Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Nisan '20

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
19
 

ANADOLU'dan Kaçış

''300 Türk  10 bin Yunan askerini  kovaladı''.

Bu söz dağılan Yunan Afyon cephesine mensup bir  askerin gözlemi. Atina'ya ulaşmayı başaran askerlerin savaş günlükleri aşağıda sunulmuştur. Bu günlükler olayları daha iyi anlayabilmemiz için önemli birer belgedir.

Er Vasilikos’un Büyük Taarruz’un başlamasından bir gün önce günlüğüne düştüğü not, taarruz öncesinde Yunan askerinin psikolojisini gözler önüne sermektedir:

1-“(25 Ağustos  1922): Dün geç saatte 22 Ağustos ’ta sınav vermek için gittiğim Afyon’dan döndüm. Saat 10:00’da Subaylar Kulübü’nde sınava girdik. Cephede geçirdiğim üç yılın ardından, daha iç bölgelere gidebilmek için her türlü sınava katılma taktiğini uyguluyorum. Ancak boş bir umut. Günlerden beri, hatlarımızın önünde Türk  birliklerinin önemli bir hareketliliği söz konusu. Hazırlıklar düşmanın harekete geçeceğini haber veriyorlar. Herhangi bir duruma hazırlıklı olmamız için emirler geliyor. Teyakkuz halindeyiz. Bir sinirlilik hakim. Sabah 03:00’dan itibaren düşman taarruzunu bekler durumdayız. Bizim bölüğümüzün bulunduğu taraf, korunaksız olduğundan en  güvensiz olanlardan. Yine talihsiz bir tarih ve Sakarya  Harekatı’nın yıl dönümü. Geçen yıl aynı gün ve saatte konuksever olmayan Sakarya’da, ‘bizi boğmak için nehre atmayı amaçlayan azgın düşman taarruzuna maruz kalmıştık’. Şimdi yine aynı şekilde, kan akıtılmasını  bekliyoruz. Yıllardan beri boş yere mücadele ediyor ve kana bulanmış Konstantin’in tahtını  desteklemek amacıyla kanıyoruz.

Er Vasilikos günlüğüne şu sözlerle aktarmıştır:

2-“(26 Ağustos ,1922): Kesin gözüyle bakılan Türk taarruzunu beklerken bütün gece uykusuz kaldık… İlk düşman dalgaları geri püskürtülüyor, ama hemen daha yoğun, daha saldırgan ve kararlı taarruzlar geliyor… Birkaç saat sonra ölecek olan Astsubay Aggelopulos soğukkanlı ve ilgisiz bir şekilde, ‘Vasilikos, olayları nasıl görüyorsun? Türkler çok kızgın görünmüyorlar mı?’ diye sorduğu sırada kurşunlar ötüyor ve başımızı kaldırmaya fırsat vermiyorlardı. İlk umudun yerini, umutsuzluk aldı. İlk andan itibaren durum kritik ve ciddi bir şekil aldı… Mücadele azgın bir şekilde cereyan ediyor. Ağızlarında ‘Urra!’ ile yoğun dalgalar halinde saldırıyor ve verdikleri ciddi kayıplara rağmen durmayı bilmiyorlar. Ağır  Türk bombardımanı ciddi kayıplara sebep oluyor. Aynı zamanda Afyon şehri  de bombalanıyor… Güneş Kalecik’teki mücadeleden daha feci bir manzarayı aydınlatmamıştır. Her yerde gömülmemiş cesetler var. Ağır yaralıların inlemeleri duyuluyor ve onların taşınması pek çok tehlikeyi içerdiğinden dolayı yavaş gerçekleşiyor… Bu dehşetli manzaraya, bombardıman ateşinin sebep olduğu kuru otların yanması da eklendi… Bütün gün boyunca durum kritikliğini korudu. Türkler birbiri ardı sıra devam eden hücumlarıyla  gediği büyütmek istediler. Tüm saldırılarımıza inat ve kararlılıkla karşı koyuyorlar… Sürekli büyük kayıplar veriyoruz.  Ağustos 1922, Küçük Asya  Harekatı’nın trajik sonunun başlangıcıdır”.

Vasilikos,

3-(28 Ağustos  1922’) yi de günlüğüne taşımıştır:

Türkler, gece çevredeki tüm tepeleri aldılar ve bizi sığınağa hapsettiler. Neredeyse tamamen çevrilmiş durumdayız. Dağınık olarak, tek çıkış durumundaki kuzeye çekiliyoruz. Sığınağın ağzındaki ilk geçide geldiğimizde, karşı tepeyi almış az sayıdaki, ancak çoğunluğu köylülerden oluşan Türklerin açtığı ateşe maruz kalıyoruz. Türkler  ayakta ateş ediyorlardı ve panik düzenimizi bozdu. Sığınaktan çıkmak için herkes koşuyordu. Aynı  anda taşımacılar yüklerini atıp, atlı olarak panikle dört nala kaçıyorlardı. İç burkan, umutsuz bir durum. 300 Türk, 10 bin eri kovaladı. Pek çok top ve makineli tüfek,  yüklemeye fırsat bulunamadan Türklerin eline geçti… Birçoğu yaralandı, bir o kadarı hayatını kaybetti… Zavallı yaralılar, iç burkarcasına yalvararak arkadaşlarının yardım etmesini istiyorlardı. Hiç kimse yardım eli uzatmıyor, herkes kaçarak kurtulmak istiyor… Hiç kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Hiç kimse, hiç kimseye emretme ve emredilme yetkisi vermiyor. Başsız, lidersiz, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu ve ne olacağını bilmeyen ayak takımına dönüştük. Gece yarısı, Türk köyüne varıldığında, üşümekte olan askerleri  ısıtması için köy yakılmıştır. Askerlerin bir örtüsü ve battaniyesi yoktu… Ateşin yanında koyunlar gibi, biri diğerine yaslanmış gecelediler. Açlık bizi kırıp geçiriyor. Tek battaniyeyi  yayıyor ve Manoli İlyaki’yle birlikte dinleniyoruz” .

 Vasilikos’un bu satırları, Yunan Ordusu’ndaki bozgunun Başkomutan Meydan Savaşı’ndan önce başladığını ortaya koymaktadır.

4 -Er  Triantafillidis’in günlüğünden;

 -‘“(31 Ağustos,1922): … Her yerden ve tüm tepelerden koşarak  geri çekilen,  paniklemiş kollar geliyor. Türk topları bu kollara ateş ediyorlar… Elimizdeki tüm top ve makinelileri Türklere bıraktık. ‘Türkler geliyor!’ diye bağıran paniklemiş askerler, ellerindeki silahları atarak Uşak yoluna koşuyorlar. Haysiyetsiz subaylar, toplayabileceklerini toplayacakları yerde, onlar da korkudan titreyerek ve korkulu ifadelerle kaçıyorlar. Ne saldırmaya, ne de herhangi bir kelime söylemeye güçleri var. Zavallı tüm yaralılar, Türklerin elinde kaldılar… Artık ne ileri, ne de geri kuvvetler var. On top atışı ilerlemeyi kesmeye yeterli. Üst ve ast düzey subaylar, taşıyıcı askerlere yalvararak, hiç değilse semersiz eşeklere binmek için yalvarıyorlar. Daha kısa bir süre önce zafer kazanmış olan askerin hali çok kötü… Banaz’dan koşarak geçerken, köy ateşe veriliyor ve kadınlar lanet ederek yanmamak için evlerinden giysisiz kaçıyorlar. Sağda demiryolu istasyonu  yanıyor… Uşak yolunun sağında solunda çok sayıda terk edilmiş  top. Öküz arabalarına eşlik eden Türkler, onları biz almayalım diye yakıyorlar. Yolda pek çoğu katlediliyor. Karşılıklı yok ediş…

Devam ediyor;

(1-3 Eylül ,1922): Sabahın dokuzunda kuzeyden Türk askerleri geldi… Türk uçakları Kemal’in bildirisini attılar. ‘… Köyleri yakmayın. Yoksa onları esir arkadaşlarınız yeniden inşa edecekler’. Sabah onda demiryolu boyunca yürümeye devam ediyoruz. Uşak yanıyor. Tüm çevre köyler ateşe veriliyor. Ateş, her yerde ateş… Susuzluktan mahvoluyoruz. Çoğu güneş çarpmasına uğrayarak esir düşüyorlar… Esir düşmemek için koşmak zorundayız… Karakuyu demiryolu istasyonunda, Türk uçağının bombardımanına maruz kalıyoruz. Onun görünmesi kolların tamamen dağılması sonucunu getirdi. İlerleyişimiz gece de sürüyor. İşkence çekercesine susadık. Daha önce hiç bu kadar susuzluk hissi duymamıştım… Göğe yükselen ateşler, yağmalayarak topladıkları tavuk, kaz, kuzuları pişiren askerlerin yüzünü aydınlatıyor…

- (3-5 Eylül 1922) ile ilgili notlarından, gerileyiş anında Yunan askerinin durumu görülebilmektedir: “… Köylerden geçişimiz sakin gerçekleşiyor. ‘Türklere kast edildiğine tanık olmadım’. Bir tek yiyecek isteniyor ve özellikle de tarlalardaki meyvelerden. Ne de köylüler bize ateş ettiler. Uşak’ta Türk vatandaşlarının örgütlü bir savunması söz konusu değildi. Eğer böyle bir şey olsaydı. Büyük kayıplarımız olurdu. Özellikle geceleri koruma önlemleri almadan tarlalarda uyuyorduk. Birbirimizle bağlantısız ve düzensiz olduğumuz için, herhangi bir karakol da oluşturulamamıştı. Bizi bitkin düşüren sürekli yürüyüşlerden dolayı,  pek çoğu ayaklarındaki yaralardan şikayetçiydiler.  Bu yaralara sahip olan talihsizler, hastalar gibi yollarda düşüyorlardı. Açlığımız yüzünden bir Türk köylüsünün evine girmek zorunda kaldık. Ben, evin terasında kurutulmak üzere serilmiş olan kuru armut dilimlerinden aldım. Odalarda dolaştığımızda, başkaca hiçbir yiyecek bulamadık. Gideceğimiz esnada tarım ürünlerinin saklandığı, tuğla ile inşa edilmiş yerde ne olduğuna baktım. Burada… gizlenmekte olan Türkler vardı. Onları korkutmak için silahı kafalarına doğrulttum. Buna rağmen herhangi bir şey olmadan oradan uzaklaştım”. Triantafillidis daha kötü olaylara tanık oldu da bunları yazmak istemedi.

5 -Er Gonatas da o günleri ele aldığında, kolların ilerleyişindeki zorluklara ve yanan şehirlere yer vermeden edememiştir:

 -“(5 Eylül  1922): Neredeyse tüm tümenler aynı yoldan ilerliyorlar. Bu demiryolu boyunca ve demiryolunun iki  yanındandır. İleri, geri ve yan karakollara ihtiyaçları vardı. Çünkü çeteler ve düşman süvarileri kolları şaşırtabilir ve paniğe yol açabilirler, taşıma araçlarını dağıtıp onları esir alabilirler. Uzun yoldan dolayı erlerin ayakları şişmiş durumda… Hastalar yol kenarına düşüyorlar ve alınmalarını istiyorlar. Ancak hiç kimse onlara dikkat etmiyor. Herkes kendi başının çaresine bakıyor. Pek çoğu uyuyup kalıyor ve daha sonra doğrulup, gelen herhangi bir birliği takip ediyorlar. Biz gelenler onları uyandırıyoruz ve arkamızda başka birlikler olmadığını söylüyoruz. Orada kalacak olurlarsa ölmedikleri takdirde esir düşeceklerini haykırıyoruz. Ayrıca kol, yoldaki engellerden kaynaklanan yorgunluk sebebiyle ağır ilerliyor. Yedi saatte geçilmesi gereken mesafe için on, on iki saat gerekti. Diğer zorluklara, yiyecek eksikliği de eklendi. Eğer bu dönemde bağlarda üzümler olmasaydı, ordunun beslenmesi  imkansız hale gelirdi…

-(6 Eylül  1922): İçinden geçtiğimiz Salihli yanıyor… Salihli demiryoluna ulaştığımızda, Salihli’yi savunma emri almış Türk süvarileri görüldüler. Takip eden panik, kaydedilir gibi değildir… Neyse ki  Plastiras’ın birlikleri İzmir yolunu açtılar ”.

 

 

Büşran Betül Kaya bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 108
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 78
Kayıt tarihi
: 04.12.17
 
 

İlgi duyduğum alan tarih. Milli mücadele ve Osmanlı tarihine  odaklandım. Gözden kaçan tarihi şah..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster