Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mart '07

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
585
 

Amerika = Metamorfoz (2)

Amerika = Metamorfoz (2)
 

Akademisyenler ve diğerleri

New York, Washington, Boston, Chicago, San Francisco gibi büyük ve kalabalık şehirlerin metropolitan sınırları dışında yaşayan Türkler, genellikle ya bir yüksekokulda öğrenim görürler, ya da çeşitli Amerikan üniversite ve şirketlerinde bilim adamı olarak çalışırlar. Bu guruptakilerin yaşadığı ortamlar, hem öğrencilik hem de çalışma hayatı açısından, Amerikan yaşam standardında ve sosyal yapılanmasına uygun bir özellik gösterirler. Lisans, lisansüstü ve doktora eğitimi için ya da gerçekten bilimsel amaçlarla Amerika’ya gelenlerin bu ülkeye bakış açısı, doğal olarak, yukarıdaki guruplarınkinden çok farklıdır. Akademisyenler, genelde sessiz sedasız, suya sabuna hiç karışmadan, Amerika’nın diğer bilimadamlarına sunduğu nimetlerden bol bol yararlanarak kendi hayatlarını başka bir boyutta sürdürürler ve diğer guruplardaki Türklerden uzak dururlar. En gözde alanlar, genetik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, askeri mühendislik, güvenlikle ilgili dallar, bankacılık, borsacılık ve iş idaresi (MBA) ve benzeridir. Ancak avukatlar, doktorlar ve dişçiler, gelir ve refah düzeyi açısından bilimadamlarından çok daha iyi konumdadırlar, çünkü Amerika’daki sosyal düzenin şartları ve yaşam alt standartı bu tür meslekleri yapanların işini hem kolaylaştırır, hem de vatandaşı bu hizmetleri kullanmaya zorlar. Yani onlarsız Amerika’da yaşamak olanaksızdır.

ABD’de maddi ve manevi bakımdan en çok sıkıntı çekenler, yıllardır Türkiye’de gördükleri eğitim ve çaliştıkları iş alanlarının dışında, çok farklı ortamlarda kendilerine uygun bir iş ve yaşam, herşeyin ötesinde anlaşılma ortamı arayan Türk aydınlarıdır. Bazıları daha özgür bir toplum için, bazıları kendi yaşam şartlarının zorluğunda akademik ortamdan uzak kalan bu Türkler, memleket özlemi ve dünya sorunlarına karşı gösterdikleri duyarlılıkla, ‘milli ve insani’ olaylara tepkisizlik mikrobu bulaşmış bir toplumun duyarsızlığı arasında sıkışıp kalırlar. Eğitimlerini, daha çok sosyal bilimlerde almış olan bu grup Türk aydınları, tıp, mühendislik, bankacılık ve işletme üzerine kariyer yapanlardan farklı olarak, çektikleri maddi zorluklara ve kendi kariyerlerine devam edememek gibi olumsuzluklara rağmen, Türkiye'nin iç ve dış sorunlarına daha çok kafa yoranlar, çözümler arayanlar, yazanlar ve çizenler genelde hep onlardır. Paranın tapılan bir kavram haline geldiği kapitalist bir sosyal düzende, "köleliğe dayalı iş dünyası"na fazla getirisi olmayan bu tür akademisyen ve aydınlar, ABD'de en çok yıpranan, ama yoğurdun kaymağını en az yiyen ya da hiç yiyemeyen Türk kesimidir. Onları, ne Batı'nın sömürücü parababaları, ne de Doğu'nun bağnaz ve gerikafalıları, içilerine sindirebilmiştir. Heryerde öksüz ve yalnız kalan bu Türkler, ne yazık ki, özgürlükler ülkesinde bile, bu iki bencil ve dar kafalı zihniyetin kurbanı olurlar.

Amerikan Vatandaşlık ve Göçmenlik Dairesi tarafından düzenlenen, dünyanın her köşesinden insanlara açık olan ve Amerika’da oturma ve çalışma izni sağlayan Yeşil Kart Çekilişi (Green Card Lotto), pek çok Türk’ün ‘ümide yolculuk’ adlı düşlerinin gerçekleşme sürecinin başlangıcını müjdelerken, aslında onlara, uğruna geride bıraktıklarının gerçek anlamını ve değerini, yıllar sonra anlama fırsatı da verir. Göçmenliğe adımını atan bir Türk, ailesinin bütün fertleriyle çıktığı bu cesur yolculukta, sadece aktör John Wayne’nin kovboy filimleri ve TV’nin sevilen dizisi Bonanza sayesinde tanıma sanşı bulduğu Vahşi Batı’nın ve yine TV de dizi olarak seyrettiği, dünyaca tanınmış Alex Hailey’in ‘KÖKLER’ romanındaki köleliğin, göçmenler ve yoksullar için, aslında Amerika’nın geçmişinde kalmadığı acı gerçeğine tanık olur. Ama o, yine de bu gerçeği görmek istemez, çünkü bu geriye dönüşü olmayan bir yolculuktur ve hiç bir olumsuzluk, onu bu noktaya geldikten sonra hedefe gitmekten alıkoyamaz.

Çalışkan insanların, adaletli bir sosyal düzende maddi ve manevi refaha ulaşacağı inancıyla bir çok Türk insanı, kendi hayatından fedakarlık ederek gönüllü olarak, KÖKLER romanın kahramanları arasına girerken, çocuklarına Türkiye’dekinden daha iyi bir yaşam sunma idealiyle yıllarca her sıkıntıya katlanırlar, onlar da ‘Ne iş olsa yaparım, yeterki evimiz, arabamız ve bankada paramız olsun. Nasıl olsa memlekette kimse ne yaptığımızı bilmez” derler. İngilizce bilmedikleri ve konuşulanları anlamadıkları için geri zekalı muamelesi görürler ve pek çok konuda sıkıntı çekerler.

Kimileri de Amerika’nın sosyal yalnızlığında ve acımasız iş dünyasında tutunamayarak, ‘Taş yerinde ağırdır.’ diyerek Türkiye’ye geri dönerler. Bazen de aileler “Yeni Dünya”nın gerçeklerinde, “Eski Dünya”nın değerleriyle yaşamaya ayak uyduramaz, pes ediverirler. İşlerinde çalışmaya devam ederken, yuvalarının niye çatırdayıp yıkıldığının muhasebesini yapacak zaman ve gücü bulamazlar kendilerinde. Artık onlar, ne Türkiye’deki Türklerdendir, ne de uygar Amerikalı…

En acısı, kendileri bile değillerdir…

(Devam edecek...)

Alp İçöz
Eğitimci Yazar

Copyright© ALP ICOZ-2004-2007

JOURNALTA
The Journal of Turkish Americans

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu ulkede bizim gibi dusunen en azindan bir kok ulke vatandasinin olmasi yuregime su serpti.Kendimi cok yanliz hissediyordum uzun zamandir.Bunca kro ve cahilin icinde ;ne o bir bomba dustude tum turkiye bu haldemi demeye baslamistim. Sakasi bir yana hayatim boyunca isverenlik yaptim bu ulke dahil calisanin malesef kanditesi bu.Ulkede gormezdim burada sistem geregi birlikteyiz.Ve gercekleri goruyorum. Saglik sizinle olsun

Newyorker 
 10.03.2007 18:50
Cevap :
Sizin gibi insanlarımızın da varlığı burada bana da biraz umut verdi. Ormanda tek başına değiliz deme şansına sahip oldum. Sağolun. Doğru Türkiye'de değil konuşmak yüzüne bile bakmayacağınız adamlarla muhatap oluyoruz. Siz de orada biryerdesiniz ama ne siz bana ne de ben size rastlıyorum.. Kırolardan, körcahillerden ne Amerika'da ne de Türkiye'de rahat gördük. Bir tane efendi işadamı ya da entellektüel tanımadım ki hepsi çürük. Soruyordum kendi kendime hiç mi bozulmayan yok diye... Memnun oldum size rastladığıma. Size de huzur ve sağlık diliyorum. Yorumunuza çok teşekkür ederim.  16.03.2007 7:03
 

Su anda dusunuyorumda , ben de sozunu ettiginiz o en fazla sikinti ceken gruptanim. Uzulmek bir seyi degistirmiyor, geriye donus de dusunulemez, ustelik arzulanmaz da, bunca yildan sonra; dile kolay, 12 yil disislerinde memur olan baba ile cesitli ulkeler ve sonra 25 yil Kuzey Amerika. Hala bir baltaya sap olamamanin uzuntusu var icimde. Sevgiler

Lisa 
 07.03.2007 2:22
Cevap :
Lisa Hanım, yorumunuz için teşekkür ediyorum. Gurbetçi olmak zor iş. Benim dedem Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmiş bir "muhacir/göçmen"di. Mustafa Kemal bir Selanik göçmeniydi. Bu insanlar münevver ve aydın insanlardı, yürekleri vatan sevgisiyle doluydu. Münevver ve aydın gurbetçiler de o göçmen vatanseverlerle ortak duyguları paylaşıyor aslında. Sadece biri önce öteki sonra anavatan hasretiyle yanıyor. Nobelli şahıs ve babası Fransa'da uzun yıllar dişişlerinde görevli olan genç bayan romancımız için aynı şeyleri söylemek zor. Sizin yine aileniz buralarda sizinleymiş, benim hiçkimsem yoktu. Vatan hasretiyle sosyal yalnızlık yoğrulmuş olarak katlana katlana yaşamımın 30'lu yıllarını acıklı hale getirdi... Önce dedemi sonra da babamı kaybettim... herşeyin üstüne... Ama siz de haklısınız... Sevgiler.  10.03.2007 3:21
 

Aman Üstat! Yazı güzel, konu güzel, anlatım da güzel ama... Hani diyorum bu güzel yazı paragraflara bölünse... Gözü yormaması için yani...Selamlar

Ümit Culduz  
 04.03.2007 17:38
Cevap :
Yapıcı eleştirinize çok teşekkür ederim. Aslı çok uzun olan bu tür bir yazıyı yazarken, düşüncelerin akış hızıyla başa çıkamıyor insan. Yazıların yayına hazırlanma süreci ve İngilizce klavyeyle Türkçe yazma zorluğu diğer konularda doğal olarak açık vermemize neden oluyor. Yazıyı zaten bölümler haline getirmek zorunda kaldım... Ama burada sizlerin değerli önerileri benim için bir editör açığını kapamış oluyor. Bu konuya daha çok dikkat ederek yazmağa gayret edeceğimden emin olabilirsiniz. Herşeyin hızlı yaşandığı ve kalitesini düştüğü bir dünyada bizim gibi derin düşünen insanların derinlerde takılıp kalması, bazı oluşumlarda gecikmeğe neden oluyor. Maddi ve manevi desteksizlik, küçük detaylarda bile oldukça fazla zaman ve emek harcamamızı gerektiriyor. Gözler kalbin aynasıdır, gönül ister ki, yorulmasın onlar... Sağolun. Saygılarımla.  05.03.2007 2:10
 

her iki yaziniza aynen katirilirim ancak bu kadar dogru ifade edilebilirdi.Sadece yanimda calisan bir turkun sozlerini aktaracagim abi-ben burada milletvekilinden daha fazla para kazaniyorum.Ben cok onemli bir adamim hatta milletvekili gibiyim. Bu sacma cumlenin altindaki felsefi ve sosyolojik carpikligida dusunmek gerek. Saglikla

Newyorker 
 04.03.2007 17:32
Cevap :
Sn. Newyorker, yorumunuza teşekkür ederim. Sözünü ettiğiniz insan tipinden bu ülkede o kadar çok var ki, onların bulunduğu ortamlar benim sağlığımı bozuyor. Çünkü o kadar bencil, görgüsüzlükler ki bütün kıroluklarına rağmen kendilerini birşey sanıyorlar. Aslında şaşacak bir şey yok, milletvekilleri kıro olunca kırolar da haliyle kendilerini milletvekili hatta daha ötesi sanabiliyorlar. Selamlar.  10.03.2007 3:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 108
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 1736
Kayıt tarihi
: 11.11.06
 
 

"İnsan, aslinda gönül gözüyle görmeli dünyayı. Herşey, o iç dünyanin merkez olduğu kişiliğine şek..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster