Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Şubat '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
431
 

Ama biz bunu hep söylüyorduk, sayın Cumhurbaşkanı!

Ama biz bunu hep söylüyorduk, sayın Cumhurbaşkanı!
 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İtalya gezisi sonrası izlenimlerini twitter’da ''Şehrin yüzlerce yıllık ihtişamlı binaları, meydanları, sokakları öyle korunmuş ki ne bir gökdelen ne de bir AVM var'' mesajıyla paylaşınca, buna hem sevindim hem de üzüldüm. Sevindim, çünkü İstanbul açısından geç de olsa Romavesilesiyle doğru şehirciliğin ne olduğu anlaşılmıştı. Üzüldüm, çünkü bizler, mimarlar, şehir planlamacıları, sivil toplum kuruluşları, gazeteciler ve duyarlı vatandaşlar olarak bunları yıllardır dile getiriyorduk. İstanbul gibi dünya çapında önemli bir tarihi ve kültürel mirasın değil gökdelen ve AVM’lerle bezenmesi, kadife eldivenlerle muhafaza edilmesi gerektiğini her ortamda ve her platformda yetkililere duyurmaya çabalıyorduk (bkz. “Mimari Yazılarım”). 

Nafile.

Anlamayan kalpler, görmeyen gözler ve duymayan kulaklarla karşılaşıyorduk her defasında.

Hep yazmışımdır, İstanbul tüm tarihi, kültürel ve doğal ihtişamıyla bir kraliçeyken, ne yazık ki ucuz telekız muamelesi görmüştür. Mevcut iktidarın ilk yıllarında sürekli bir Dubai özlemi dillendiriliyordu.  İstanbul’un da bir nevi Dubai’leşerek modernleştirilmesi gerektiği hem siyasetin üst kademelerinde hem de çeşitli köşe yazılarında vurgulanıyordu. Oysa “Çölleşmiş Şehirler, Çölleşmiş Beyinler, Çölleşmiş Özgürlükler” adlı yazımda da dile getirdiğim gibi, Dubai hem tabak gibi düz bir çöl coğrafyasında yer alıyor hem de bizde mevcut olmayan devasa finans kaynaklarıyla destekleniyor. Bu yüzden bizdeki yapılaşma çoğu zaman beşinci sınıf Dubai kalitesinde kalırken, İstanbul gibi şehirlerin eşsiz doğa ve tarih yapısı geri dönüşü olmayan şekilde tahrip ediliyor ve ülkenin bünyesiyle hiç uyuşmayan lüks tüketim ekonomisi pompalanıyor.

Her şey bir yana, gökdelenler gökyüzünü ısıtan ve bu yüzden de bir şehrin mikro klimasını derinden etkileyen yapılardır.  Kışın onlarca metre yüksekliklere sıcaklık yayarak, bölgenin kar almasını engellerler. Yazın ise cam metal karışımı yüzeyleriyle hem kendileri çok ısınır, hem de şehrin ısısını fazladan yükseltirler. Ayrıca rüzgârların karşısında suni bir kalkan oluşturarak, arkalarında kalan bölgelerin bu doğal serinleticiden mahrum kalmasına neden olurlar.  Kışın ısıtılmaları, yazın ise soğutulmaları çok büyük miktarlarda enerji gerektirir, hem de İstanbul gibi yılın 6 ayında herhangi bir ek ısıtma ya da soğutma gerektirmeyen bir iklim kuşağında. Suni çalışma ortamlarıyla bu binalarda çalışanlara da çeşitli hastalıklara neden olmaları ise cabasıdır.

Ancak gökdelenlerin olumsuzlukları bununla bitmiyor, dikildikleri bölgelerin nüfus yoğunluğunu katlayarak,  trafik sıkışıklığını, gürültü ve hava kirliliğini üst seviyelere taşıyorlar. Bu açıdan kirpi gibi olur olmaz her yerde gökdelenler ve AVM’lerle bezenen İstanbul, iyicene nefessiz ve de susuz kalmaya mahkûm oldu. Gökdelenler tümüyle rant bazında inşa edildiklerinden, Maslak gibi bölgelerde birbirinin dibinde yükseliyorlar. Bazıları dünyanın en prestijli mimari markaları tarafından tasarlanmıştır, ama planda etrafları yemyeşilken gerçekte birbirlerine yüz yüze bakmaktadırlar. Bu sıkışıklık sadece kent, konut ve yaşam kalitesini düşürmüyor, olası yangılarda da felaketlere davetiye çıkarıyor. Norveç’te hazırlanan bir yasayla, binaların arasındaki mesafenin yüksek olanının 1,5 katı kadar olması planlanıyor. Bu hesaba göre İstanbul’daki sıkışıklığı siz hesap edin artık.

Ancak en önemlisi, bir ülkeyi ayakta tutan orta direğin sosyal konut ve de en önemlisi makul fiyata makul bahçeli ev ihtiyacı hiç gözetilmiyor, hem de Beylikdüzü gibi uçsuz bucaksız araziler buna çok elverişliyken.  Bu açığı kapatması gereken TOKİ de ne yazık ki birbirinden çirkin ve yeknesak sıkışık yüksek katlı site seçeneği sunmakla yetiniyor, hem de farklı iklim kuşaklarının farklı gereksinmelerini tümüyle göz ardı ederek.

Şehri Kuzey İstanbul’a doğru büyüterek ve elimizde kalan son yeşil kuşağı yok ederek ise adeta intihar ediyoruz (bkz. “3.Havalimanının Yanına Yeni Projeler Geliyor”). Ne yazık ki, bizlere hak verildiğinde iş işten geçmiş olacak.

İtalya örneğine geri dönecek olursak, orası gerçekten de birbirinden güzel tarihi şehirleri ve kültürel mirasıyla Cumhurbaşkanı’nın da doğru olarak ifade ettiği gibi, dünyanın en zengin açık hava müzesi. Özellikle de şehirlerin tarihi merkezlerini koruma konusunda İtalyanlar gerçek anlamda ustalar. Daha seksenli yıllarda bu konuda inanılmaz güzel restorasyon çalışmaları ve konut ile ofislerin doğru karma dağılımıyla Avrupa ve dünyada örnek gösteriliyorlardı. İtalya’da tarihi bölgeleri yenilerken, bunu oradaki sosyal dokuyu koruyarak yapıyorlar. Böylece - bizdeki uygulamanın tersine - tarihin aslına uygun şekilde yaşatılmasını sağlıyorlar.

Zaten o tarihi mekânların o denli etkili olmalarının nedeni de, halen aslına uygun şekilde kullanılıyor olmalarında yatıyor. Bu bağlamda eğer Mekke ve Kâbe İtalyan usulü bir koruma altına alınmış olsaydı, bugünkü garabet betonlaşma ve tahribat yerine, büyülü bir sadelik ve çöl estetiğiyle gerçek bir manevi vaha oluştururdu. Aslında Kâbe bir yönüyle günümüz ultra-kapitalist rant düşkünü ve estetik yoksunu Müslümanlığın aynası gibidir ne yazık ki. 

Aynı şekilde ülkemizde de hedeflenen nükleer santral destekli kalkınma modelinin de modası çoktan geçmiştir. Dünya artık sadece çevresiyle uyumlu yaşadığı sürece ayakta kalabileceğini idrak etmiş ve buna göre önlemini almış durumdadır. Yenilenebilir olan güneş ve rüzgâr enerjileri, bizden çok daha az güneş ve rüzgâr alan Almanya ve Danimarka gibi ülkelerde elektrik gereksiniminin gittikçe daha da büyük kısmını karşılamaktadır. Nükleer santrallerin sağladığı “sınırsız” elektrik tüketimini hedeflemek artık  gelişmişliğin değil, gelişmemişliğin göstergesidir. Hala toplumda çevre ve tüketim bilincinin oluşmadığının işaretidir.

Nükleer santraller en ufak bir hata, tedbirsizlik, ihmal ve kaza ihtimalini mutlak ölüm ve kalıcı genetik deformasyonla ödeten karanlık enerji kaynaklarıdır. Oluşturdukları zararı geri döndürme şansı yoktur. Salt soğutma işlemlerinin oluşturduğu devasa bulutlar bile birkaç sene içersinde o santrallerin etrafındaki tüm bitki örtüsünü yok etmektedir. Hatta sınır ötesi ülkelere de zarar vermektedir. Atıkların depolanması aynı derecede ölümcül zorluklar barındırmaktadır.  Radyoaktif atıklar her türlü zırhı zaman içersinde “delmektedir”. Depo alanlarındaki en ufak bir toprak kaymasında, radyoaktif sızıntıların yer altı sularına karışması kaçınılmazdır. Kirli bir ticari  anlayışıyla, para karşılığı fakir ülkeler “depo alanı” olarak kullanılmaktadır.

Tüm bunların ötesinde Japonya gibi insan kalitesi ve disiplininde dünya önderi olan bir ülke, bu çetrefilli enerjiyle baş edememiştir. Bizdeki insan kalitesi ve disiplini ise ortadadır. Kaldı ki çok ciddi bir deprem kuşağının üzerinde de yer almaktayız aynı zamanda.  Diyeceğim, ülkemizde mantar gibi çoğalan gökdelenler ve AVM’ler aslında birçok başka yanlışın da göstergesidirler. Bu yanlışlar zincirinin en büyük yanlışı da nükleer santralleri inşa ederek gereksiz enerji kullanımını desteklemeye çalışmaktır.

Sayın Cumhurbaşkanı, sizden ricam bu konuda İskandinav ülkelerini ziyaret edip yerinde bilgi ve tecrübe edinmenizdir. Emin olun, bu konuyu hiçbir şekilde abartmadığımı siz de göreceksiniz. Belki sizin söylediklerinize kulak veririler.

Umarım.

Zuhal Nakay

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 548
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster