Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ekim '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
566
 

Anayasa, laiklik, Kürtler, Aleviler ve benzeri konularda cevaplayamadığım sorular

Anayasa, laiklik, Kürtler, Aleviler ve benzeri konularda cevaplayamadığım sorular
 

Bir Anayasa değişikliği referandumundan yeni çıktık. Ortaya çıkan sonuç aslında toplumun çoğunluğunun sahip olduğu görüşü aşağı yukarı yansıtması açısından önemli. Ancak hiç kimse, “demek ki toplum benim düşüncemden farklı bir kanaate sahipmiş” deyip ne kendi değerlerini değiştiriyor, ne kendisi dışındakilerin görüşlerine saygı duyuyor, ne de mücadeleden vazgeçiyor.

Elbetteki bu yanlış bir yol değil. Doğrusu bu.

Ancak üzerinde önemle durulması ve dikkat edilmesi gereken bir püf noktası var ki, zaten meselenin can alıcı tarafı da burada.

Demokrasinin genel geçer kuralları, toplumu meydana getiren her insanın görüş ve düşüncesine, diğerlerinin saygı duymasını, onlara hoşgörülü davranmasını zorunlu kılıyor. Birlikte huzur içinde yaşayabilmenin tek yolu bu çünkü.

Yaşadığımız kâbusların temelinde, bugüne kadar bu hoşgörü ortamını sağlayamamış olmamız yatıyor. Gerçi millet olarak biz bu konuda gereğinden fazla anlayışlı olduğumuzun mesajını her fırsatta verdik.

Güncel tartışmaların odak noktası olan türbanlı kızlarla türbansızlar el ele kol kola samimi bir şekilde dolaşmıyorlar mı? Sosyal yapımızın en kritik katmanları olarak bize sunulan Türk-Kürt, Sünni-Alevi toplumları arasında, kız alıp vermeye varıncaya kadar çok normal ilişkilere dayalı bir hayat yaşanmıyor mu?

Ancak varlığı, toplumun çatışmasına dayalı olan bazı kişi kurum ve kuruluşlar, her hâlükârda bizi birbirimize düşürmenin yollarını bulmak için gayret sarfetmekten geri durmuyorlar.

Yapay birtakım sorunlar üreterek bağrımızda derin yaralar açmaya, kapanmaya yüz tutmuş olanları da tekrar tekrar kaşıyarak, bizi sürekli yoğun bakım odasında baygın ve şuursuzca tutmanın yolarını arıyorlar.

Kendi çaplarında onlar da görevlerini yerine getirmek için uğraşıyorlar. Bu yüzden onlara da fazla kızmıyorum. Dedim ya, hayat bir mücadeleden ibarettir. Herkes vazifesini yerine getirecek, sonuçta daha çok çalışan kazanacaktır.

Hakkaniyet ölçülerine uyularak yapılan mücadeleden mağlup ayrılmak, kadere inanmayan insanların bile kabullenebileceği bir sonuçtur. Ne var ki bu mücadeleler, bugüne kadar tarafsız hakemler nezdinde yapılamadığı için ve haklılar hep güçsüz düşürüldüğü, güçlüler de hep haklı konuma getirildiği için, özlenen adalet duygusu sağlanamadığından, toplumun her kesiminde doğal olarak bir burukluk ortamı meydana gelmiştir.

*****

12 Eylül Anayasası’nın değişmesi gerektiğini her fırsatta tekrarlayan CHP, bilindiği gibi hükümetin yaptığı değişiklik çalışmalarında meclis oturumlarına katılmayarak, oylamalara iştirak etmeyerek, daha sonra da "hayır kampanyası açarak" karşı bir tavır almıştı.

Şimdi yeni değişiklik için kolları sıvayan CHP’nin Anayasa Komisyonu başkanı Prof. Dr. Süheyl Batum, türban sorununun çözümüyle ilgili ortaya bir iddia atarak, eğer meseleye dini buyrukların yerine getirilmesi gözüyle bakarsak, yarın biri de çıkar ben Cuma namazına gideceğim, bu saatte derse gelemem, ya da çalışamam der, diyor.

Hakikaten ilginç değil mi?

Ben bu söylemden, bugüne kadar inanan insanların ibadetlerini yerine getirmede birtakım engellerle karşılaştıklarını, fakat şimdiye dek seslerini çıkaramadıklarını, dolayısıyla böyle özgürlükçü bir Anayasa çıkarsa, onların da hak aramaya başlayabileceklerini anlıyorum. Yanlış mı anlamışım?

Şimdi diyeceksiniz ki, demokrasinin en önemli kurallarından biri laikliktir. Dolayısıyla din işleri devlet işine karıştırılamaz.

Haklısınız, elhak doğrudur. Batıda demokrasinin kurallarını koyanlar böyle demişlerdir.

Ama onlar “iş saatinde kimse kiliseye gitmesin” diyerek halkın dini inançlarını yerine getirmesini engellememişlerdir ki… Tam tersine, Pazar gününü top yekün tatil ederek, herkesin dini görevini tam bir rahatlık içinde yapmasına imkân sağlamışlardır.

Hani demokrasinin laiklik kuralı ,din işleriyle dünya işlerini birbirine karıştırmıyordu?

Bazen bu konularda hiç kafa yormadan, sadece bize empoze edilen verilere göre hareket ederek karar verdiğimizi düşünmekten kendimi alamıyorum.

Demokratik bir yönetim, halkın dini görevlerini yerine getirmesini engelleyen değil, kolaylaştıran bir yönetimdir. Herkes -başkasına zarar vermeden- kendi inançlarını yaşayabilir, düşüncelerini uygulayabilirse, bundan mutluluk duyar ve bu huzurla da kimsenin etlisine sütlüsüne karışmak istemez.

Hadi dünya ile entegre olmak babında Cuma gününün tamamen tatil edilmesini istemeyelim ama, Cuma namazına gidecek kadar insanlara imkân tanımak, kime ne zarar verir ki?

Mantıklı bir olumsuzluğu olmamasına rağmen, alışkanlıklarımızla bunu pek çok arkadaşımızın, “insanların dini inançlarını, demokrasi kurallarının önüne geçirmek” gibi algılayacağınıve dolayısıyla karşı çıkacağını tahmin edebiliyorum.

Ancak bu arkadaşlarımızın en azından “gerçekten bu Batılılar, bütün bir Pazar gününü, sırf dini ibadetlerin yerine getirilmesi için tatil yaparak laiklik ilkesini çiğnemiş mi olmuyorlar” diye, kendi iç dünyalarında derin derin düşünmelerini rica ediyorum.

Ya Cumartesi tatili?

O da Yahudiler'in kutsal günü değil mi?

Onlar da o yüzden cumartesiyi bütün gün çalışma hayatlarının dışında bırakmamışlar mı?

Dahası, bu iki günü, hangi dine mensup olursa olsun, hangi rejimle yönetilirse yönetilsin, bütün dünya ülkeleri resmen tatil kabul etmemiş mi? Bizde de uygulanan sistem bu değil mi?

Şimdi düşünün, dünyada toplam 25 milyon nüfusa sahip (dikkat edin sadece 25 milyon) Yahudiler, kendi kutsal inançlarına göre, cumartesiyi dinlenme günü olarak, bütün dünyaya kabul ettiriyorlar da, dünyanın nüfus itibariyle ikinci dinî kalabalık topluluğu olan ve 1,5 milyar temsilcisi bulunan Müslümanlar, “Müslüman ülke” olarak bilinen kendi vatanlarında bile, laiklik adına, bir Cuma namazına gidecek kadar zamandan mahrum ediliyorlar.

Bütün dünyanın haftada iki tam gün, 48 saat tatil olması, laikliğe hiçbir şekilde zarar vermiyor, hatta onun demokratik bir ilke olmasına katkıda bulunuyor da, bir müslümanın Cuma namazına gitmesi laiklik ilkesini zedeliyor, öyle mi?

Bu size biraz garip gelmiyor mu?

*****

Türkiye’deki gariplikler aslında o kadar çok ki… Nedense biz bunları kolay kabullendiğimiz için çoğunun farkına varmıyoruz ve üzerinde pek durmuyoruz.

Sayın Süheyl Batum diyor ki, “Biz Anayasa’yı 3-5 profesörü bir odaya kapatarak yapmayacağız, Türkiye’deki bütün sivil toplum kuruluşlarından, siyasal gruplardan, kadınlardan, işçilerden sendikalardan, Alevilerden görüş alacağız.

Uzun yıllardır kendilerine haksızlık yapıldığı iddialarını her platformda dile getiren, özellikle Atatürk ilkelerine bağlılıklarıyla tanınarak, Müslüman dindarlara karşı, devletin yanında, laiklik yanlısı, çağdaş ve demokrat bir çerçevede, modern bir din anlayışı ortaya koyan bir kesim olarak kabul gören Alevi kardeşlerimizin, CHP’nin yapacağı Anayasa komisyonunda nazarı itibara alınmaları ne kadar güzel bir hadise…

Peki CHP yönetimi ve sayın Batum, bu memleketin çoğunluğunu teşkil eden Müslümanların görüşlerini almayı hiç aklına getirmiyor mu? Onların düşünceleri istekleri olamaz mı? Onların temsilcilerine söz hakkı vermeyi bile düşünemeyen bir CHP sonra “biz nasıl iktidara geliriz” diye, Abant’ta toplantı düzenliyor.

Sadece kendi yandaşlarının oyunu alarak her dönem meclise seçilen, her ay tıkır tıkır maaşını alan, ama asıl görevi olan meclis çalışmalarına katılmayan, oylamalara iştirak etmeyen, farklı bir görüş ortaya atmayan, alternatif sunmayan, yeni bir öneri getirmeyen, her şeye sadece karşı çıkan, muhalefet eden, sonra da milletin çoğunluğundan oy alarak iktidar olmak isteyen bir parti…

Sizce bunda da bir gariplik yok mu?

*****

Hazır söz Alevi kardeşlerimizden açılmışken bir olay daha aklıma geldi. Mehmet Ali Erbil’in TV’de yaptığı Çarkıfelek programı kaldırılmış. Sebebini biliyorsunuz, “Biz burada mum söndü mü yapıyoruz?” şeklinde bir cümle kullanış.

Alevi vatandaşlarımızın bu konuda hassas olduklarını biliyorum. Star televizyonunun böylesine bir konuda saygılı davranarak, kendisine maddi katkısı hayli fazla olan bir proogramı yayından kaldıracak kadar ciddi ve radikal bir karar almasını da çok önemli buluyorum.

Ancak hemen aklıma şöyle bir soru gelmiyor da değil. Neden Alevilerin hassas olduğu konulara bu kadar değer veren bir ulusal kanal, daha çok nüfusa sahip olan Müslüman kitlenin kutsal değerleriyle fütursuzca alay etmekten hiç çekinmez? Yoksa burada inançlara ve toplumun kesimlerine saygıdan çok, gösterilecek tepkiler mi önemli?

Biliyorsunuz vaktiyle benzeri bir olay, yine Star televizyonunda Ümit Güner’in yaptığı bir programda yaşanmıştı. O zaman Uzanlar’a ait olan bu kanal, Alevi kardeşlerimizce basılmış, çıkan olaylar üzerine program yayından kaldırıldığı gibi Ümit Güner adı TV dünyasından silinmişti.

Acaba samimi inanç sahibi Müslümanlar, dinleri, kutsal değerleri, peygamberleri hakkında ne türlü yanlış, kasıtlı, çirkin haberler yapılırsa yapılsın, görüntüler yayınlanırsa yayınlansın, böyle bir tepki göstermedikleri, huzursuzluklarını eyleme dönüştürmedikleri için cezalandırılıyorlar mı?

*****

Alevilikle ilgili toplumda çok çeşit tartışmalar var. Kimisi onları Müslümanlığın bir parçası, kimi Türklerin Şamanizminden geriye kalmış bir kolu, kimi bir tarikat, kimi bir kültür topluluğu olarak tavsif ediyor. Onlar da kendilerini geniş bir yelpazede farklı farklı yerlere oturtuyorlar.

Ben her inanca saygı duyan bir kişi olarak, kendilerini ne türlü tanımlarlarsa tanımlasınlar, hepsine aynı mesafede anlayışlı durmayı yeğliyorum. Ama sonuçta Aleviler, özellikle dernek ve benzeri kurumlarla temsil edilenler, kendilerini farklı bir dinin mensubu addediyorlar.

Hatta biliyorsunuz okullardaki din dersinin mecburi olmasına itiraz ediyorlar. Üstelik, “biz Müslüman olmadığımıza göre, diğer din mensupları gibi bu dersten muaf tutulalım” demek yerine, “okullardan din dersi tamamen kalksın” diye mücadele ediyorlar.

Benim buradaki sorum şu: Alevilik dini adı altında yapılan mücadele, laiklik ilkesini zedelemiyor, hatta demokrasiye katkı sağlıyor da, gerçek Müslümanların düşünceleri, davranışları, ibadetleri, neden hemen karşısında laiklik duvarını buluyor?

Burada bir çifte standartla mı karşı karşıyayız?

Yoksa işin içinde bilmediğimiz anlamadığımız başka konular mı var?

*****

Yazım biraz uzadı biliyorum ama, uygulama açısından bu örneklere çok benzeyen bir başka konuya daha değinmek istiyorum.

Biliyorsunuz önümüzde bir de uzun yıllardır gündemi işgal eden bir terör sorunu bir de Kürt sorunu var. PKK terörüyle, Kürt kardeşlerimizin durumunu aynı kefeye koymayı düşünenlerden değilim.

İç içe birbirini destekleyen, hatta tetikleyen yanları olmakla beraber, terörle Kürt meselesini birbirinden ayırmazsak, ikisini birbirine karıştırırsak, çözüm bulmamız gerçekten zor olur.

Şimdi Diyarbakır’daki bir Kürt kardeşim, başına poşusunu bağlayıp otobüse/trene atlayarak Türkiye’de istediği herhangi bir şehre gidebilmekte midir? Evet….Bu gezme amaçlı olabileceği gibi, çalışma, hatta yerleşme amaçlı da olmaktadır.

Nitekim şu anda pek çok şehrimizde Kürtler belediye başkanı seçtirecek kadar etkin bir nüfusa sahiplerdir.

Böylesine bir serbestlik içinde, ülkenin her nimetinden faydalanan, lokantasında yemek yiyen, gece kulübünde eğlenen, diskosunda dans eden, denizinde yüzen, dağında kayan, şirketinde çalışan, kamusal alanda görev yapan Kürtler’e karşılık, bir Türk elini kolunu sallayarak Diyarbakır’a gidebilir mi? Bu bölgede iş kurabilir mi, oraya yerleşebilir mi, turist gibi elini kolunu sallayıp gezebilir mi, Kürtlerin içinde bir Kürt gibi yaşayabilir mi?

Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak, bir düşünelim. Kim kime baskı yapıyor, kim kime haksızlık ediyor, kim kime mahalle baskısı uyguluyor, kim kimin yaşamına karışıyor, kim kimin haklarını, özgürlüklerini engelliyor?

*****

Yirmi beş milyonluk Yahudi’nin dünyaya hakim olması örneğinde olduğu gibi, asıl gücü nüfus değil, nüfuz sağlıyor. O zaman dünyayı, ülkeleri, belli kurum ve kuruluşları yönetenler, sahip oldukları güce göre hareket ediyorlar.

Haklının güçlü olması sağlanamayınca güçlüye haklılık payesi veriliyor.

Geçmişte bu tür oyunları çok az kişi bilirken, günümüzün iletişim imkânları artık çok şeyi açığa çıkarmış bulunuyor. Birçok kişi, birçok şeyin farkında. Bu durumda hâlâ eski yalanlara başvurularak insanları kandırmak yerine, daha dürüst bir şekilde gerçekleri ortaya koymanın daha doğal olacağını umuyorum.

Farklı düşünen arkadaşlarımın bana kızmaları, kızgınlık ifade den yorumlar göndermeleri yerine, sorularıma makul ve mantıklı cevaplar vererek en az beni ikna ettikleri kadar, söylediklerine kendilerini de inandırmalarını rica ediyorum.

*****

Korkusuzca yaşamak, ülkenin en ücra köşesinde bile güvende olduğunu hissetmek, gece gündüz demeden her zaman her yerde özgürce dolaşabilmek…

Hepimizin beklentisi, arzusu, çağdaş bir ülkede yaşıyor olmanın hazzı ve gururu, bu değil mi?

Hangi siyasi görüşe, hangi dine, hangi mezhebe, hangi etnik görüşe sahip olursak olalım, ne yazık ki ülkemizde böyle bir hürriyet ortamının olmadığını düşünüyoruz ve birbirimizden âdeta korkuyoruz.

Bu duygu elbette kendiliğinden oluşmadı, oluşturuldu. Ne zaman kimler tarafından niçin oluşturulduğu konusu tartışılmaya başlanırsa işin içinden çıkmak gerçekten zor.

Şu andan itibaren eğer hepimiz gerçekten bu ülkede özgürce, korkusuzca yaşamayı samimiyetle istiyorsak, ayağımıza bağlanan bu prangaları elbirliğiyle nasıl sökeceğimizin hesabını yapmalıyız. Bunun için geçmişe bir sünger çekmek ve şu andan itibaren yepyeni, tertemiz, bembeyaz bir sayfa açmak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz.

“Peki bugüne kadar yaşananların hesabı ne olacak?” diye sorarsanız, hesap sormaya hakkı olanların bu soruyu sormayı akıllarına bile getirmediklerini, aklına getirenlerin de cesaret edip söyleyemediklerini belirtmek zorundayım.

Hesap sormaya yeltenenler ise, aslında mağdur olanlardan daha çok mağdur edenler, buna rağmen de kendilerini hesap sormaya yetkili görenler veya bu gücü kendilerinde bulanlardır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yani mezhep farklılığı esasta değil bazı ayrıntılarda olur. Kaldı ki bu tür yorumların hepsinde aklı başında bir insanın sadece A mezhebine bağlı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla uygulamada her müslüman her mezhepten bazı yorumları bilerek veya bilmeyerek isteyerek veya istemeyerek uygular. Böyle olunca mezhepler arasında katı bir ayırımcılık da söz konusu olamaz. Sizin de bildiğiniz gibi bugünün Alevilik anlayışı İslâmla uzaktan yakında bir benzerlik göstermemektedir. Bunu kınamak için söylemiyorum, bu sadece bir tespit. Herkes inancında serbesttir. İster ineğe tapar, ister ateşe tapar, ister puta. Bu kendi bileceği iş. Ancak hiç kimse tamamen kendi iradesiyle düşünüp uyguladığı birtakım ritüelleri, "müslümanlık budur" diye kimseye dayatamaz. Cuma için uygulanacak formülün kolay olmadığını biliyorum. Bu yazı zaten cuma tatil edilsin veya cuma saati izin verilsin diye yazılmadı. Ben çelişkilere ve farkında olmadan savunduğumuz yanlışlıklara dikkat çekmek istedim. Katkınıza teşek.le

Ahmet YILMAZ 
 11.10.2010 11:32
 

Yazınızda ilginç ve doğru noktalara vurgu yapmışsınız kanımca. Ama şu yanlışı düzeltmek isterim: Alevilik ayrı bir din değil, ayrı bir mezheptir. Sunni kesime "Müslüman" demişsiniz, bence bu da yanlış. "Sunni Müslüman" deseydiniz tabir dogru olurdu. Bu arada, cuma namazı konusunda haklısınız. Cuma önemlidir bir sunni müslüman için. neden olmasın, cuma namazı zamanı bir saat izin ayarlanabilir. ancak müslümanlığın şöyle bir sorun yaratabilecek yanı var. Hristiyanlar sadece Pazar, Yahudiler sadece Cumartesi ibadet eder değil mi? Ancak normalde Müslümanların özel bir ibadet günü yok. Müslüman için her gün ibadet var. hatta her günün belli saatleri. Bu da çağımızdaki sosyal ve çalışma sistemini alt üst edecek bir husus. sadece cuma namazı için serbest olunsun derseniz, olabilir neden olmasın derim, ama her gün sabah, ikindi, öğle nazamı vs zor... :) sevgi ve sağlıcakla kalın.

SEMA KILIÇ 
 09.10.2010 16:50
Cevap :
Aleviliğin din olduğunu söyleyen ben değilim, bizzat Aleviler... İslam anlayışı içerisinde "Alevilik" adını taşıyan bir mezhep var. Ancak çeşitli siyasi ve sosyal olaylarda adını duyuran Aleviler'in bu mezheple bağlantısı yok. Hz. Ali'yi daha çok sevmeye ve Peygamberin ölümünün ardından halifeliğin ona geçmesi gerektiğine inanmaya dayalı bu Alevilikte, İslam'ın her türlü emirleri ve yasakları uygulanır. İslam dininin bir mezhebi olarak düşündüğünüzde namazla oruçla, peygamberle Kur'anla bağlantısı olmayan ve sadece semah dönerek ibadet eden bir Alevilik olabilir mi? Buna bağlı olarak Kur'an'a ve sünnete dayalı müslümanlığın kurallarını uygulayanlara doğrudan müslüman denir. Sünni müslüman dediğinizde bir de sünni olmayan müslüman grubun olması lazım. Aslında bu tür ayırımlar ve mezhep anlayışları İslâm'ın ilkelerine ters olan uygulamalardır. Mezhep bazı dini konuları farklı yorumlayanların gittiği yola denir. Yorum herkese göre değişir ama, esaslar hiçbir zaman değişmez. (devamı var)  11.10.2010 11:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 946
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster