Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
67
 

Altı metrelik özgürlük

Altı metrelik özgürlük
 

Şehrin en büyük araştırma hastanesinin kafeteryası koridorları gibi kalabalıktı. Umut arayanlar kafasındaki bin bir düşünceyle ordan oraya savruluyordu. Giriş kattaki “Danışma”nın ilk sağından kafeteryaya girdim. Önce çay kuyruğuna daha sonra da börek kuyruğunda geçen zaman diliminde köpüklü bardaktaki çayımda sıcaklığının cansızlığındaydı.

Cılız, gözlüklü  genç kızın baktığı kasaya yaklaştığımda aklımda hastanenin beşinci katındaki Nöroloji kliniğine yeni yatırdığım can yoldaşım hayat arkadaşımdaydı.  Kapısında “ EEG Video Monitorizasyon Odası” yazan iki bölümden oluşan eşimin kaldığı odada yapılan, hastaların ilaçları kesilerek, bayılmalarını beklemek ve bu sahneyi kameraya çekmekti. Kontrol panelinin bulunduğu oda ise uzay mekiğinin ön panelini andırıyordu.

Dışarıda baharın gelmesiyle Nisan yağmurları kesilmiyordu.

Video çekim odasının perdesi kapalı, kuşun kafesinden kaçmaması için her türlü önlem alınmıştı.

Turkuaz rengi dolabın yanında bir banyo, yatağın yanında küçük bir buzdolabı ve sehpa üzerinde birkaç tıbbi malzeme.

İlaç ve cihazların ağırlığındaki odaya ikimizde yabancıyız.

Uzun uzadıya neler olup biteceğini bekliyoruz. Hasta bakıcısının temizliğe, hemşirelerin tansiyona, doktorların ise vizitleriyle uğraştığında, uykularımız bölük pörçük.

Sevdiğim kafasına bağlanan yirmi yediye yakın ince kablonun içine konulduğu file ve ona bağlı altı metrelik kablosu ile uykusunda. Alt tarafı yalnızca pencere ve kapı önüne kadar ulaşabilen altı metrelik özgürlük… Aklıma hücre mahkûmları düştü. Hastane odasından daha ufak ve kordona bağlı olmayan adımların bile ezik ve küçük kaldığı odada uzun yılların yalnızlığı ardındaki bezginlik… Burada kalacağımız topu topu beş güne bile burun kıvırdığımızda, bir insanın hücresinde yıllarca yapayalnızlığını ve yılgınlığını beklemek “İnsan Hakları”nın neresine sığardı?

Düşünüyorum, yüreğim sızlıyor…

Bir çayın soluklanmasında kafeteryadayım. Elimde soğuyan çay ve böreğim ile boş masa arıyorum. Bulunacak gibi de değildi. Herkes çil yavrusu gibi dağılmıştı. Dört- beş kişinin oturabileceği masada birçok kişi tekti. Gözüme kestirdiğim masayı seçip, orta yaşlı adama “Oturabilir miyim?” diyerek masasına iliştim. Birkaç börek parçasını soğuk çayımla yumuşatıp yemeğe başladığımda adamın hasta olduğu her halinden belliydi. Boş masa üstündeki film zarfından cesaret alarak “Geçiş olsun” dediğimde, adam dertlerini peşin sıra aktarıyordu. Gözlerinin içine bakarak dinlemeye başladığımda sağ gözü açık olmasına karşın bebeği kayıptı. Ben sormadan eliyle başının sağ tarafını gösterip; “İşte buradan kocaman tümör aldılar.” Dediğinde üzüntüden gözlerimi aşağıya düşürdüğümde bu kez gözüm eski bir kazağın altındaki çizgili açık mavi gömleğin eskiyen yakasına takıldı. Üstündeki cekette öyle ahım şahım bir şey değildi. Parlak, biraz kirli ve eğreti duruyordu. Adamın yüzünde hastalığın yılgınlığı vardı. Saçları belli ki hayatı gibi dağınıktı. Seyrek dişleri arasında kuruyan dudağından; “ İşte yalnızca bu sol gözümle görebiliyorum. Artık kimse iş de vermiyor. Oysa ki İnegöl’de mobilyacıda çalışırken, aranan bir elemandım. Hastalığım çıktı, işimi de, hayatımı da kaybettim.”

“Evli misin?” dediğimde, “ 19 yaşında bir oğlum, 7 yaşında da bir kızım var. Oğlum Turizm okuyor.” Sözünün ardından gözleri daldı.

“Nasıl geçiniyorsunuz?” sorumla irkildi, kuruyan dudaklarını büktü.

“Eşim, hazır giyimde çalışıyor. Bütün yük onun omzunda. Aldığı asgari ücretin geçimi ne olur ki? “

“ Siz…” sözümü tamamlamadan, yüzü gerginleşti, sandalyesine gerilircesine yaslandı. Birkaç dakika öylece sessiz kalarak pencere kenarındaki büyük akvaryumda hızla gidip-gelen zebra balıklarının çizgilerinde takılı kaldı. “Yalnız gözünüz mü?” merakıma önce utandı. Yüzü kızardı… Anlatma ihtiyacını hissedip “Maalesef cinsellik duygularımda tümörle birlikte yok olup gitti.” Yanıtıyla bu kez ben balıkların birbirlerini kovalamacasını seyrettim. Tabağımda kalan tatsız tuzsuz lor peynirin dağınıklığını çatalımla öylesine topladığımda; “İş vermiyorlar, iş!” diyerek sitemine devam etti. Birkaç ay önce kahvede bir iş bulduğunu söylediğinde sevinmiştim ancak günlük 5 lira verdiler” sözüne “Vay p.....r Vay!” diyerek tepkimi gösterdiğimde, yan masadaki bakışlarda masamıza yönelmişti.

Gece sessiz ve odamızın karşısındaki binanın ışıkları alabildiğine aydınlık ve yanan ampulleri şehirdeki evlerinki gibi bir bir sönmüyordu. Kimisi pencere kenarında düşünceli, kimisi hemşireye uzattığı kolunun nabız atımlarında, kimisi de uzun uzadıya yatağında sessizdi.

Kahverengi koltuk biraz tozlu ve hasta yakınlarının gelip gitmesinden kirliydi. Yorgun, göz kapaklarım ise günün koşuşturmasından kapandı kapanacak. İki koltuğu birleştirip, üzerine serdiğim hardal rengi pikenin üstüne yattığımda vücudum ana rahmindeki gibi iki büklümdü. Gelip giden hemşirelerin tansiyon ölçümlerinde yine de anımsayamadığım birkaç rüya görüyorum.

Bir saatlik kestirmenin ardından kaktığımda bacaklarım kitlenmiş, kolum uyuşmuş ve boynum tutulmuştu… Kalkıp hareket ettim, boynumu iki yana çevirdiğimde çıtırdayan ses, odanın sessizliğini bozmuştu. Kafeteryaya indiğimde gözüme takılan masada beş liranın ucuzluğunda kaybolup gitmiş, yeni doğacak bebeği beklediğimiz nöbet ise üç gün olmasına rağmen henüz ortalıkta görünmüyordu..

Ertuğrul Erdoğan

 Nisan 2012 /Bursa

www.erdoganlaedebiyat.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 301
Toplam yorum
: 98
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 451
Kayıt tarihi
: 06.05.08
 
 

Ertuğrul Erdoğan, 1958 yılının sonbaharında Ankara'da doğdu. 1968 -1980 yılları arasında babasını..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster