Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Mayıs '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
1054
 

Altın hızma mülayim…

Altın hızma mülayim…
 

Urfa'lı yaşlı kadın objektifimde...


Güneş olanca sıcaklığı ile toprakları ısıtıyor, nemli topraktan çıkan buhar tarlaların üzerinde inceden bir sis tabakası oluşturarak gökyüzüne yükselip kayboluyor.

Öğlen sıcağı ortalığı cayır cayır yakarken, bahçemde ağaçların gölgesinde rüzgâr estikçe mis gibi çam, leylak kokularını ciğerlerime doldurarak çay içmek gibisi yok hani… Kâh ağaçların altında keyif yapıyor, kâh güneşi gördükçe toprağı yırtarak fışkıran ve saksılarımı işgal eden yabani otları temizliyorken uzaktan yanık bir sesle söylenen ezgiyi duyunca pür dikkat kesildim.

Türkü desem değil, şarkı desem bildiğim şarkılardan değil.
Üstüne üstlük ne söylendiğini de anlayamıyorum.Sanki Türkçe değil söylenen ezgi…İyice meraklandım çıktım bahçe kapısına…

Evimin önündeki tarlada sekiz on kişi yabani ot yoluyor. Çocuklarsa kenarda neşeyle cıvıldaşıyorlar.Sabah biz uyurken evimizin bahçe duvarı tarafından başlamış olacaklar ki tarlanın tam ortasına gelmişlerdi ben onları duyduğumda.
Bizim evin önünden tarlanın ortasına kadar tüm yabani otlar, dikenler topraktan kökleriyle ayrılmış, kızgın toprağın üzerine solgun halde serilmişlerdi.

Kimyon tarlasında, sıcakta ot yolmak nasıldır bilir misiniz?

Kiminiz bilgisayar başında Milliyet blog için yazılar yazar , yazılanları okurken, mektup kutularınıza gelen onlarca mektubu incelerken, kiminiz de gözler kıpkırmızı olasıya, parmaklar uyuşasıya, bel ve kalça kemikleriniz sızlayana dek oyunlara , chatlere veya işinize dalıp gitmişken nereden bileceksiniz güneşin altında bilmem kaç derece sıcakta , kimyon tarlasında yevmiyesi on YTL ücretle ot yolmanın ne anlama geldiğini…

Zordur…
Çünkü sürekli olarak iki büklüm halde yerden otları köküyle çıkarmanız gerekir. Oturamazsınız zira ekili olan bitkileri ezersiniz. Ayakta durup ayaklarınıza değecek kadar eğilerek, sıra sıra ekilmiş ekinlere, bitkilere basmadan beliniz kırılasıya kadar ot yolmak zorundasınızdır.
Kiminin kökü derinlere iniverdiğinden asılmak gerekir, kimi ta dibinden sert, sivri dikenlere sahiptir. Eldiven kullansanız bile batar parmağınıza ya da avucunuzun ortasına.

Nereden mi biliyorum? Bahçemden elbette…
Ama ben canım ne zaman isterse o zaman yolarım bahçemdeki zararlı otları.
Başımda bekleyen bir çavuş yoktur. Beş on tane yolar bırakırım, acelem yok ya…

Tarlanın ortasındakiler hep birlikte eğilmiş yoluyorlar otları.
Biri başlıyor şarkıya, kızlar iştirak ediyorlar. Ses tonları birbirine benziyor.
Ezgi insanın içine işliyor, sözleri anlamasam bile acıklı bir şarkı olduğu kesin. Ara vermeden çalışıyorlar.

Önce seyrettim onları, uzaktan resimlerini çektim…
Sonra eve koşturup iki büyük kutu meyve suyunu ve plastik bardakları kaptığım gibi daldım tarlaya.
O sıcakta ve yorgunlukta buz gibi bir bardak meyve suyu güzel gelecekti onlara…keşke dondurma da ikram edebilseydim…

Orada, tarlanın ortasında kısacık bir mola…

Urfa’dan gelmişlerdi.
Her sene buralara gelirlermiş ot yolmaya, çapa yapmaya.

Fakirliğin gözü kör olsun” dediler.

Söyledikleri ezgi de Arapça bir ağıtmış.
Giysileriyse bizim günlük giysilerimiz gibi değildi. Tamamen kendilerine özgü kıyafetlerdi üzerlerindekiler.
Kızların burunlarında çok zarif görünen altın hızmalar vardı.

Hiçbirinin elinde eldiven yoktu. Kınalı parmakları ot yolmaktan yarılmıştı.
Esmer tenlerine tezat bembeyaz dişleriyle gülümsediler bana.

İçlerinde biri vardı ki işte en çok ona bakınca içim acıdı.

Suratı kırış kırış, gözleri çukura kaçmış, yorgun yüzlü yaşlı bir kadın…
Alnında, çenesinde rengi iyice solmuş, şekli de giderek kaybolmuş dövmeleri vardı. Çenesindeki dövmenin ne anlama geldiğini sordum, anlamadı. Tek kelime Türkçe bilmiyordu. Hiç konuşmasa bile zayıf, solgun, çökük yüzü, yılların öyle kolayca geçmediğini anlatıyordu insana.


Kızlar, çenesindeki dövmenin eski zamanlarda evlendikten sonra yapılan bir tür süsleme olduğunu söylediler. O arada kızların burunlarındaki hızmaları da evlendikten sonra taktıklarını öğrendim. Süs içinmiş ama evli olduklarının bir işaretiydi de aynı zamanda…
Öylesine küçük gözüküyorlardı ki tarlanın kenarında oynaşan çocukların onların çocukları olduğuna inanmak zordu…

Sıcağın altında, keyifle yudumladılar soğuk içeceği.
Ölmüşlerine değsin, sağol ” dediler. Resimlerini çektim birkaç poz da olsa…
Çavuştan azar işitmemek için kısa kestik konuşmayı.

Aklım onlarda kalmış halde serin bahçeme dönerken, Onlar günlük yevmiyelerini hak edebilmek için güneşin altında ot yolmaya devam ediyorlardı.

Ah benim fakir zengini, hem çileli, hem büyülü memleketim…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhabalar. Yazdıklarınızı okuyunca hüzünlendim. Fakir ama yürekleri zengin o değerli insanlara selamlar, sevgiler...

Davut BİLGİÇ 
 16.05.2008 2:30
Cevap :
Davut bey, Siz ifade etmeye çabaladığım yazı okurken hüzünlendiniz. Ya görseydiniz nasıl olurdunuz diye düşündüm bir an. O yaşlı haliyle üç kuruş para kazanmak için inanın akşam ezanına dek çalıştı/çalıştılar dur durak bilmeden... Yorumunuza teşekkürler... Saygılar, sevgilerle  16.05.2008 15:15
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 79
Toplam yorum
: 180
Toplam mesaj
: 65
Ort. okunma sayısı
: 1943
Kayıt tarihi
: 17.07.06
 
 

Salyangozları bilirsiniz... Onları görmeseniz bile geçtikleri yerde bıraktıkları izlerden anlarsı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster