Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Haziran '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
163
 

Anadolu'dan Öyküler-5

Kurganlardan türeyen efsaneler, çorak iklimlerin hem besini hem mayasıdır. Bozkırda büyüyen çocukların şeref ve masumiyet oyunları ileriki yaşantılarında düşlerle sırdaş olmalarının öncülüymüş meğer.

Çayıra kadar soluksuz koştuk. Bu bir yarış değildi. Merak koşusu desek daha doğru. Yer yer kaynayan gözelerden avuçlarımızla kana kana içtiğimiz berrak suların bulandığı ilkbahar aylarıydı. Yıkık dökük duvarların gerisinden izlemeye koyulduk. Köy ahalisinin belirlediği yer dışında kalmalarına müsaade yok. Çayırın öte tarafında geriye doğru bakıldığında  at arabalı iki çadır, çalı çırpı- bez-naylon kaplanarak  kurulan barakalar gözüküyor. Bir tay ve iki at etrafta otlamakta. Upuzun boyunluk  bağlayıp çayıra salsalardı keşke. Çakılı köstek demiri ile uzanabildiği yere kadar otlayan  üç eşek, dört at ; salınmış bir iki dana,inek… çayırı bitiremez. Hepsine yeter. Neden bağlıyorsunuz?

“Macan napiren.Naken, napiren kaykelna. ..”

 Çocukluğun verdiği duyduğumuz her şeye inanmaktan kaynaklı saflıkla ” insanlık ailesinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan göçebe zanaatçılar”dan çekiniyorduk. Babam,duyguklarımızın doğru olmadığını söyleyip eskiyen, yıpranan bakır kap kacağı kalaylayarak geçim sağladıklarından bahsetti. Annem onlar da senin benim gibi insan dedi. Doğal olarak diğer yasaklı çocuklara cesaret olan girişimlerimizle kısa bir süre sonra “yabancı insanların “ çocuklarıyla arkadaş olduk. Rüzgara karşı eşarp uçurmayı onlardan öğrendim. Eyersiz atlara binmeyi ve yelelerine tutunarak at koşturmayı…

Bir kanadı diğerinden bağımsız çalışan körüklerle (pişot) ateşi harlamamıza izin veren adama çocuklar papu derdi.  Papu körükle uğraşmamıza fazla izin vermezdi. “Kalinco  ağrıdür. “ Islak kumla, külle getirilen kazanları, kapları iyice ovarlar sonrada ateşte erittikleri kalaydan dökerek parlatırlardı. Bir damla kalayla koca kazanı nasıl parlattıklarına dair fikir geliştirmemiz mümkün olmadığı için şaşkınlıkla izlediğimiz ustalık karşısında gözlerimiz yuvalarında fıldır fıldır dönerdi.

Kadınların leğenlerle çamaşır yıkadığı, çalılara dallara öteberi astığı o yaşamın özgürlük duyumsaması sayısız öykünmelerle yaşantılarımıza konu olurken yabancılara karşı duyduğumuz yoğun sevgi  yurttaşlık bilincine dönüşecekti.

Onlar yerleşkemizden giderken kendimizce üzülür, kalmalarına müsaade edilmediği için gittiklerini düşünür, herkese çok kırılırdık. Çocukluk işte. Oysa birbirine fayda gereğince belirlenmiş olan kabul sınırları ve süreleri, yazısız yasa hükmündeydi. Gidecekleri zaman hemen her ev  gücü yettiğince emanet denilen, kime gönderildiği hakkında pek fikrimizin olmadığı bir ölçü (?) şeker, mercimek, bulgur, çay,  nohut, fasulye…  ekmek … ufak tefek  eşyalar, giysi... verirdi.

“Kuşluk vakti dolmadan yola düzülürler. “

Kuşluk vakti ne zaman?

Kuşluk vakti dolmadan, sabah erkenden bütün çocuklar tam tekmil oradaydık.

İki çadırlı at arabası peş peşe hareket etti. Deeaaah! Çocuklar arkada ayaklarını aşağı sarkıtmış halde oturmaktalar. Uzaklaştılar. Biz onlara onlar bize bakıyor. Uzaklaştılar. Aramızdaki mesafeler uzadıkça kollarımız kanatlandı. Karşılıklı el salladık. Boynumda  armağan ettikleri  kenarları  yırtık pembe bir eşarp…

Kirli ve yırtık olduğu için eşarbı atmamı salık veren herkese rağmen rüzgara karşı eşarp uçurmak çocukların şeref ve masumiyet oyunlarının büyük bir parçasıdır.

                                                                                                                  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 153
Toplam yorum
: 14
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 119
Kayıt tarihi
: 04.01.12
 
 

Birbirini tamamlayan yazma gayretimizle buradayız. Merhaba Sizleri üzerinde uğraş verdiğimiz yazı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster