Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '17

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
249
 

Anayasa değişikliğinin yarattığı umutlar ve uçurumları...!

Anayasa değişikliğinin yarattığı umutlar ve uçurumları...!
 

Ülkede ve bölgede yaşanan güncel gelişmelere rağmen, gündemin baş köşesine oturan Anayasa değişikliğinin, Türkiye’yi nereye götüreceği sorusu herkes tarafından en çok merak edilen önemli bir konudur.

Yaşanan bu gelişme bazılarında büyük umutlar yaratıp Türkiye’nin “Vesayet rejiminden kurtulacağı hevesini doğururken, bazılarında ise Türkiye tek adam vesayetinin altına girecek endişesiyle sürdürülen tartışma ve kavgalar hiçte hayra alamet değildir. Bunu şu noktalardan anlamaktayız.

Hani derler ya “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” özdeyişinde olduğu gibi, Anayasa değişikliği mecliste ikinci tur oylamada da kabul edilerek referanduma gidip, halk yüzde yüz evet dese bile, Türkiye’de siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan olumlu yönde değişen hiçbir şey olmayacaktır. Hatta daha da kötüleşeceğini söylemek haksızlık olarak anlaşılmamalıdır.

Çünkü ülkede kronikleşen sorunların çözüm yeri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, (TBMM) 21. Yüzyılın koşullarına cevap olacak bilimsel ve akılcı bir Anayasanın yapılması için, Uzmanlardan oluşacak komisyona görev vermeyi akıllarına bile getirmek istememektedirler. Bunun yerine kendi bildiklerini okuyup, “Eski tas eski hamam” misali birtakım tamiratla eskiyi bile aratacaktır.

Sürekli büyüyerek devam eden bu sorunların nedenlerini anlamak için, yüzyıllardan beri Anadolu halklarını yönetmiş Osmanlı’nın Arap İslam kültürü ile, yine son yüzyıla damgasını vurmuş Yeni Osmanlıcı (Jön Türk) Kemalist yapının nasıl bir siyaset psikolojisi ile ülkeyi bu noktaya getirdiklerini özetleyerek anlamaya çalışalım.

İstisnaların dışında dünya toplumlarının büyük çoğunluğu, geri ya da ileri olsalar da kendi öz dil ve din kültürlerini temel alıp, yaşadığı bölgenin coğrafi ve ekonomik yapısına uygun siyaset felsefesi belirleyerek ona göre yaşamlarına yön vermişlerdir.

Örneğin bunlar içerisinden Araplar; Orta Doğu başta olmak üzere Asya ve Afrika’da kontrol edebildikleri tüm alanlarda, Arap İslam kültürüne dayanan siyaset felsefesiyle yaşamaktadırlar.

Ve bu kültürün dışında farklı en ufak bir değişikliği kabul etmemek için ellerinden gelen her türlü bağnazlık ve radikal duruşu sürdürmektedirler.

Çünkü Arapların dünya toplumları içerisinde yer almaları ve insan yerine konulmaları İslam’la başladığı için, İslam’ın dışında en ufak bir liberal davranış demek, yeniden yok olacakları anlamına geldiğini düşünmektedirler.  Buna sebep olansa, yaşamış oldukları bölgenin coğrafi ve iklimsel özelliğinin etkisi birinci sırada gelmektedir.

Asya toplumları ise, kendi doğa dinlerinin temeline dayanan kültürle birlikte, yaşadıkları bölgenin coğrafi ve iklimsel özelliğine dayanarak, sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisinde yaşamlarına yön verip, çağın çok ilerisinde olmasalar dahi, en azından çağın gerisinde kalmadan kendi sorunlarını kendileri çözecek noktada bulunmaktadırlar.   

Avrupa toplulukları ise kendi eski doğa dinlerini terk ettikten sonra, Orta Doğu kökenli olan Hıristiyanlık ve Yahudilik din kültürünü benimsemelerine rağmen, bir türlü istedikleri gelişim ve değişime kavuşamamışlardır. Bunun neticesinde reform ve Rönesans kültürünü temel alarak daha açık ve çağdaş bir siyaset felsefesine sahip olup, kendilerine göre en huzurlu yaşam şeklini bulmuşlardır.  

Amerika ve Avusturalya Kıtası ise, Hıristiyan ve Yahudi din kültüründen gelen reformist Avrupalılar tarafından işgal edildikten sonra, yerli halkları kendi kontrollerine alıp asimile ederek, Avrupa tarzındaki çağdaş ve daha açık bir siyaset felsefesiyle kıta topluluklarının yaşamına yön vermişlerdir.

Genel hatlarıyla kıta toplumlarının hayata ve yaşama bakış siyaset felsefelerini bu şekilde özetledikten sonra, Anadolu’ya bin yıldır yerleşen Türklerin yaşam ve siyasetlerine baktığımızda, var olan sorunları çözmek yerine üstüne yeni sorunlar ekleyerek, adeta krizler yumağı şekline dönüştürmüşlerdir. Buna sebebiyet veren noktalarsa şunlardır.

Her şeyden önce Anadolu kara parçası olarak, önemli bir bölümü Asya kıtasında yer alırken, Marmara ve Ege bölgesi ise Avrupa kıtasının bir parçası ve özelliğini taşımaktadır.

Aynı şekilde Anadolu, Avrupa ve Asya başta olmak üzere dünyanın geçiş merkezi konumunda olmasıyla, sürekli bir kültürel ve ekonomik hareketliliğin merkezi durumunda olması; Anadolu’da yaşayanların diğer kıta topluluklarından daha derin ve bilimsel siyaset felsefesi icat etmelerini şart koşmaktadır.

Müslümanlaşan Türkler ise belirtilen temel dayanakları hiçbir zaman dikkate almadan, yalnızca Arap İslam din ve dil kültürüne sahiplenerek ikameci (Kopyacı) ve gelişi güzel bir siyaset doğrultusunda sorunların daha da büyümesine sebep olmaktadırlar.

Bu yüzdendir ki, yüzyıllardan beri Anadolu’da derin siyasal, ekonomik ve kültürel krizler bir türlü bitmek bilmemektedir. Krizler ise direkt olarak sürekli Anayasa değişikliğini gündeme getirmesine rağmen, hâlâ kalıcı bir çözüm bulunmamış olması, Türkiye siyaset yapısının ne kadar temelsiz ve tamamen boş olduğunu göstermeye yetmektedir. Krizlere etkisi olan kaynakları ise şu şekilde sıralamak mümkündür.

Birinci nokta, Selçuklu ve Osmanlı’nın Türk kökeninden gelmesine rağmen, kendi öz dil ve dinini inkâr[cz1] edip, Arap dil ve İslam kültürüne sahip çıkması en büyük olumsuzluk nedenidir.

İkinci nokta; Türk ve Kürtler başta olmak üzere Balkan ve Kafkas kökenli halkların tüm kültürel değerleri gereksiz ve geri görülerek, Arap İslam kültürüyle asimile edilmeleri.

Üçüncü nokta; Askeri olarak Anadolu ve diğer bölgelerde hakimiyet sağlayan Osmanlı, istisnaların dışında ekonomik üretim açısından ve kültürel bakımdan en ufak bir yenilik geliştirmek yerine, kokuşmuş Arap İslam ticaret mantığı ve savaş ganimetine dayanması.

Dördüncü ve farklı bir nokta ise; Selçuklu ve Osmanlı’nın etnik kökeni Arap olmadığı halde, tüm egemenlik alanlarında Arap İslam gelenek, görenek ve insan ilişkilerini dayatması.

Bunun neticesinde farklı etnik ve kültürden olan halklar, Osmanlı’ya karşı büyük bir güvensizlik duyup, hiçbir zaman benimsememiş olmaları. Osmanlı’yı benimsemeyen halklardan öz Türkleri birinci örnek olarak göstermek mümkündür.  

Osmanlı bu temelsiz ve kendinden kaçış siyaset anlayışı sonucunda dağılmış olup, onun yerine kurulan Cumhuriyet ise, çok küçük bir iki önemsiz noktalarda kısmi bir değişim yaparak, Osmanlı’nın siyaset anlayışından daha karmaşık ve içinden çıkılması zor taklitçi (Kopyacı) yapıyı icat etmiştir.  Oda şöyledir.

Osmanlı her yerde Arap dil ve din kültürünü yayarak yaşamaya çalışırken, Cumhuriyet bunun yerine Türk Dilini resmileştirmesine rağmen, Arapça kelime istilasından Türkçeyi kurtarmamıştır.

Üstelik Arapça ve Avrupa dillerinden olan kelimelere büyük bir özenti duyup, yabancı kelimeleri kullanan kişilere kültürlü gözüyle bakılma anlayışı, Cumhuriyet yönetiminin ne kadar bilim dışı olduğunu göstermektedir.

Aynı şekilde Cumhuriyet, Osmanlı’nın Arap tarzı giyinme ve geleneği olan haremlik, selamlık yapısını sadece resmi kurum ve kuruluşlarda kaldırmaya çalışmış olup, halkın normal yaşamında bunun niçin ve nasıl değiştirilmesi noktasında en ufak bir bilimsel çalışmasının olmaması.

Eğitimsiz, okulsuz ve kültürsüz bırakılmış Anadolu halklarına, sürekli dış görünüşe göre kişiyi değerlendirme ve olduğundan fazla önem verilip hayranlık duyulması. Yine kişinin kıyafetine göre çağdaş ve ilerici olduğu düşünülüp buna göre ilişki geliştirilmesi, Cumhuriyet anlayışının bilimsellikten nasibini almadığını göstermeye yetmektedir.

Ve Cumhuriyet yönetimi, din kültürü bakımından İslamiyet’i resmileştirerek devlet eliyle her yere cami, İmam Hatip Okulu vb. İslami kurumları teşvik ederken, Anadolu’da var olan tüm farklı din, dil ve kültürleri yasaklamış olması.

Tüm bunlar Cumhuriyetin ana siyaset kaynağını oluştururken, sözde laik, dindar, çağdaş, İslam, milliyetçi, gelenekçi hem Türk hem de yeri geldiğinde her toplumdan olan sakat bir anlayışla, her şeyi bozup nihilistçe tatsız ve tuzsuz bir devşirme yumağı oluşturmuştur. İfade edilen bu karmaşık yapı doğrultusunda Anayasa yapılması, her zaman büyük çatışma ve kaosların yaşanmasına sebep olmaktadır.

Her seferinde yeni bir Anayasa ya da kısmi şekilde Anayasa değişikliği; mevcut gerici ve ırkçı siyasi partililer tarafından yapılmaya çalışılması, “Dolap Beygiri gibi aynı çember etrafında dönmekten” başka bir anlam ifade etmemektedir. Bu yüzden yapılan Anayasa değişikliğine hem sevinenler hem de karşı olanlar boşuna heyecanlanmaktadırlar.

Çünkü eskiden beri işlemez olan Anayasa maddelerine benzer noktalar ilave edilerek tamirat yapılmaktadır. Bu da Türkiye de sorunların daha da büyüyeceğini göstermektedir.

Sorunları sürekli büyüyen Türkiye’nin, bunu gerçekçi olarak iki şekilde çözmesi mümkün görünmektedir. Birincisi Anadolu toprakları üzerinde yaşayan tüm farklı etnik, din, kültür ve düşünceden olan herkesi temsil eden gerçek demokratik bir Anayasanın yapılmasıdır.

İkinci yolsa, eskiden olduğu gibi askeri, siyasi ve kültürel gücü elinde bulunduran ülkeler tarafından, ikame bir sistem oturtularak çözüleceği daha yüksek bir ihtimaldir.

Şimdilik bu iki alternatifin dışında farklı bir çözüm yolu bulunmadığına göre, kısmi şekilde yapılan Anayasaya ne çok sevinmelidir ne de kıyametler koparılmamalıdır. Çünkü mevcut siyasi partilerin Anayasa rötuşları sorunları büyütmeye devam edecektir.

Cemal  Zöngür

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 87
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 601
Kayıt tarihi
: 27.03.16
 
 

Eğitim: Yüksekokul, Meslek: Yönetim, İlgi Alanım: Tarih, Felsefe ve Sosyoloji üzerine araştırma. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster