Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ekim '06

 
Kategori
Dil Eğitimi
Okunma Sayısı
1802
 

Anadilimize nasıl kıyıldı?

Anadilimize nasıl kıyıldı?
 

1965'te Beyşehir Lisesi'nde öğrenciydim. Başka bir kentteki okula atandığında, çok sevdiğim için kendisiyle yazıştığım " Türk Dili ve Yazını " dersimize girmiş olan öğretmenim, yazılarımda “ betik, yazın, kez, sınav, yaşam…” sözcüklerini görünce beni kendi dil anlayışı doğrultusunda uyardı: “ Dilini bozmana üzüldüm. ” Ben de bozulan dilimle kendisine bir daha yazamadım ve bu yüzden gerçekten çok üzüldüm; hem öğretmenime yazamadığıma hem de öğretmenimin anadili konusundaki tutumuna.

1971’de Erzurum Eğitim Enstitüsü’ nde " Türk Dilinin Gelişimi ve Karşılaştığı Güçlükler " konulu bitirme tezimi ciltlenmiş olarak kendisine verdiğim öğretim görevlisi, “ olanak, kez, sınav, sorun, betimlemek, öykü, doğal, ulusal, devrim, bağımsızlık, yaşam… ” gibi sözcüklerin üstünü çizerek tezimi kabul etmedi. Üzerini çizdiği sözcüklerin yerine “ imkân, defa, imtihan, problem, tasvir etmek, hikâye, tabii, milli, inkılap, istiklal, hayat… ” sözcüklerini yazarak tezimi yeniden hazırlarsam kabul edeceğini söyledi. Böyle bir şeyi yapamayacağım, anadili bilinci olmayan bir öğretim görevlisinin karşısında boyun eğemeyeceğim için, dilbilgisi dersimize giren Prof. Selahattin Olcay’a durumu anlattım. Aynı tezi, hiçbir sözcüğünü değiştirmeden kendisine götürdüğümde kabul eden Sayın Prof. Selahattin Olcay'ı saygıyla anıyorum. Tezimi kabul etmeyenin adını da yüzünü de unuttum.

1972’de Rize-Gündoğdu Ortaokulu’nda Türkçe Öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaparken teftişe gelen Türkçe müfettişi, yazılı sınav kâğıtlarını inceledikten sonra, beni Türkçe konuşanlar arasındaki dil birliğini bozmakla suçladı. Bir Türkçe öğretmenini Türkçe sözcük kullanmakla suçlayan sözde Türkçe müfettişine göre, denetlediği kırk okulda tüm öğrenciler, sınav kâğıtlarında “ cevaplar ” yazarken, benim öğrencilerim “ yanıtlar ” yazmakla onlardan ayrılıyordu. Üstelik üç yüz öğrenciden bir öğrenci bile “ cevaplar ” yazmamıştı. Öyleyse ben, öğrencilerime baskı yapıyordum, notla korkutuyordum onları. Bu suçlamayı da “ Baskı yapıp yapmadığımı öğrencilerime sorun. Onlar gerçeği söyler ” diye yanıtladım.

1974’te Eğirdir Lisesi’nde bir Fransızca öğretmeni , benim de derslerine girdiğim sınıflarda kendi Türkçesiyle “Çocuklar, ‘olanaklar’ Ermenice’de ‘sıpalar’ manasını ifade eder. Türk olan, bu kelimeyi kullanmaz.” demişti. Lise müdürünce engellenmeyen bu öğtetmene göre kendisi "Türk milliyetçisi"ydi, ben de "komünist"tim.

1974’te Eğirdir Lisesi müdürü, Türkçeye karşı tutumunu, sınıfların pencere camlarını siyaha boyatmasını ve öğrencilerin açamaması için pencereleri çivilettirmesini eleştirmem ve bu konularda gazetelerde çıkan yazılarım nedeniyle, bir Bağımsızlık Marşı töreni öncesinde, öğrencilere şöyle seslendi: “Bu yazılar ‘edebiyat’a ‘yazın’ diyen öğretmenlerce yazılıyor; okulumuzu ve siz sevgili öğrencilerimizi lekeleyen, aşağılayan bu adamlara gereken dersleri sizler vereceksiniz.” Lise müdürü bu sözlerle öğrencilerimi kışkırtmış; ama kışkırtmaları beni seven öğrencilerimi etkilememiş; en küçük bir saygısızlıkta bulunan bir öğrencim bile olmamıştı.

1984'te, üniversiteleri doğrayıp geçen "Doğramacı YÖK"ü, fakültelerde okutulacak kitapların adlarını üniversitelere gönderiyor ve onların dışında kitaplar okutulamayacağını belirtiyordu. Kenan Evren ve yanındaki komutanların (O günkü Türk-İslam sentezcilerinin isteği üzerine) kapattırdığı TDK’nin kitaplarının okutulması ve öğrencilerin bu kitaplardan yararlanması DEÜ Buca Eğitim Fakültesi'nde yasaklanmıştı. Ben ve öğrencilerim bu yasağa uymadık.

1984’te MEB’ce okullara gönderilen yazılarla “devrim, olanak, yanıt…” gibi sözcükler yasaklanmış; daha önce de “Devrim Tarihi” dersinin adı değiştirilmiş; “devrim” sözcüğünden korkulmuş, onun yerine öğrencilerin söylemekte zorlandığı "inkılap" sözcüğü kullanılarak “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” adı konmuştu.

Aynı yıllarda TRT, yasaklanmış sözcükleri kullanamıyor, haber okuyucuları, yasaklanan sözcüklerin çıkartıldığı ellerindeki metinleri okumak zorunda bırakılıyordu. Ne gülünçtür ki TRT programlarına konuk olan kimselerin konuşmalarında geçen sözcüklerin özellikle "devrim" gibi yasaklanmış olanları "bip"leniyordu; konuşmacının dudak hareketlerini görüyorduk; ama sesini, yani söylediği sözcüğü duymuyorduk.

Türkçenin kendisine Türk diyenler tarafından böylesine hırpalandığı, parçalandığı bu dönemlerde İzmir’de bir ilkokulun “Ulusal Egemenlik İlkokulu” yazılı tabelası indirilmiş ve yerine “Hakimiyet-i Milliye İlkokulu” yazan tabela konmuştu. Bu, adı "Devrim" olan bir insanın adını "İnkılap" olarak değiştirmeye benziyordu. Adları kendilerine sorulmadan değiştirilen insanlarda görülen onurlu bir tepki olarak öğrenciler, okullarının Arapça adını benimseyememiş ve Türkçe söyleyişe uymayan bu adı söylemekte zorlandıkça ağlamışlardı. Anadili Türkçe olan bu öğrencilere bunu yaşatanlar Türkiye'yi yönetenlerdi.

Sonra ?

Sonra ne mi oldu?

Sonrasını hepimiz gördük, yaşıyoruz:

*Televizyonlarımızda, Türkçenin bürünsel özelliklerini (vurgu, tonlama) bozan haberciler, sunucular…

*Gazete ve dergilerde anadil bilincinden yoksun, Türkçeden habersiz köşe yazarları, haberciler…

*Sınıflarda, öğrencilerinin anlayamadığı eski sözcükleri kullanmakta direnen ve anlaşılmaz biçimde konuşan, anadiline saygı gösterme gereği duymayan öğretmenler…

*Öğrencilerinin karşısında "mesela örneğin" diye konuşan profesörler, öğretmenler...

*Türkçe sözdizimine uygun tümce kuramayan öğretmenler, öğretim üyeleri; lise ve üniversite öğrencileri…

*Türkçe kurallara uygun tümce kuramayan avukatlar, yargıçlar…

*Bozuk Türkçeyle konuşan, konuşmalarında Arapça, İngilizce sözcükler kullanan milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, meclis başkanları, cumhurbaşkanları (Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer bu değerlendirmenin dışındadır. Sayın Ahmet Necdet Sezer'in konuşmaları Türkçenin en güzel örneklerindendir.)

*Televizyonlarda, her gün halkımızın karşısına çıkan, sokak ağzıyla, Arap ya da Amerikan aksanıyla konuşan ve kendisine "haberci", "sunucu", "sanatçı" diyen, dil bilincinden yoksun, eğitimsiz birtakım insanların sergilediği ne idüğü belirsiz, adlandırmaya utandığım bayağılıklar...

*Bozulan dilimiz, unutturulan türkülerimiz; değersizleştirilen, aşağılanan toplumsal değerlerimiz...

*Beyni boşaltılan ve tehlikeyi göremeyen bir halk oluşturma çabaları...

*Cumhuriyet devrimine ve Atatürk ilkelerine düşmanlık...

*Ve ortalıkta dolaşan parçalanmış Türkiye haritası!...

*Önce dilimiz parçalandı, şimdi sıra ülkemizde mi?

Yoksa Konfüçyüs'ün, anadili konusunda belirttiği bozulmayı ve yıkımı mı yaşıyoruz?

arz-ı alem bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ellerindeki bütün "olanakları", "devrim"lerimize karşı kullanmalarına rağmen, bizler onlara gereken "yanıtı" vermişiz ve yasaklanan kelimeleri son derece doğal kullanıyoruz değil mi?

derinmavi.. 
 25.10.2007 14:41
Cevap :
Ülkemizde kendilerine "milliyetçi" diyenlerin, "ulusalcılar" tarafından Atatürk'ün Gençliğe Seslenişi'nin gençlerin anlayabileciği sözcüklerle okunmasına gösterdikleri tepkilere bakılırsa ulusal bilincin verilemediğini düşünebiliriz. Parmak işaretleriyle kurt başı yaparak öfke saçmanın "milliyetçilik" olmadığını bu insanların öğrenmesigerekir.Ulusal diline sahip olamayan ve bu bilince ulaşamayan insanlardan "milliyetçi" olmaz. "Dil ve İnsan" konusunu işleyebilecek, bunun önemini kavratabilecek öğretmenlerin azlığı ve bunu devlet politikası yapacak yönetimlerin iş başına gelemeyişi sorunun sürüp gitmesine neden oluyor. Sevgiler...  27.10.2007 23:15
 

Daha traş olmaya başlamadığım günlerde dersimize girdiğinizdeki o yüreğinizin aydınlığının yüzünüze yansıdığını farketmiştim. Verdiğiniz bir serbest ödeve, yazdığım şiirimle beni keşfetmiştiniz. Doyamadan o mükemmel derslerinize, bırakıp gitmek zorunda kalmıştınız bizi. Ne varsa dil adına içimde, hepsini size borçlu olduğumu bilmenizi isterim. Sağlıklı uzun bir yaşam dilerim aydınlık yüreğinize. Saygılar öğretmenim. Muharrem DOĞAN- Menemen End.Mes.Lis. 1981 Not: Öylesine heyecanlıyım ki şu anda, hatam olduysa yazılarımda, özür dilerim.

MuDo 
 17.10.2007 18:13
Cevap :
Güzel sözlerinle duygulandım. 27 yıl öncesine gittim. Seni ve arkadaşlarını anımsadım. MC dönemlerinin sonuncusunda Buca Eğitim Enstitüsü'nden sürgün edilmiştim okulunuza. Sizlerle geçen günlerim öğretmeliğimin en anlamlı dönemi olmuştu. Danıştay kararıyla Buca Eğitim Enstitüsü'ne yeniden gönderilmem söz konusu olunca karara uyma zorunluluğu olmasaydı okulunuzda kalmak istiyordum. Ne var ki o günkü uygulama buna olanak vermiyordu. Sonrasında yeni sürgünler, yeni soruşturmalar sürüp gitti. Soruşturmalar, cezalar ve sürgünlerle geçen öğretmenlik yaşamımdan kalan en büyük ödüller ise sizlersiniz. Sevgiyle kucaklıyorum. Mehmet Ali BAŞKURT  18.10.2007 22:03
 

Okulumuz Mardin iline bağlı Nusaybin ilçesinde bulunmaktadır. İlçemizin nüfusu yüz bini geçmiştir. İilçemizin tek lisesi var. Bu lisede dört bin öğrenci öğrenim görmektedir. Sınıflarımız 60 ile 70 öğrenci mevcutludur. Okulumuzda eğitim zor şartlarda yapılmakta, yeni bir lisenin açılması için girişimde bulunduk ama bir sonuç alamadık. Okulumuzda ideal bir eğitim veremiyoruz. Bu sene ÖSS'deki başarımız bu eksikliklerden ötürü düştü. Bunun yanında üç farklı okulun binasını kullanıyoruz. Öğretmenler ve öğrenciler bu konuda çok sıkıntı yaşıyor.Bu konuda duyarlı tüm vatandaşlarımızı ve yetkilileri göreve çağırıyoruz.

firaz dag 
 27.08.2007 3:27
Cevap :
Sayın Firaz Dağ, bu sorunlar ne yazık ki ülkemizin birçok yerinde yaşanmaktadır. Yöneticiler de bilmektedir bunu. Kimsenin umurunda olmadı bu konu. Yıllardır ülkemizi yönetenler bu konuya duyarsız kaldılar ve bu yüzden çocuklarımıza kıydılar. Bu sorun, halkın gerçek yurtseverleri iş başına getirmesiyle çözülecektir. Bir an önce uyanmalıyız ve bizi, çocuklarımızı kıyanları iyi tanımalıyız. Sevgiler...  01.09.2007 21:34
 

kasım ayında yazdığınız bir yazı. şu anda temmuzdayız. 8 ay geçmiş üzerinden 1 seneyi devirmeye az kalmış neredeyse. değişen birşey oldu mu acaba diye düşünüyorum yazınızı okuduktan sonra. ama iyiye gitmek adına adım atılmadığı gibi adımlarımız geri gei gitmekte hala. üzülerek farkediyorum. güzel bir yaraya parmak basmışsınız. kapanır mı, tamamen geçer mi bilmiyorum. kabuk bağlamasının bile bir adım olduğunu düşünüyorum. size bu yazınız, duyarlılığınız, hatırlattıklarınız ve düşündürdüğünüz için teşekkürlerimi sevgi ve saygılarımı sunuyorum. sevgili akdenizli'ye de güzel ve kaliteli yazıları gündeme getirmek adına gösterdiği çabaya sizin bu yazınızı bizlere "tık"lattığı için teşekkür ediyorum.

beenmaya 
 04.07.2007 13:06
Cevap :
Sevgili Arkadaş, Değişen bir şeylerin olabilmesi için yeniden bir Kurtuluş Savaşı gerekiyor. Tandoğan'da doğup, Çağlayan'da çağıl çağıl çağlayan, Gündoğdu'da yeniden doğan yurttaşlarımız yüzümüzü güldürdü. Size Nazım'ın dizelerini gönderiyorum. Sevgiler... BU VATANA NASIL KIYDILAR? İnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğin yediniz, Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler, saçlarından tutup sürüklediler, götürüp kâfire: "Buyur..." dediler. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vuruluş, vatan çırıl çıplak yere serilmiş. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Gün gelir çark düzüne çevrilir, günü gelir hesabınız görülür. Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? (1959)  05.07.2007 17:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 6
Toplam yorum
: 33
Toplam mesaj
: 33
Ort. okunma sayısı
: 2401
Kayıt tarihi
: 04.10.06
 
 

1971' den bu yana ortaokullarda, liselerde, Buca Eğitim Enstitüsü'nde, Buca Yüksek Öğretmen Okulu'nd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster