Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ekim '14

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
39
 

Anadolu askerlerinin sarsılmaz metanetiyle kazanılan bir zafer

Anadolu askerlerinin sarsılmaz metanetiyle kazanılan bir zafer
 

benim için zor değil hiç 

haklıya “haklısın” demek 

ve de hakkını ona                                                                                                             

fazlasıyla ödemek.

benim için                                                                                                                                                                      bu dünyada en zor iş                                                                                                                                                     hak yemek                                                                                                                                                             haram yemek.

( H. E. )

Alman General Liman von Sanders’in 1919’da kaleme aldığı “Türkiye’de Beş Yıl” adlı anılarını anlattığı kitabında öyle ilginç cümlelere rastladım ki!..

Önce şunu belirteyim, Sanders kesinlikle önyargılı bir insan değil. Ezbere ve temelsiz hiçbir düşünce ileri sürmüyor.

Görüp yaşadıklarını, kendisini ön plana çıkarmadan, olduğu gibi yazıyor. Yani bazı anı yazarları gibi, arka planda kendi propagandasını yapmıyor.

Sözgelişi, “Türkiye’de adı geçen büyük demiryollarına bağlantı ağının çok az gelişmiş olduğu herkesçe bilinmektedir.” der ki, bırakın 1914 – 1919 yıllarını, bugün için bile doğrudur; bu cümle. Ve hemen arkasından şöyle diyor:

“Kabahat, demiryolu ağının memleket içlerine nüfuz etmesini kolaylaştırmanın devletin bekâsı için tehlike teşkil ettiğine dair önde gelen kişilerin evvelki inanışları kadar, Şark’ın vurdumduymaz oluşundadır.”

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar, 1933’te ortaklaşa yazdıkları Onuncu Yıl Marşı”nda, “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” demişler. Aradan 70 yıl geçtikten sonra bile, ülkemizin “demir ağlarla örülüp örülmediğine” siz karar verin artık.

Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce ülkeyi yönetenler, hangi Avrupa ülkesiyle ittifak yapmak istemişlerse hep olumsuz cevap almışlardır. Niçin mi?

Geniş bir coğrafyada hüküm süren, ordusu ve ekonomisi zayıf bir imparatorluğun sınırları, bir savaş durumunda nasıl savunulurdu ki?

Yani ordusu eğitimsiz, maliyesi bozuk, yeterli silahı ve cephanesi olmayan bir ülkeyle ittifak yapmanın hiçbir kazancı olmadığı gibi ayrıca bir sürü külfeti olacaktır. Bunu bilen İngilizler'de, Fransızlar'da, Almanlar'da yanaşmaz; bizimle ittifaka.

Bu nedenle, savaş başladığında iki taraftan da değiliz biz. Tarafsız olarak savaş dışı kalırız ki, ne büyük bir şans, ne büyük bir fırsat ve nimettir bu!

Gelin görün ki, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen üç paşası (Talat, Enver ve Cemal) savaşa girmek için yanıp tutuşurlar âdeta.

Karada olduğu gibi denizlerde de bütün şiddetiyle sürmektedir savaş. Öteden beri denizde güçlüdür İngilizler. Goeben ve Breslau adlı iki Alman gemisini Akdeniz’de sıkıştırıp kovalar İngilizler. Bu gemiler de kaçıp bize sığınır.

İngilizler bu iki geminin kendilerine teslim edilmesini isterse de bizimkiler bu gemileri satın aldıklarını bildirirler. Nitekim gemilere Yavuz ve Midilli adları verilip Türk bayrağı çekilir. Alman deniz subayları ile deniz askerlerine de fes giydirilir.

Liman von Sanders, bu gemilerin Karadeniz’e gönderileceği duyumunu alınca, hemen Alman Büyükelçisine koşup “Sakın böyle bir hata yapılmasına göz yummayın” diye uyarır. Çünkü böyle bir yanlışın Türkiye’nin savaşa girmesine, sonucunun da Türkiye ve Almanya’nın aleyhine olacağına inanmaktadır.

Ancak Harbiye Nâzırı Enver Paşa ile Bahriye Nâzırı Cemal Paşa’nın izniyle Yavuz ve Midilli Karadeniz’e çıkar. Rusların bir mayın gemisini batırır, bir kömür gemisini ele geçir. Kırım’a kadar gidip Sivastopol liman kentini topa tutar. (29 Ekim 1914) Ve böylece, savaş ilan etmeden, Almanya’nın yanında Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı bilfiil savaşa girmiş oluruz.

Bizim çokbilmiş yöneticilerimiz, “cihat” ilan ederek bütün dünya Müslümanlarının kendilerine yardıma koşacağını ümit ederler. Oysa Müslüman ülkeler, Türkiye’nin Hıristiyan devletlerle ittifak kurduğu, Türk ordularında Alman ve Avusturyalı subay ve askerler bulunduğu için, bu savaşın bir cihat olmadığını düşünüp kıllarını bile kıpırtatmazlar.

Bakın, bu konuda ne yazmış Sanders:

“Cihat, 1914 yılının Kasım ayında İstanbul’da, bütün millî nümayişlerde alışılmış olan mekanizma ile ifadesini buldu.”

Bu “mekanizma”nın nasıl çalıştığını da çok doğru olarak çözüp açıklamış:

“Sokak gösterileri, her zamanki gibi, Türk polisi tarafından düzenlendi ve katılan hamallarla diğer el altındaki kişilere zahmetleri için birkaç kuruş ödendi. Bu nedenle, İstanbul’da böyle yürüyüşlere katılanlar  – hangi gayeye hizmet ederlerse etsinler –  yaklaşık olarak hep aynı kişilerdir.”

Dün ya da bugün, ülkemizde yapılan onlarca gösterinin hiçbirini, “acaba?” diyerek böylesine yorumlamamıştık biz, değil mi? “Elin Alman gâvuru” kısa zamanda nasıl da çözüvermiş, polisimizin bu çok zekice oyununu!

Ve şöyle devam etmiş sözlerine:

“Bu sefer, ellerinde yeşil bayraklarla dolaştılar. Türkiye’nin müttefiki olan devletlerin sefarethanelerini  ziyaret ettiler ve 20 Kasım’da, Ermeni asıllı sahibi bir süre önce Rus tebaasına geçmiş olan Tokatlayan Oteli’nin bütün camlarını ve aynalarını paramparça ettiler.”

Son yıllarda “Asıl sahiplerine verelim mi, vermeyelim mi?” diye gazete haberlerine konu olan Tokatlayan Han’ın (ya da Tokatlayan Oteli’nin) 1914’teki durumu da bu işte!

Bu satırların hemen arkasından, şu görüş ve düşüncesini de özellikle yazma gereği duymuş Sanders:

“Ölçülü bir çekingenlik sergileyen, gerçekten değerli Türkler, zihniyetlerini gürültülü bir şekilde ifade etmeyi sevmezler.”

Sarıkamış faciasına da değinen yazar, sonucu şöyle veriyor:

“Başlangıçta 90.000 kişi olan ordudan resmî beyanlara göre ancak 12.000 kadarı geri gelebildi. Diğer hepsi şehit düştü, esir alındı, açlıktan öldü veya çadırları olmadığı için karlar içinde dondu.”

Bu ağır yenilgi gizli tutulur ve bu konuda konuşmak yasaklanır. Dolayısıyla, Sarıkamış’a törenlerle uğurlanan Enver Paşa, İstanbul’a süngüsü düşmüş olarak sessizce döner. Ve bütün ordulara gönderdiği emirde, “Sadece O’nun emirlerine itaat etmeleri gerektiğini, diğer makamların emirlerinin geçerli olmadığını” duyurur ki, “Başkomutan Vekili” (gerçekte başkomutan) olarak hakkı değil mi bu O’nun!

Erzurum’daki 3. Ordu’nun durumunu, Erzurum’daki Almanya Konsolosluğunun 2 Haziran 1915 tarihli telgrafı şöyle bildiriyor: “Talim için bir araya getirilmiş olan Türk askerlerinin yaklaşık üçte biri hasta, üçte biri de yolda firar etmiştir.”

Kalan üçte birinin sırtında urba, ayağında postal, omzunda mavzer, elinde kılıç var mıdır acaba?

Pekiyi, Sarıkamış yenilgisini “zafer” gibi gösterip bunun için bir kutlama töreni düzenleyen Enver Paşa’nın “Yaşlı ve ağır hasta hükümdar ile birlikte bütün tören erkânını bir saatten fazla bekletmesi”ni nasıl yorumlarsınız?

Ve Çanakkale Savaşı…

Bu savaşın öyküsünü, Çanakkale Boğazı’nı korumakla görevli 5. Ordu’muzun komutanı Sanders Paşa’dan okumalısınız bir de:

“Çanakkale Savaşı, Dünya Harbi”nin bir kara ordusunun sürekli olarak bir düşman ordusuna ve donanmasına karşı savaşmak zorunda olduğu yegâne büyük savaşıydı.”

Sanders, sık sık Esat Paşa’dan söz eder. Sözgelişi:

Kanlı savaşların daha ilk iki haftasından sonra Esat Paşa’ya da büyük hücumlardan kaçınılması emrini vermek zorunda kaldım.”

“Esat Paşa’nın kumanda ettiği Arıburnu Cephesi’ndeki çok engebeli dağlık arazi, Türklere, savunma tesisleri için Güney Cephesi’nde olduğundan daha müsait şartlar temin ediyordu.”

Allah Allah!  Kimdir bu Esat Paşa? Yapılan onca Çanakkale Zaferi kutlamalarında adını duyan var mı? Hani, ben duymadım da… Hayret, yine birçok kez adlarından söz ettiği Cevat Paşa ve Kâzım Paşa’yı da duymamıştım!

İşte yazarın tespitleri:

“Düşman, en modern harp malzemesine ve yardımcı malzemeye sahipti. Türkler ise ellerinde pek az olan istihkâm malzemesi olduğu için, sahra istihkâmlarını inşa etmek üzere âlet edevatı çoğu kez düşmandan ele geçirmek zorundaydılar. Siperler için en gerekli olan tahta ve demirleri, yıkılan köylerden temin ediyorlardı. Az sayıda yeterli olabilecek kum torbası dahi yoktu. Ezkaza İstanbul’dan birkaç bin tane geldiği zaman, küçük rütbelilerin bunları ekseriyetle lime lime olmuş elbiselerini tamir için kullanmaları tehlikesi vardı.”

“- Her şey aleyhimize ve nâmüsait iken, ne oldu, nasıl oldu da bu zaferi biz kazandık?” diye sorarsanız, bunun cevabını da veriyor Sanders:

“Sadece ve sadece Anadolu askerlerinin sarsılmaz metaneti, soğukkanlılığı ve kesin kanaatkârlığı sayesinde bütün bu zorlukların üstesinden gelinebildi.” (*)

Ne biçim bir asker ve nasıl bir komutan, bu Sanders denen adam! “Çünkü bu ordunun komutanı bendim; benim sayemde kazanıldı bu zafer.” diyeceğine, “Anadolu askerlerinin sarsılmaz metaneti (…) sayesinde” demesi, size de tuhaf gelmedi mi biraz?

Hüseyin Erkan

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Türkiye’de Beş Yıl; Liman von Sanders, Çeviren: Eşref Bengi Özbilen, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı 2011, 482 Say

Ahmet AK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 268
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster