Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1353
 

Anadolu'nun Hikayeleri -III- Aristo, Deli Ressam ve Keçiler.

Midilli üzerinden sabahın ilk ışıkları yükselirken, Ege, bir denizi değil adeta cennetin asude kopyasını andırıyordu… Karşıda, yeni bir güne hazırlanan Midilli’nin kıyıdaki, tepedeki küçük köylerinin ışıkları belli belirsiz seçiliyordu. Oralardaki hayatlar da kıyının bu tarafındakiler gibiydi; denizin kucağında ve zeytinlerin gölgesinde…

İşte böyle bir yaz sabahına uyanan, kıyının beri tarafındaki, Anadolu’daki köylerden birinde geçiyor öykümüz.

Az önce keçi sürüsünü ağıldan çıkaran çobanın ıslıkları, keçilerin sesleri ve çan çıngırtıları birbirine karışmış vaziyetteydi. Meraya varmaya çalışan sürü, köyün en son evinin önünden geçerken, evin bahçesindeki otların arasında sızmış olan evsahibi  adam, seslere uyanarak, yattığı yerden doğruldu. Düşmemek için bahçe çitlerinden birine tutundu ve sürünün gerisindeki çobana elini kaldırarak, yüksek ses tonuyla:

- Günaydın ey büyük filozof Aristo’nun hemşerisi, çoban kardeş! Dedi.

Çoban ara ara karşılaştığı bu sahneye har zamanki gibi karşılık verdi:

- Günaydın Beyim!

- Yeni bir gün doğuyor bak! Bak şu denize, Midilli’ye! Onlar; karşıdakiler, senin kardeşin biliyorsun değil mi? Şu oturduğumuz evlere bak! Hepsi onların eseri değil mi?

Çoban, bu sabahki nutkun değiştiğini düşünerek cevap verdi:

- Doğrudur Beyim. Hep kardeşiz!

Çoban, sürüsünün peşinden yavaşça uzaklaşırken, beriki bu sefer peşinden bağırdı:

- Sen, Anadolu’nun bilge çobanısın!

Çoban artık iyice uzaklaşmıştı. “Bu sarhoş deli” diye geçirdi içinden, “doğru söyler aslında! Bu evler tümden Rumlar’ın yapısıydı. Aman, neyse…” diye düşünerek yoluna devam etti.

Beriki toparlanıp, bahçedeki kuyudan su çekerek yüzünü yıkadı ve gerçekten bir Rum yapısı olan iki katlı taş eve girdi. Üstünü değiştirdi, saçlarını taradı ve bir sigara yakarak, camın önünden denizi ve Midilli’yi seyre koyuldu. “Elimi uzatsam dokunacak kadar yakın” diye düşündü. “Birgün, mutlaka gitmeli, oradaki kardeşlerimi görmeliyim…” Bu düşünceler içinde sigarasını bitirdi. Gün artık tamamına ermişti! Kalktı, mutfağa bir göz attı. Yiyecek hiçbirşey yoktu. Boş içki şişeleri, günlerdir yıkanmamış pis bulaşıklar ve etrafa saçılmış konserve kutuları ortalık yerde gelişigüzel duruyordu. “Kalkıp, kahveye gitmeli, sabahın ilk demliğinden güzel bir çay içip, bir şeyler yemeli” diye düşündü.

Evde bulunan boş bir tuval ve boya takımlarını sırtlanıp, köy meydanındaki kahveye doğru yürümeye koyuldu.  Az önce aynı yolu kullanan keçilerin boklarına basmak onda ayrı bir keyif uyandırıyordu! Ağır teke kokusu bile hoş geliyordu burnuna: “Yaşamak bu be kardeşim! Neydi o İstanbul’un pis havası..?” 

Az sonra köy kahvesine ulaştı. Taş binanın kapısı açıktı. İçeri girdi ve birkaç masaya dağılarak oturmuş olan köylülere her zamanki yüksek ses tonuyla selamını verdi:

-Günaydın, büyük Aristo’nun kardeşleri. Aristo’nun ışığı üzerinize doğsun!

Köylüler; iri yapılı, kıvırcık saçlı ve her zaman sakallı, çekik gözlü ve elleri boya lekeleri içindeki bu garip adamı gördüklerinde tedirgin oluyorlardı. Hele böyle akşamdan kalıp, sabahın köründe kahveye gelişlerinde bu tedirginlik daha da artıyordu! Yine böyle bir sabah, İstanbul’dan çıkıp gelmişti köye. Kiralık bir ev aradığını söylemiş, köyden taşınmış olan birinin harap haldeki evini tutmuş ve oturulabilir hale getirdikten sonra eve yerleşmişti. Denize doğru bakıp, önündeki tahtada bir şeyler boyayan bu adam, çalışmıyor, sürekli içki içiyor ve kafayı bulduktan sonra kahveye gelip köylülere sarıyordu. Birkaç sefer kahvede kavga çıkarmış, iri cüssesiyle bazı köylüleri tartaklamıştı. Dövüldüğü de olmuştu ama artık köylüler O’na ilişmiyorlardı, çünkü “deli” olduğuna kanaat getirmişlerdi! Ama bu “deli ressam” nedense her seferinde hiçbirşey olmamış gibi kahveye gelip, selamlaşırdı. Lafın kısası “garip bir deliydi bu!”

-“Günaydın Rafet Bey”, dediler köylülerden birkaçı. “Hoş geldin”.

 Adam yine bağıra bağıra konuştu:

- Az önce, gün ağarırken çoban kardeşi ve keçileri selamladım, sizleri selamlamadan olmaz diye düşündüm. Nasıl? İyi yapmış mıyım ha söylesenize?

- İyi etmişin, sağol! Dedi köylülerden biri. O sırada kahveci, adamın çayını getirdi. Adam, çayına bir şeker atarak karıştırdı ve bir yudum içtikten sonra:

- Oh be! İşte bu! Bunun için yaşıyorum ben bu sabahları! Tanrı, beni buraya gelmem için uyandırıyor ve bu çayı içmem için emrediyor! Buraya ruhu alınmış bir beden olarak geliyorum ve bu çayı içince yeniden diriliyorum biliyor musunuz?

Köylüler, bir yandan kafayı sallarken bir yandan da “yine deli deli konuşmaya başladı” diye içlerinden geçiriyorlardı. Hepsi diken üstündeydiler. “Aman yine bir maraza çıkmasın” diye düşünüyorlardı. Kaç sefer jandarmalık olmuşlardı. Jandarmalar da artık öğrenmişti adamın huyunu, artık çok da önemsemiyorlardı gelen telefonları. Neyse! Adam çayını içtikten sonra yanında getirdiği tuvali kahvenin orta yerine koyarak boya kutusunu ve fırçalarını çıkardı. Paletine birkaç boya sıktı ve fırçayı kahvedeki en yaşlı adama uzatarak:

- Haydi Dost! Al bunu ve vur şu beyaza! Kırmızı, mavi, sarı… Hepsi bu gezegenin renkleri! Hadi, al…

Yaşlı köylü ne yapacağını şaşırdı:

-Yok Beyim! Ben ne anlarım bu zanaattan?

-Zanaat değil Dost, sanat bu sanat! Resim bu! Renkler ve düşler!.. Haydi sen de düşlerini vur şuraya!

-Aman Bey! Gözünü seveyim, sabah sabah iş mi bu?

-Sür dedim sür! Cahil olmayın, sanat yapın!

Deli ressam, bağıra bağıra konuşuyordu. Kahve eşrafı iyice tedirgin olmaya başlamıştı. Kahveci, çay ocağının ardında usulca sinmişti. Herkes bela beni bulmasın diye düşünüyordu. Ama yaşlı adam o kadar şanslı değildi. Deli ressam bu sabah O’nu seçmişti:

-Rafet Bey kardeşim, ben bilmem bu resim işini. Fırçayı tutmasını bile bilemem! Sen bir çiz bakalım, bu işin ustası sensin.

Bunun üzerine Deli Ressam iyice bağırarak:

- Çok cahilsiniz, çok! Koskoca filozof Aristo, şurda, 5 dakikalık yerde ders veriyor, siz burada sanatı elinizin tersiyle itiyorsunuz. Aristo’ya yakışıyor musunuz siz? Yazık be! Selamımı geri alıyorum hepinizden. Aristo’nun ışığı değil üzerinize doğan, Ortaçağ’ın karanlığı olsun!

Köylüler içlerinden “tövbe çekerek” suskunluklarını bozmadılar. “Deli işte!” diye düşündüler. Köylülerden ses çıkmadığını gören Deli Ressam, daha fazla uzatmadan fırçasıyla beyaz tuvali darbelemeye başladı. Kendinden geçmiş gibi boyuyordu bezi. Renkleri birbirine karıştırıp, alacalı bulacalı şeyler çiziyordu. Köylüler göz ucuyla O’nu seyrediyordu! Çizdiklerine bir anlam vermeye çalışıyorlardı ama hiçbiri bir şey anlayamamıştı! Bir süre sonra Deli Ressam resmi bitirdi ve köylülere dönerek:

-“İşte!” Dedi resmi göstererek “Sizin için hayatın anlamı bu: keçiler ve bokları…”

 Kahvenin duvarındaki takvimi asılı olduğu çividen çıkardı ve yerine resmi astı. Sonra, tuvalini topladı ve köylülere kızgınca bir bakış atarak kahveyi terk etti.

Köylüler şaşkın şaşkın resme bakakalmışlardı!

Peki ama Aristo?

Evet, doğru söylüyordu Deli Ressam; büyük filozof Aristo 2500 yıl önce, az ötedeki köyde felsefe okulu kurmuş ve orada dersler vermişti…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 49
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 7774
Kayıt tarihi
: 14.05.14
 
 

Kamu yönetimi ve sosyoloji öğrenimi... Tarih bölümüyle devam eden öğrencilik... Siyasetbilim, top..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster