Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Eylül '07

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
2481
 

Anadolu' nun sesi

Anadolu' nun sesi
 

Anadolu ya da Türkiye, çok değişik safhalar gösteren upuzun tarihinde, ancak dokuzyüz yıldan beridir ki, tam bir etkin bütünlüğe ve birliğe kavuşmuştur. İsa’dan ikibin yıl önce koca Hitit, ondan sonra Frig, Lidya, Pers, Büyük İskender, Bergama, Roma ve Bizans imparatorlukları bile Anadolu’da bir birlik sağlayamamışlardı. Etnik ve kültürel bakımdan Türkiye, doğal olarak Milli Misak sınırları içindedir. Çünkü, şimdi Türkiye Anadolu’da ister geri densin, ister ileri, etnik ve kültürel bir bütün ve realitedir.

<ı>

<ı>Türkiye’nin ve Türkiyelilerin (ki bunlara kısaca Türk deniliyor) tarihi Türkiye’de gelmiş geçmiş koşullarca etkilenmiş ve o koşulları etkilemiş bütün etnik ve kültürel varlıkların tarihidir. Bu tarih de Anadolu’nun tarih öncesi geçmişinden göbek bağı kesilerek dipdiri ele alınır. Türkiye tarihini Selçuk ya da Osmanlı İmparatorluğu’ndan, şu sultan, bu sultandan başlatmak, onu göbek bağından değil, belinden sepetlamasine kesmektir. Türkiye tarihini kendi doğal ayakları üzerine dikmek gerekir.(Cevat Şakir Kabaağaçlı, Anadolu’nun Sesi, 1984)

Cevat Şakir’in nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı’nın Anadolu ve Türkiye’ye bakışını kendi sözcükleri ile özetlemektedir bu alıntı. Böyle diyerek Balıkçı, Anadolu’nun aslında Asya’nın bir parçası değil altıncı kıta olarak nitelediği Akdeniz’in bir parçası olduğu tezini ileri sürer. Bu çıkış noktasından hareketle Anadolu’nun tarihini, kültürünü ve bilincini, tarih öncesi çağlardan beri ortaya çıkan ve birbiriyle etkileşegelen uygarlıkların bir birikimi olarak alıp bugüne taşır.

Balıkçı’nın tezinde temel bir argüman da, günümüz Batı’sının Yunanlılara atfettiği antik aydınlanmanın beşiğini gerçekte özgün bir Anadolu-Ion uygarlığının oluşturduğudur. Bu durumun görmezden gelinmesini eleştirir Balıkçı ve bunun öncelikli nedenini tutucu hıristiyanlığın etkisiyle Osmanlı düşmanlığında bulur. (Emperyalist saldırı)

<ı>"Günümüzden yetmiş yıl kadar önce, Girit adasının parlak Minos ya da Ege Denizi uygarlığından kimsenin haberi yoktu; ikisi de binlerce yılın toprakları altında gömülekalarak unutulmuşlardı. O zamanki tarihler, Finikelilerden Yunanlılara geçiyordu dosdoğru.”

<ı>

Gerçekte Anadolu’nun kültürel ve ırklar karışımının bir ürünü olan bu aydınlanmanın ışığı, Yunanlıların egemenliğinde Sokrates ve Platon gibi idealist düşünürler kanalıyla karanlığa ve totaliterizme teslim olmuştur. Ta ki deneysel bilime dayanan Avrupa Aydınlanmasına kadar. Balıkçı’nın düşünsel eserlerinde genellikle bu tezini doğrulamaya yönelik fikirlere, kültürel sembollere ve arkeolojik bulgulara yer verildiği görülür. Sonuçta ortaya çıkan bu düşünsel birikim, Balıkçı’nın tarih eğitimi ve bilgisi bir tarafa bırakıldığında ilk bakışta Batılı kültürel paradigmalara karşı bir tür milliyetçi duruş olarak algılanmaya uygun görünmektedir. Nitekim Murat Belge de “Mavi Anadolu tezi ve Halikarnas Balıkçısı” isimli yazısında (Birikim Degisi, Ekim 2006);

<ı>

<ı>Teoriyi İonia’dan Anadolu’ya yaydığımızda, Türk-Tarih tezine bazı bakımlardan benzeyen, ama onu çok daha kabul edilebilir bir zemine oturtan bir manzarayla karşılaşıyoruz. Tarih Tezi’nin Sümerlerden Hititlere ve Yunanlardan Etrüsklere herkesi Türk yapan anlayışı ortadan kalkıyor, biz “onlara veren” değil, onlardan alan” oluyoruz; ama ilişki çok fazla değişmeden kalıyor. “Açıklama”nın temeli “ırk” olmaktan çıkıyor, “kültür” oluyor.

diyerek Balıkçı’nın kültür milliyetçiliği yaptığını ima etmektedir. M. Belge Balıkçı’nın düşünsel birikimini milliyetçi çerçeveye oturttuğunu şu görüşü ile de desteklemektedir;

<ı>…İonia kültürünü beğenip kendimize mal etmemizden ötürü, Ege’nin öteki kıyısındaki helen kültürünü aşağılamanın gerekçesin ianlamak da kolay değildir. Bu herhalde insanlara bir “öteki” ve bir “düşman”ın gerekli olmasının bir sonucu(Belge, a.g.e)<ı>.

Balıkçı’nın kültür milliyetçisi olduğu görüşü biraz daha derin sınanmaya muhtaç görünmekle birlikte, nesnel bir bakış açısıyla Balıkçı’ya bu yakıştırma yapılırken, batı kültürünün çıkışına ilişkin var olan paradigmanın hiç sorgulanmaması bir çelişki olarak duruyor.

Kaldı ki Balıkçı’nın söylemlerinde Akdenizlilik vurgulaması yapılırken Yunan uygarlığı hiç te ötekileştirilmemekte aksine sahip çıkılmaktadır:

<ı>Akdeniz, etnik ve başka bakımlardan dünyanın altıncı ktası sayılabilir. Coğrafyacılar keyfi olarak, büyük kara parçalarını, şurası Avrupa, burası Asya diye kıtalara ayırmışlardır. Böylece üç kıta Akdeniz’i kıyılamış oluyor. Akdeniz’deki kıyılar Avrupa, Asya ve Afrika değildir, Akdenizdir. Afrika büyük kum sahasının güneyinde başlar. Yunanistan, Fransa, İspanya, Avrupa değildir, topu Akdeniz’dir. …

<ı>

<ı>Ama Akdeniz’in asıl aşırılıkla Akdeniz olduğu yer, Doğu Akdenizdir. Bu, edebiyat yada şiir değil, gerçektir. Dünyanın başka yerleri –o da varsa- yalnız biricik uygarlıkla övünebilirler; ama Doğu Akdeniz ve çevresi Sümer, Akad, Babil, Asur, Mısır, Hitit, İran, Minoen, İyonya ve Yunan uygarlıklarıyla göğüs kabartabilir

<ı>Anadolu yarımadasının üç kıta –Avrupa, Asya ve Afrika- arasında olması ve Anadolu’nun öteki yarımadalar gibi (Yunanistan, İtalya, İspanya gibi) kuzeyden güneye sarkmayıp, doğudan batıya yönelmesi, göçeden insan sellerine köprülük etmesine yaramış, arıca üç kıtanın ortasında oluşu üç kıtayı birbirine bağlamıştır. Bundan başka, Anadolu’nun sanki ateş, mavi çakan sıcak denizlere açık ikibin deniz mili uzunluğunda kıyıları vardır ki, bunlar girip çıkan insan kalabalığına kapılık etmiştir. Anadolu’nun bu özellikleri, kan ve soy karışımına başka heryerden ziyade yardım etmiştir( Kabaağaçlı, a.g.e).<ı>

devam edecek…

10.08.2007

Hakan KİLDOKUM

Ankara

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınızın devamını bekliyorum.Güzel bir araştırma olmuş. Sevgiler

Ozlem Ozkulak 
 15.09.2007 2:05
Cevap :
Teşekkür ederim. Gayret edeceğim.  17.09.2007 9:45
 

Antik yer adları konusunda uzman olan sayın Fertakaina'lı F. Dinçer'in Tefenni'nin antik adını da tespit edip tarihi olduğu kadar coğrafi olarak da doğru olmayan "Sagalassoslu" ifadesini düzelteceğini umduğum notunu öncelikle düşüp , yazınız özelinde konuya yaptığı katkıdan dolayı Fertakaina'lı arkadaşım F. Dinçer'i tebrik ediyorum. Bekir Sıtkı Gürler

Bekir Sıtkı Gürler 
 11.09.2007 10:03
 

Sn. Kıldokum, Yazınız çok güzel olmuş, kutlarım. Sanırım İonya ve Yunan felsefelerindeki ayrımı ve bu ayrımın klioidea (kelimeyi yeni türettim-f.d.) benzeri Balıkçının yorumunuda bundan sonraki yazıda olacağını zannediyorum. Sagalassos'lu S.Gürler'le ilk yorumlarınızda bir ters anlama olmuşsa da sonra mutabakata vardığınız anlaşılıyor. Fehmi DİNÇER

Fehmi Dinçer 
 10.09.2007 17:36
Cevap :
Teşekkür ederim. Sözünü ettiğiniz ayırımı Balıkçı oldukça kesin bir dille; maddi -var- olanla metafizik, pozitif bilim ile felsefe karşıtlıklarıyla ortaya koymuştur. Devam etmeye gayret edeceğim. (Yeni türettiğiniz terim ilginç. Pozitif yorumladım. Ancak Balıkçı'nın düşün yazılarına yer yer duyguların karıştığı ve yaratıcılığını kullanmaktan kaçınmadığı söylenebilir.) Hakan KİLDOKUM  11.09.2007 9:38
 

Anadolu'ya gelen Türkler Anadolu'nun binlerce yıllık köklü değerlerini yeniden yorumlayıp yeni yaşamlarına uyarlamışlardır. Anadolu Türkleşirken Türkler Anadolululaşmıştır. Kültürel sahiplenmeden kast edilen budur. Türklerin Anadolu halkları ile kültürel etkileşimi , kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaşmanın ürünüdür. Son zamanlardaki bilimsel araştırmalar Anadolu'da yaşayan Türklerin ırksal özelliklerinin , Orta Asya Türklerinden çok farklı olduğunu göstermiştir. Konunun kavranması için okumanın ve araştırmanın yeterli olacağını düşünüyorum. Örneğin Kürşat BAŞDEMİR'in Bilim ve Ütopya dergisinin ekim 1998 sayısında yayımlanan " Anadoluda Tarihsel ve Kültürel Süreklilik " isimli makalesi konunun kavranması için bir binek taşı olabilir. Saygılarımla . BSGÜRLER

Bekir Sıtkı Gürler 
 10.09.2007 12:37
Cevap :
Anadolu'daki karışmaya ve kültürel sürekliliği vurgulayan sözkonusu yazıyı teşekkürlerimle okudum ve yararlandım. Diğer taraftan konunun kültürel-folklorik, antropolojik, arkeolojik, tarihsel ve politik boyutları olduğunu ve her disiplin açısından farklı görüntüler ve ipuçlarının bulunduğunu ifade etmek gerekiyor. Bu çerçevede, benim burada vurgulamaya çalıştığım nokta; üzerinde durduğumuz bu tarihsel sürekliliğin ve bunun bugüne olan yansımalarının yukarıda belirtilen tüm boyutlarıyla değerlendirilmesi ve bir yöne kavuşturulmasıydı. İşte Cevat Şakir'in düşün yazılarında bunu bulmak mümkün. Eleştirdiğim ise ilgili olabilecek kesimlerce buna sahip çıkılmaması. Saygılarımla. Hakan Kildokum  10.09.2007 14:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 183
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1047
Kayıt tarihi
: 12.06.06
 
 

Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F mezunuyum. Yüksek Lisans diplomalarımı G.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü'nd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster