soylemedıklerımı bile bana atfediyorsunuz. Ancak kabul etmeliyımkı odevınızı iyi çalışmışsınız. Yanı size ne ezberletıldıyse aynen tekrarlıyorsunuz. Bu kadar ezbercılık ıyı değildir. Ezber unutulur ama doğru öğrenilenler unutulmaz.  23.09.2008 9:36
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 88
Toplam yorum
: 305
Toplam mesaj
: 94
Ort. okunma sayısı
: 1576
Kayıt tarihi
: 11.04.08
 
 

3 Ocak 1958 doğumluyum. S.Muhasebeci Mali Müşavir olarak çalışmaktayım. Edebiyat ve sinema ilgim ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster