Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ocak '11

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
11145
 

Anadolu Notları-1

Reşat Nuri Güntekin 1889’da İstanbul’da doğmuş, Edebiyat Fakültesini bitirmiş, birçok lisede öğretmenlik, müdürlük, MEB müfettişliği yapmış birisidir. Romanlarının, hikayelerinin, tiyatro eserlerinin yanında çeşitli çevirileri de vardır. 

Reşat Nuri kitapta, Anadolu’nun sosyal ve kültürel hayatıyla ilgili çeşitli gözlemlerini aktarır. Yazar, MEB müfettişliği sırasında, uzun yıllar boyu Anadolu’da yaptığı gezilerin sağladığı gözlemlerinden bir bölümünü bu kitapta toplamıştır. Kitap yazarın çeşitli yazılarından oluşur. 

Kitabın konusu; Anadolu gezisinde yaşanan olaylardır. 

Kitaptaki Bölümler: 

“YOLLARDA” adlı notunda; 

Yazar daima kendi sınırlarımız içerisinde dolaştığından bahseder. Yazarın seyahatleri gelişigüzeldir. Tenha istasyonlarda saatlerce tren beklediğinden ve küçük bir kasabanın otelinde uyku beklediğini anlatır. Bu saatlerde vakit öldürmek için yaptığı iş, eline geçen kağıt parçalarına, yollarda gördüğü durumları karmakarışık not etmektir. 

Yazar, bazen bir ova yolunda saatlerce gidersiniz. Karşınıza bir köy çıkar. Hayretle kalırsınız. Etrafı, insanları incelersiniz, der. Yine böyle bir yere gelmiş olan yazarı, köylüler etrafında daire kurarak döndürüp dolaştırıp, aynı yere getirirler. Önce köylülerin dik dik yaklaştığını, daha sonra tatlı bir gülümsemeyle etrafını sarmaya başladıklarını söyler. Hep aynı yere varmanın can sıkıntısına, yürek üzüntüsüne sebep olacağından, ancak bir yandan da bir kardeş kucağında bulunacağından emin bir insan ferahlığı duyduğundan bahseder. Yazar, bu notlarında zaman ve yer kaydı gözetmediğinden bahseder. 

“İSTASYONDA” notunda; 

Yazar burada da güney istasyonlarından birindedir. Kasabadan uzak, ağaçlıkla kaplanmış kaybolmuş bir istasyoncuk… Sigara beklerken, sigaranın ateşini gören istasyon şefi yazarı diğer yolcuları beğenmediği için aristokrat sanır. Çıkan bekleme konusunda yazarı haklı görür. Sonra başlar derdini anlatmaya. Dört senedir, bu adam bu istasyondadır. Öncesinde, İstanbul’daki banliyö istasyonlarında memurken, sonra nasılsa bir kazaya uğrar ve kasadaki bilet paralarının hesabını veremediği için bir hayli tartaklandıktan sonra, buraya sürgün edildiğinden bahseder. Fakat yazar, boş ümitle insan avutmayı sevmediğinden, çoğu kez yüzünü buruşturarak, açıkça mümkün değil, der. 

Yine yazar istasyonda, Adana hastanesine gelen karı-koca ile konuşur. Adam karısının inlemelerine rağmen, hastalığın ameliyatla geçeceğini düşünse de, yazara sorar ve yazar ister istemez yalanla, geçer, der. Bunun üzerine adam yazardan, varsa tavsiye yazmasını ister. Halk artık “tavsiye” kelimesini öğrenmiştir, der. 

“TRENDE” notunda; 

Bu notta yazar şunları der: Bin tezvirle gelinini evden atmış kaynana, ertesi sabahtan tezi yok yeni bir gelin, kendine bir can yoldaşı aramaya başlar. “Hasılı insanlar, kalabalıkta yaşamayı yalnızlığa tercih etmişlerdir. Yalnız trenler müstesna, ” der. Kalabalığı seven bir insan bile trene binince, can dostunu yanında istemez. Yanına bütün ihtiyaçlarını alan insanın en büyük korkusunun, trendeyken vagona bir yolcu girmesi olduğunu, söyler. Bunun için çeşitli yollar dener. Mesela kendisini geçirmeye gelen tanıdıklarını, vagona doldurup insanların girmesini engellediğinden bahseder. Yine bir arkadaşının da hasta taklidi yaparak yanındakini uzaklaştırdığını, söyler. 

“YOL” notunda; 

Yazar, Anadolu’nun şimdiye kadar gezebildiği kısımlardaki büyük ana yolları, İstanbul’unkinden fena bulmadığını, hatta daha iyi olan yerleri gördüğünü, ifade eder. Anadolu’nun yol kenarlarında, taş yığınları ve amele çadırlarına rastlanmayan yer yoktur, der. Yollar hep yapılmaya çalışılır ancak ne hikmettir hemen bozulur. Bir de şehirlerin dışındaki bayındırlık yollarının, içlerindeki belediye yollarından daima daha iyi olduğunu söyler. İki vilayet arasında yolculuk yaparken, şoför bir şarkı patlatır, fiziki şartlara göre dalar gidersiniz, der. 

“KAMYON” notunda; 

Yazar, trende izlediği manzaralardan ve gittiği yerlerden hareketle karşılaştığı kamyonlardan bahseder. Kamyonlar, dört tarafında peykeler, ortasında gene iki peyke, korkulukları olan gürültülü yeşil kırmızı sarı renklere boyanmış araçlardır. 20’şer, 40’ar, 50’şer yaşlarındaki insanların çocuklarını kucaklarını alıp hoplayarak gittikleri bir fakir arabası olarak niteliyor yazar. Kamyonlarda yer bulma sıkıntısının olmadığını söylüyor. Müşteri çevrilmez bu kamyonlarda. 

“ŞOFÖR” notunda; 

Yazar kendi hesabına, uzun yollarda Anadolu şoförünün daima uyanık, becerikli, uysal ve cana yakın olduğunu söyler. Yalnız bir zaaflar vardır: Yarışa dayanamıyorlar, geçilmeye tahammülleri yoktur. Ayrıca yolda makineler sık sık bozulur, ancak şoför mükemmel bir usta olmasına rağmen, lazım olan alet nedense yayılı duran aletler arasında yoktur, der. 

“ANADOLU’DA GAZETE, KİTAP” notunda; 

Yazar, bu bölümde Anadolu’da satış teşkilatının ne kadar bozuk olduğundan bahseder. Bir vilayet kütüphanesindedir. Arkadaşlarına göndermek için kartpostal seçerken, kitap satışına rast gelir. Satışın durduğundan bahsedip, 400 liralık kitabın 200 liralığını sattığını, sattıklarının da okunmaya değer olduğunu, geri kalanın ise moloz olduğunu söyler. Bunu duyan yazar, kitap ve gazete satışının cahil insanların elinde olduğunu söyler. Kitabı yazmak gibi satmak da biraz kafa işidir, der. 

“SU” notunda; 

Yazar, hayatta tek lüksünün iyi ve temiz su olduğundan ve hep bavulunda birkaç şişe su bulundurduğundan bahseder. Kırılan şişelerden dolayı hep rezil olduğunu söyler. Su bulamadığında maden suyuna başvururmuş. Susuz duramadığından ve hayatın manasız geçtiğinden bahseder. 

“YOLDA HASTALIK” notunda; 

Yazar, hasılı hastanın evde bulduğu rahatı yolda, mesela, bir han veya otel odasında bulmaya imkan yoktur, der. Kaynanası ile geçinemeyen bir arkadaşından söz eder. Kaynanası büyücek bir hastalığa tutulmuştur. Yazar ziyaretine gittiğinde, evde bir cennet havasının hakim olduğunu görür ve şaşırır, imrenir. Demek bu evin mesut yaşaması için içlerinden birinin daima hasta yatması gerektiğini düşünür. Hastanın en muhtaç olduğu şeyin, hürriyet olduğunu, söyler. 

“YENİLİKLER” notunda; 

Yazar, şarka yakın bir vilayettedir. Penceresinin karşısında bir şekerci dükkanı vardır. Sokaktaki çocukların bir aralık dükkanın önündeki süprüntüleri eşelediklerini görür. Hava soğuktur. Çocukları zavallı zanneder ancak ne aradıklarını da merak edip yanlarına gider ve çocuklara sorar. Çocukların verdiği cevap şudur: Çikolatası mükafatlı müsabaka kartları! ... 

“TULUAT TİYATROLARI” notunda; 

Yazar, yine bir istasyonun bekleme odasındadır. Bir aralık yanına yirmi yaşlarında saçları darmadağın, tıraşı uzamış son derece perişan, gömleği paramparça ve kırmızı kravatı olan bir genç gelip, yazara oyuncu musun, diye sorar. Genç, yazarı dinlemeksizin, buraya oyuncular gelir, belediye tiyatrolarında oynarlar. Komidya kanto var, der. Kendi kendine söylenirken makasçı lakabıyla, biri yazara gencin geçmişini anlatır. Buraya gelen tiyatro oyuncularından bir kıza aşık olduğunu, söyler. Annesinin karşı çıktığını ve kadının da bu oğlanla dalga geçtiğini, söyler. Oyuncuların gitmesiyle konu komşunun oğlanı evlendirmeye karar verdiklerini, söyler, karıdan kurtarmak için. Ve kimi kimsesi olmayan bir kızla nişanlarlar. Oğlanın anası mız mız edip bir türlü evlendirmez. Bu arada oyuncular gelince oğlan dayanamayıp annesine karşı çıkar. Oyuncu kızdan vazgeçemez. Bunu öğrenen halk kaymakama haber verir. Oyuncular buradan kovulurlar, der. Bu olaydan sonra anne ölür, oğlan da bu hale gelir, der. Yazar sonra der ki: “Demek ki zavallının paramparça gömleğinin üstündeki kırmızı kravatın hikmeti bu. Belediye tiyatrosunda kanto oynamaya gelecek sevgiliyle, yarım kalmış senfoniyi devam ettirmek için hazırlıkmış…” 

“KAHVELER “ notunda; 

Yazar burada Anadolu’yu gezenlerin kahvelerden şikayet etmenin adet olduğunu söyler. Bir kasabada on iki dükkan varsa, mutlaka dördü beşi kahvedir, der. Memlekette ne kadar tembel, işsiz, serseri varsa buralara dolar, bütün pislik burada kumar, kavga, ne kadar istemediğimiz şey varsa burada, der. Tuluat tiyatrolarının, bu kahvelerde oynandığını, söyler. Yazar, kahveler zevzeklerin kürsüsüdür, der. Bugün de hala medenileştirme vazifesini sürdüren kahveler aynı durumdadırlar. 

“OTORAY YOLCULUĞU” notunda; 

Yazar, “Niğde’yle Kayseri arasındaki yolu, Faruk Nafiz’in, İstiklal Savaşı senelerinde, kona göçe üç günde açtığı o uzun mesafeyi, ben, bugün otoray denen yeni icat bir alet içinde adeta uçarak gidiyorum, ” der. Ulukışla ile Kayseri arasında günde iki sefer yapan bu arabaların, birinci ve ikinci sınıf yolcuları için, şoförün arkasında dört maroken koltuğu, camekanlı bir kapı ile buradan ayrılan, geri tarafında da demokratlara mahsus, 20-30 kişilik kanepesi vardır. Bu otorayın, adeta çocuk oyuncağına döndüğünü, söyler yazar: “Mesela Kayserililer bizim ada vapurları biletinden daha ucuz bir para ile günübirliğine Bor bahçelerinde eğlenmeye gidiyorlar. Bunda istasyon kaydı da yoktur. Makinist istediği yerde durabiliyor. Yolda rastgele otomobil çağırır gibi el etse duracaktır.” 

Sonuç: 

Anadolu’nun Toplumsal tarihi, Anadolu Notları’nda gizilidir.  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 419
Toplam yorum
: 280
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2535
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi Planlaması ve Ekonomisi A..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster