Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Nedim Bahçekapılı

http://blog.milliyet.com.tr/fikih

06 Ocak '21

 
Kategori
Üniversitelinin Sesi
Okunma Sayısı
219
 

Amerikan Sopası ve Hukuk

Prof. Dr. Nedim Bahçekapılı

Amerikan Sopası ve Hukuk

Amerika denilince artık zihinlerimizde sömürü, zulüm, kan ve göz yaşından başka bir şey canlanmıyor. 1950 den beri maşası İsrail eliyle Filistin’de işlenen cinayetler hız kesmeden devam ederken, ardından Irak, Afganistan, Suriye işgalleri geldi.. Gözünü kestiği yerlere demokrasi(!) götürürken taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayan Amerika’nın adı neredeyse harap olmuş beldeler, virane şehirler ve malı-namusu talan edilmiş mazlum halklarla özdeşleşti.

Bir süredir aynı Amerika’nın örtülü-açık bir şekilde ülkemizi de tehdit ettiği artık herkesin malumu.  Milli silah sistemleri geliştirmeyeceksin, sadece benden ve benim istediğim silahı alacaksın, etrafında olana bitene karışmayacaksın, ülkeni böleceğim ses çıkarmayacaksın gibi talepler  Amerikanın bizden masum(!) ve demokratik(!) isteklerinin sadece bazıları..

Şimdi esas mesele Amerika bu hakkı kendisinde nasıl  görüyor ya da nereden alıyor. Bu sorunun cevabını Batı’nın hukuk felsefesinde aramak gerekir.

Batılı filozofların önemli bir kısmı “hak” mefhumunu inkar eder. Diğer bir ifadeyle onlara göre insan için sabit haklar olamaz.   Varlığa-tabiata  baktığımızda hakkı değil aksine kuvvetler mücadelesini görürüz.  Alman hukuk felsefecisi Arthur Schopenhauer’un (ö. 1860) ifadesiyle: “İnsan da diğer canlılar gibi bir hayvandır. Yer içer, aklı dışında diğer hayvanlardan farklı bir özelliği yoktur. Bunun için hayvanlar aleminde mevcut olan kurallar insanlar için de aynen geçerlidir.   Dolayısıyla hayvanlar aleminde olduğu gibi insanlarda da hükümran olan kuvvettir.  Bir kimse ne kadar kuvvete sahipse o kadar hakkı vardır. Hakkın ölçüsü güçlünün menfaatidir.”

Bu düşünce sahipleri “adalet” “hakkaniyet” kavramlarını ve 1789 Fransız devrimiyle gündeme gelen “insan hakları beyannamesi”ni anlamsız boş lakırdılar diye niteledi, hatta alay ettiler.

İşte günümüz Amerikasını yönetenler böyle bir hukuki mentaliteye sahiptir. Kendi emperyalist çıkarlarına hizmet eden her şey hukuka uygundur. Sizin kendilerine dur diyecek bir gücünüz olmadığı sürece -aslanın pençesindeki ceylan misali- ağlamanızın, kan ve göz yaşınızın bir önemi yoktur. Bu gerçeği tanımadan  günümüz dünyasında olup biteni doğru tahlil etmek mümkün değildir.

Elbette bizim medeniyetimiz bu düşünceyi toptan reddeder. İslam hukuk felsefesi açısından bakıldığında Kur’an’ın ifadesiyle mükerrem-saygın bir varlık olarak yaratılan insana, bizzat Allah tarafından bahşedilmiş bazı haklar vardır ki, bu haklar  ilahi bir emanet olarak kutsal, dokunulmazdır. Bu hakların temelini hayat hakkı oluşturur. Kişilerin hayatı dokunulmazdır. Onu hayatın devamı için zaruri olan hürriyet ve mülkiyet hakkı takip eder. Bu hakların korunması en temel anayasal ilkedir. Büyük hukukçu Serahsi’nin (ö. 1090) ifadesiyle, imandan sonra en büyük ibadet, adaleti tesis etmek ve hukuku üstün tutmaktır. Bunun için, “İçinizden bir “zımmi”ye (müslüman toplumda yaşayan gayrı müslim) haksızlık eden bilsin ki, kıyamet gününde onun hasmı benim”, buyuran bir Peygamber’in  takipçileri, daha miladi 8. Asırda “devletler hukuku ilmi”ni tedvin etmeye koyuldu. Bütün ibadetlerin üstünde tutulan “hak mefhumu”  İmam Ebu Hanife (ö. 767) ve öğrencilerini özellikle savaş durumunda “kul hakkı” nın korunması amacıyla böyle bir çalışmaya sevketti. Bu şaşılacak bir durum değildir. Çünkü Kabe kadar kutsal sayılan “kul hakkı” nın en fazla çiğnenme olasılığı savaş halinde ya da hasmane ilişkiler durumunda söz konusudur. Bu alanda kaleme alınan eserler günümüze kadar ulaştığı gibi Batı dillerine de tercüme edilmişlerdir.

Her ne kadar müslüman bilginler savaşın da bir hukuku olduğunu asırlardır söylese de, Batıda bu ilim ancak 17. Yüzyılda Hollandalı hukukçu Hugo Grotius (ö. 1645) ile  gündeme geldi. Çünkü Batı’da mağlup olan için hak-hukuk söz konusu değildi.

Ziya Paşa’nın ifadesiyle: “Gâlib, zebûnu, kaidedir eylemek telef”

Halbuki bizim medeniyetimizin esası: “Halikı tazim, mahluka şefkat” yani Yaradanı yüceltmek, yaradılana şefkat göstermektir. Bu yüzden bizim medeniyetimizdeki savaş tanımı ile Batı medeniyetinin savaş tanımı da birbirinden farklıdır.

Acı olan, bu gerçekleri bizim hukuk fakültelerinde okuyan gençlerimiz acaba ne kadar biliyor. Diğer taraftan bizde pratikte bu gerçekler ne kadar hayat buluyor..

Özet olarak, bu büyük medeniyetin çocukları, sahip oldukları değerlerin farkına varıp, silkinerek kendine gelinceye kadar, Amerikan sopası -başta müslümanlar olmak üzere- mazlum milletlerin sırtında bir süre daha şaklayacağa benziyor.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 76
Kayıt tarihi
: 05.01.21
 
 

Özgün düşünceye saygılı, bilimsel kriterlere riayet etmek prensibimdir. Tarih felsefesi, hukuk ve i..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster