Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '13

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
625
 

Anayasa yazımında gelinen nokta ve yapısal itirazlar

Anayasa yazımında gelinen nokta ve yapısal itirazlar
 

Doç.Dr.Öykü Didem Aydın


Ayhan Bilgen sordu, Doç.Dr.Öykü Didem Aydın Anlattı 

Ayhan Bilgen: Evet bir Anayasa Atölyesi’nde daha birlikteyiz, bu hafta Anayasa Atölyesi’nin konuğu Doç. Dr. Öykü Didem Aydın. Hocam Hoş geldiniz.

Öykü Didem Aydın: Hoş bulduk.

Ayhan Bilgen:Evet biz bugün biraz farklı olarak yapım yönetimi konuşacağız. Aslında parlamentodaki yazım sürecinin uzatmaları oynanıyor. Ne yazık ki ilerleme yok, siz de başından itiraz edenlerdensiniz aslında, yapısal itirazlarınız var, yapış yöntemiyle ilgili farklı örnekler veriyorsunuz. İsterseniz önce anayasa hareketlerinden başlayalım. Dünyada anayasacılık hareketi nasıl başladı? Anayasa neden yapılır? Sonra Türkiye’ye gelelim.

Öykü Didem Aydın:Tabii çok didaktik olmamak için biraz genel ifade etmeye çalışayım. Anayasaların iki işlevi var: Birincisi özellikle modern devletin bir enstrümanı anayasa, en azından biz öyle kabul ediyoruz, şüphesiz tarihte anayasa adı verilen çok çeşitli belgeler, dokümanlar var. Ama modern anayasacılığa baktığımızda, özellikle 18. yüzyıldan itibaren baktığımızda, anayasacılığın iki işlevi olduğunu görüyoruz: Birincisi [anayasa koyucu] devletin (çünkü özellikle 18. yüzyıldan itibaren cumhuriyet rejimleri, bağımsızlık hareketleri başta Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya kondu. Daha sonra Fransız Devrimi’ni biliyoruz.  Her iki devrimden de yararlanan özellikle Batı Avrupa ve diğer dünya devletleri yepyeni anayasalar yaptılar. Modern anayasacılığın birinci kuşağıdır. İşte o modern kapsamda (tarihsel anayasaları bir tarafa bırakırsak, hani ferman anayasa tabir ettiğimiz birtakım anayasaları; iki işleve hizmet ediyor veyahut iki işlevi var: Birincisi devletin teşkilatını düzenlemek;  organlarını temel tanımlamak, ikincisi ise yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak ki 18. yüzyılda bu genellikle birinci kuşak haklar için, kısmen de ikinci kuşak hakları için söz konusu olmuştur. Birinci kuşak haklardan kastımız devletin dokunmama, negatif yükümlülüğünün olduğu haklar; düşünce özgürlüğünü bunlardan sayıyoruz, örgütlenme özgürlüklerini bunlardan sayıyoruz, bunları güvence altına almak. Devletin teşkilatı da aslında dolaylı olarak yurttaşların güvence altına alınmasını getiriyor. Neden? Şimdi bir devletin düşünün, [milletini] -ki anayasa bunu yapar örgütsel bağlamı içinde, teşkilat ortaya koyuşu bağlamı içinde-, bir devletin ülkesini ve siyasal teşkilatını anlık çoğunluklara bırakmamak. (Çünkü o zaman demokrasilerde aşağı yukarı 19. yüzyıldan itibaren net olarak modern anlamda ortaya çıkmaya başlamış; neticede Amerikan devrimleri İngiltere’den bağımsızlıktan sonra, bağımsız parlamentolarını ortaya koymuşlar yani halk parlamentolarını seçiyor.

Fransız Devrimi’nde keza meclisin üstünlüğü kabul ediliyor. Yani bir seçim prensibi gelmiş). Ama modern anayasacılık klasik seçim prensibi üstüne başka bir anlayış daha yerleştirmiş; o da geçici çoğunlukların, sıradan çoğunlukların veya basit çoğunlukların çok uzun vadeli, devletin mukadderatını belirleyecek kararları alamaması. Düşünün ki bir parlamento basit bir çoğunlukla, hatta nitelikli bir çoğunlukla olsa dahi, seçimlerin her yirmi yılda bir yapılmasına karar verdi. Aslında mantık çok basit ve Amerikan siyaset felsefecisi Thomas Paine’nin düşüncesine de dayanıyor.

Şüphesiz Thomas Paine gibi pek çok düşünür var, özellikle 1780’den bu yana ortaya çıkan anayasacılık hareketlerinin felsefesi bağlamında. Şimdi ülkenin yurttaşını değiştiren -düşünün ki kan esası yerine toprak esası getiren- işte “Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde doğan her tür insan vatandaşlık hakkına sahiptir” gibi bir kararı acaba normal koşullar altında olağan işleri görmek “benim ‘anayasamacılık’ değil de yasama yetkinliği çerçevesinde gördüğüm işleri görmeye yeter mi?” sorusu. Tabii biz bu espriyi Türkiye’de çok yaşamadık. Yani anayasaların işlevi devletin ülkesi, milleti ve siyasal teşkilatını bir yanda ortaya koymak ve bunu belirli bir süre az ya da çok ama gereken sürede güvence altına almak, öte yanda da yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini, yine, temsilcilerine karşı garanti altına almaksa bu boyutu Türkiye Cumhuriyeti’nde çok eksik yaşadık. Aslında biz de köklü bir anayasacılık geleneğine sahibiz. Yani bizim de en azından -daha önceki anayasal belgeleri saymıyorum- 1876’dan bu yana belirli bir geleneğimiz var. Öyle ya da böyle askeri müdahalelerle de olsa bir süreç, daha doğrusu üstün bir metnin temsilcileri denetlemesi süreci, bizde de yaşandı. Ama tabii biz bunu, bu espriyi çok da içselleştirerek yaşamadık. Aslında tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse modern anayasacılık yurttaşı kendi temsilcisine karşı koruyan metin ortaya koymaktır denebilir.

Ayhan Bilgen:O zaman tabi kurucu iktidar tartışması, kurucu irade tartışması söz konusu değil mi? Çünkü bugünkülerin, bu günkü seçilmişlerin yetkilerini sınırlandırdığınızda o kararların yeniden bir biçimde ele alınabileceği mekanizmaları konuşmak gerekiyor.

Öykü Didem Aydın:Tabii, Türkiye’de çok yanlış anlaşılan bir konu daha var; ben o konuda genel anayasa hukukçusu meslektaşlarım ve hocalarımdan biraz ayrılıyorum; Türkiye’de kim yaparsa yapsın ve nasıl yaparsa yapsın, bir anayasa koyucu iktidara “kurucu iktidar” adı verile geldi. Bu belki didaktik açıdan doğru olabilir; neticede eğer “bir anayasayı koyan, yepyeni bir düzen getiren bir gruba, kesime, zümreye kurucu iktidar adını veriyorum; bunu böyle aktarmak istiyorum” diyorsanız, bunun belki didaktik bir anlamı olabilir ama asli kurucu iktidar felsefesinin ne tarihi kökeniyle, ne de aslında kurucu iktidar kavramının; yani asli kurucu iktidar, tali kurucu iktidar ayrımının, anlamıyla bir ilişkisi var. Şimdi biz “asli kurucu iktidar”, “tali kurucu iktidar” ayrımını aslında asli kurucunun tali kurucuyu belirli bir süre sınırlayabilmesi için kullanıyoruz. Ve asli kurucu iktidar düşüncesi de tarihsel olarak yine Fransız Devrimi’ne dayanan bir felsefeden Emmanuel Sieyès’in  -“Üçüncü Kesim Kimdir? Üçüncü kesim nedir?

Yani Fransız Devriminin, biliyorsunuz burjuvazi, köylü ve işçi, ittifakından bahsediyor- üçüncü kesimin de temsil hakkı vardır anlamında kaleme aldığı bir metinden kaynaklanıyor. Tabii bu metin tarih içinde çok çeşitli ülkelerde değiştirilip dönüştürülebilmiş ama şu düşünce her zaman korunmuş: Asli kurucu iktidar az olan değil, çok olandır; dar olan değil, geniş olandır. Pek çok anayasa hukuku kitabına baktığınızda herhangi bir kralı, padişahı, sultanı veyahut işte oradaki diktatörü, beş tane generalden oluşan konseyleri, asli kurucu iktidar kabul etme var. Ve bugün eğer böyle bir anayasa doktrini olmasaydı muhtemelen Kenan Evren’in savunması da çok sağlam sayılmayacaktı. Ne deniyor: “Biz asli kurucu iktidarız, biz anayasa koyduk, siz bizi yargılayamazsınız.” Oysa şu düşünce kabul edilseydi; “Türkiye Cumhuriyetinin tek asli kurucu iktidarı 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. O tarihten beri de bir asli kurucu iktidar kullanımı olmayıp tam aksine iktidar halkın yetkilerini veyahut meclisin yetkilerini askıya almıştır,…

Ayhan Bilgen: gasp etmiştir, işgal etmiştir…

Öykü Didem Aydın:azı çoğun yerine koymuştur, bu asli kurucu iktidarlığın tarihinde söz konusu değildir” denilmiş olsaydı herhalde böyle bir savunma çok güçlü sayılmayacaktı.

Özetle şöyle söyleyebilirim: Asli kurucu iktidar bir kere tarihsel kökeninde, Sieyès’’çil anlayışında; daha sonra pek çok yazar tarafından ilerletildi; halktır ve halkın özellikle anayasa koyucu iktidarını kullanmak için ortaya koyduğu organik yapılardır! Ve bunlar halka bağlanamadığı ölçüde kanımızca asli kurucu iktidar sayılamazlar. O nedenle asli kurucu iktidar düşüncesinin işlevini de gözettiğimizde (yani gelişim haklarının dar kesimlere karşı korunması -ki temsilcilik, örneğin parlamento her zaman dar bir kesimdir seçmenlere halka göre) burada o zaman bir paradoks söz konusu oluyor. Yani parlamentonun halka karşı asli kurucu iktidar olarak ortaya çıkması biraz modern anayasa düşüncesine, bizatihi asli kurucu iktidar fikrine ters düşüyor.

Ayhan Bilgen:Biraz açar mısınız bunu yani bu egemenlik kavramı, milli irade kavramı, Türkiye’de siyasetçilerin çok sık kullandığı kavramlar…

Öykü Didem Aydın: Anayasa hukukunda biliyorsunuz iki tip, özellikle kurucu iktidar bağlamında iki yaklaşım var: Birincisi meclis üstünlüğü. Düşünün İngiltere’yi (bir anayasacılık hareketi orada da yavaş yavaş gelişiyor hatta yeni anayasa mahkemesi kuruldu ama hani bu yeni gelişmeleri bir tarafa bırakalım). İngiltere ve bununla birlikte bir altı, yedi İngiliz milletler topluluğuna dâhil ülke ve İsrail dışında (ki İsrail’in neden yeni anayasa, yepyeni bir anayasa yapmak konusunda bocaladığı kendi yakın tarihine belki atfedilebilir. Birçok sebep var, kendisini bağlamak istemeyeceği çok sorunları var); böyle ayrıksı örnekler bir tarafa, iki model: Bir meclis üstünlüğü, ikincisi anayasanın üstünlüğü.

Dünya ülkelerinin ezici bir çoğunluğu, özellikle demokratik hukuk devleti sayan kendini, ülkelerin ezici bir çoğunluğu, yazılı anayasalara sahip ve bu anayasaları da katı anayasalar; yani değiştirilmeleri hayli zor. Kendilerini katı saymayan bir kısım anayasa da, Latin Amerika’da örnekleri vardır, buna rağmen bazı maddelerin örneğin demokrasi prensibinin hiçbir biçimde değiştirilemeyeceğini, halk tarafından dahi değiştirilemeyeceğini, yani bir sonsuzluk güvencesi biçiminde egemen olduğunu anlatmışlar. Şimdi buradaki tercih acaba nedir egemenlik boyutunda? Halk egemenliğinin kullanım araçları meclis midir? Yani meclis halk egemenliğinin tek temsilcisi midir? Veyahut meclisin bu temsilciliği acaba egemenliğin hangi boyutundadır? diye tartışmak gerekli. Ben şahsen, yani kendi akademik bakışım açısından, bir yurttaş olarak da (sadece anayasa hukukçusu ve akademisyen olarak değil bir yurttaş olarak da) meclisin; sistemi bozmayan sınırlı bir kuruculukla yetinmesi gerektiğini -ki anayasa değiştirmeye şüphesiz 175. madde çerçevesinde yetkilendirilmiştir ama-,  kendisini halkın tek temsilcisi olarak görerek sil baştan yepyeni bir anayasayı kolay kolay yapamayacağını düşünüyorum. Neden? Şunu ayırıyorum: Bu benim icadım değil, vakti zamanında en azından bunu Türkiye’ye uyarlamak belki benim icadım sayılabilir ama pek çok feylesof, bir devletin olağan meseleleriyle kurucu meselelerini birbirlerinden ayırmışlardır. Bir devletin kuruluşu, başka bir devletle birleşmesi, toprak kaybı, [resmi] dilinin değiştirilmesi, yurttaşının tanımının değiştirilmesi herhalde herhangi bir sübvansiyon kanunundan veyahut herhangi bir devletle akdedilen bir sözleşmeden çok daha ciddi ve olağanüstü meselelerdir.

Çünkü burada varlıksal bir mesele söz konusu. Aslında bugün Türkiye’de siyasal alandaki yeni anayasa sürecine karşı -ister olumlu, ister olumsuz- tepkilere baktığımızda da bunun hayat memat meselesi olduğunu görüyoruz. Yani insanlar bunu bir hayat memat meselesi gibi alıyorlar. Tabi şunu sormuyoruz: Acaba niçin bu kadar gergin bir hayat memat meselesi gibi alınıyor bu olgu? Herhangi bir yasadan -ne kadar kritik, ne kadar eleştirilirse eleştirilsin- daha farklı yaklaşımlara, oluşumlara neden zemin oluyor? İşte bu nedenden, çünkü kurucu meseleler ve mukadderatla ilgili. Şimdi İngiliz parlamentosu demiştir ki veyahut İngiliz parlamentosu için denilmiştir ki “İngiltere’de parlamento her şeyi yapabilir; kadını erkek -hep klasik, klişe bir sözdür- erkeği kadın yapamaz sadece” fakat en son tutanaklarda okudum eşcinsel evlilikleriyle ilgili olarak veya cinsiyet değiştirmeyle ilgili olarak çıkarılan bir kanunda, şimdi onu da yapabilir fakat bizim parlamentomuz; dahil olduğumuz geleneğe bakıldığında (Fransız Anayasası’na bakıyorsunuz, Alman Anayasası’na bakıyorsunuz; neticede Fransız Devrimi’nin de büyük bir, hem destekçisi hem önceli olmuş, Amerikan Devrimlerine bakıyorsunuz – bizde hep Fransız Devrimi ön plana getirilir ama onun arkasında daha önce gerçekleşen Amerikan Devrimleri unutulur, aslında sadece Fransız Devrimi ile bağlantılandırılmış bir anayasa düşüncemiz var o da sakıncalı-; dünyanın bütün devrimlerine ve anayasacılık hareketlerine, aslında,  bakmalıyız); şimdi bizim bağlandığımız çizgide böyle bir düşünce yok; askeri müdahalelerle biçimlendirilmiş olsa dahi bir noktada yok. Burada bir çelişki tabii doğuyor mu diye akla gelebilir. Şimdi ben diyorum ki “bu parlamento bu anayasayı yapamaz çünkü anayasanın işlevi şudur, anayasa yurttaşları veya teşkilatı parlamenter çoğunluklara karşı korur”, “diyoruz ama” diye sorulabilir, “eh beş tane generalin atama usulüyle yaptığı, gerçekleştirdiği bir anayasayı 30 senedir uyguladınız sesini çıkarmadınız.”

Oradaki bir kuvvet, mücerret kuvvet, kaba kuvvet uygulanışıdır. Ama biz burada iki şeyden bahsediyoruz, kaba kuvvetle dayatacaksanız zaten her anayasayı dayatırsınız. Tarihte öyle olmuş, anayasalar kanla yazılır, gibi bir değiş de  tabii yaygın; hesaplaşmalardan sonra şiddetli, yapılır ama eğer biz demokratik, barışçıl, olması gereken, ideal bir anayasal dönüşümü hedefliyorsak biraz önce ifade ettiğim mülahazaları da dikkate almalıyız diye düşünüyorum. Yoksa şüphesiz beş general artı onların atadığı danışma meclisinin yaptığı bir anayasadan, öyle ya da böyle bir temsil kabiliyeti olan meclisin yaptığı anayasa belki bir lâhza daha meşrudur. Ama çağımızın gereklerine ve Türkiye’nin kurucu meselelerine bakıldığında meşru mudur? Yani bütün bu çetrefilli, dört alanımız var hâlâ ortada, yani yurttaşın tanımı; devletin teşkilatı -ülkesel olarak özellikle-; hükümet sistemi, başkanlık mı parlamenter rejim mi ve temel hak ve özgürlükler ile kültürel haklar. Şimdi bu dört alanda, her ne kadar belirli bir temsil, herhangi bir temsil kabiliyetine sahipse de, şüphesiz bu meclisin yapacağı anayasa yine de ihtiyatla karşılanacaktır. Neden? Anayasalar uzlaşmaların ürünü olmalıdır, yani birinin bir diğer zümreye karşı gayrimeşru tahakkümü biçiminde anayasalar tarih boyunca yapıldı. Ama topluma, bana yurttaş olarak meşru, demokratik, barışçıl [bir anayasa koyacaksanız] (bırakınız meşru sözünü hukuken de geçerli sözü de kullanılıyor, bakın bu hukuken de geçerli deniyor -halbuki kanaatimdir, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1982 Anayasası maalesef, muhtemelen kasten öyle yapılmış, hukuki olarak kabul edilecek şekilde sil baştan değiştirilmeye müsait değil,  madem o öyle değil) biz bunu en azından en meşru sayılabilecek, siyasal olarak meşru sayılabilecek bir düzlemde yapmalı ve ona uygun bir organik yapı bulmak zorundayız.

Ayhan Bilgen:Parlamentodaki yazım süreci, Türkiye’deki pratik anayasa yazım sürecinde de gelinen bir nokta var. Öngörülen bir plan vardı, bu plan sonuçta bir tercihe dayandı ve sizin önerinize yakın öneride bulunanların talepleri dikkate alınmadı, uyarıları dikkate alınmadı ve dendi ki Türkiye’deki seçmen profili böyle, böyle parlamento oluşur zaten ve bu parlamento yapsın pratik biçimde, hızlı acil bir anayasaya ihtiyacımız var, tezinden hareket edildi. Gelinen noktada otuz küsur maddede uzlaşma var ve o sizin kurucu sorunlar dediğiniz sorunların hiçbirinde uzlaşma yok. Muhtemelen de bir parti 330’u tamamlama yolunu seçerek iktidar partisi ya da belki bir ikinci parti ile ittifak yaparak ancak o aritmetiksel gereği yerine getirecek ama hukuki, meşruiyet açısından sorunu çözmeye gücü yetmeyecek, bu nasıl bir tablo ortaya çıkartır, isterseniz, bununla toparlayalım. Sizin bu konuya dair çok açık eleştiriniz var, “parlamenter anayasacılığın paradoksu” diye tarif ediyorsunuz bu tartışmayı bugün. Yine kitabınızda da daha uzun, ayrıntılı okumak isteyenler için “Biz Halk Egemenliğin Sahibi” diye bir başlıkla ele almışsınız. Bugün gelinen noktayı tarif edelim ve bunun ifade ettiği anlam nedir böylece toparlayalım.

Öykü Didem Aydın : Şimdi tabii Türkiye’de o fikrimi koruyorum. Hakiki anlamda belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin en demokratik anayasası -çok kısa bir metin olmasına rağmen- 1921 anayasasıydı. Biz ondan beri zaten ciddi anlamda bir, halktan kaynaklanan ve anayasayı ana tema alan bir hareket gözlemlemedik. Türkiye üzerinde hep bir proje biçiminde anayasacılık oldu ama şimdi bunu tabiatı eleştirir gibi toplumumuzu (az önce konuşmamıza başlamadan önce de sohbet çerçevesinde söylemiştik), toplumumuzu eleştirmek anlamında değil ama belki biraz farkındalık yaratmak anlamında [söylüyorum]: Bir kere bu insanların derdi olmalı. Yani bir pazarcı kadın işte tahtanın üzerine çıkıp bir söylev veriyorsa diyelim Latin Amerika’da veyahut Avrupa’da, diyelim İstanbul gibi bir memlekette -1 Mayıs kutlamaları yapılmasın diye artık- insanların, hiç 1 Mayıs’la ilgisi olmayan insanların [dahi],  bütün yolları ve seyahat özgürlükleri kısıtlanıyorsa,  herhalde bir Avrupalı [konuyla ilgisiz] insan da buna tepkisini gösterirdi. Maalesef 80’lerden bu yana biraz çekingenlik, korku, karışmama, kendi hayatımıza bakma bir sosyal psikolojik tavır olarak bizde gelişmiş. Bir seyir gibi izliyoruz biz. İki taraf var veya üç taraf var, hatta bir taraf içinde beş taraf var. Bunları böyle bir seyir gibi, kendi dâhil olmadığımız bir süreç gibi izliyoruz. Düşünün ki bütün Berlin’in yolları kapansın ben tahmin etmiyorum… bu derece insanların sessiz sedasız [kalacağını] buna…

Ayhan Bilgin: Berlin’li işçilerin iyiliği için, çukura düşmesinler diye!

Öykü Didem Aydın:Evet Berlin işçilerinin [ve herkesin sessiz sedasız kalacağını]; bugün, dün Galatasaray şampiyonluğunu Taksim Meydanı’nda kutladı, kimse de çukura düşmedi.

Ayhan Bilgen:Gecenin karanlığında düşmediler!

Öykü Didem Aydın:Aslında işin özü belki bu anekdotta, ciddiyet ve samimiyet. Özetle şunu söyleyebilirim: Uzlaşma komisyonun yasal ve anayasal bir dayanağı yoktu. Tamam, olabilir, her şeye biz hukukçular biraz mesleki deformasyonla bunun dayanağı nerede diye bakarız. Olabilir ama siyasal süreçler de var, ona da kabul. Yarı hukuki, yarı siyasal pek çok süreç yürütülebilir. İşte barış sürecinde başından beri gözlemlediğimiz gibi. Amenna. Fakat yeterli midir? Yeterli midir?! Öyle bir, en azından uzlaşma komisyonu açısından söylüyorum, öyle bir dört eğilim var ki, karmaşık bir yün yumağı gibi, bir ucu bazen diğerine bağlanıyor, yani iki parti bir konuda bir araya gelebiliyorlar, diğer ikisi yine istisnai olarak bir araya gelebiliyorlar fakat kurucu meseleler söz konusu olduğunda olaylara bakış perspektifi, ana perspektif ve paradigmalar çok farklı. Örneğin bir taraf barış sürecini tamamen Türkiye’nin orta vadede parçalanmasına yönelik bir proje olarak görüyor. Bir taraf böyle olmadığını söylüyor ama böyle olmadığını ispatlayacak güvenceleri de çok rahat bir şekilde veremiyor. Yurttaş olarak konuşuyorum şimdi; anayasa hukukçusu olarak değil. Ama bizim branşımız ilginç bir branş neticede, biz de çizgide, bir ipte yürüyoruz. İp üzerindeyiz, yukarıda siyasetin o gerek barışçıl, gerek şiddet yoluyla; gerek hukuki, gerek meşru, gerek gayrı meşru alanları var. O zaman beri tarafta da düzenli bir hukuk dünyası var, bir anayasal sistem var. O ikisi arasındaki doğru yolu, o iki yakayı ayıran ırmağı güzelce akıtabilmektir anayasacılık hareketi ama burada bu söz konusu olmadı. İki nedenden olmamış olabilir; ama ben ikinci nedene daha girmeye bile gerek duymuyorum çünkü yapısal neden, organik olarak bunu becerecek bir yapının oluşturulamaması zaten yetiyor başarısızlık için.

Ayhan Bilgen: İkinci neden nedir Hocam?

Öykü Didem Aydın:İkinci neden şu: Bu kurucu meseleler konusunda hakikaten uzlaşmak çok zor. Çok zor.

Ayhan Bilgen:Kültürel bir boyut o, değil mi?

Öykü Didem Aydın:Sosyo-ekonomik ve kültürel bir boyut ayrıca reflekslerle de ilgili biraz, önce hayat memat dedim. Bir boyutu demiştik organik yetersizlik, yapısal yetersizlik, neden? Vekil asili belirleyemez. Çok temel bir prensiptir. “Ultra Vires Doktrini” deriz biz buna hukukta. Vekil asilin yerine geçip o içiş gibi işlemler yapamaz. Benim vekilim isen yetkilendirdiğim ölçüde hareket edebilirsin ki ben sizi ne anayasa yapmakla yetkilendirdim, ne bu boyuta vardırmakla işi yetkilendirdim, yetkilendirdiğimi varsaysak bile 175. madde çerçevesinde,  bu boyutta,  ayrıca bir de anti parantez şunu söyleyeyim, ben mi yetkilendirdim?! Yani 12 Eylül 1982 Anayasasının yapılış süreci göz önüne alındığında tam tersine şu savunuyu getirmek yerine, “bakın bunu generaller yaptı biz de yapabiliriz” demek yerine gerçek anlamda egemenliği kaynağına teslim edecek yüce gönüllülüğü göstermek lazım. İkinci boyutta kaygılar büyük, şimdi bakıyorsunuz “ben artık kendime Türk diyemeyecek miyim?” sözünden “evet diyemeyeceksin” cevabına, karşılıklı etnik, mezhep temelli bir takım çatışmaların körüklendiğine tanık oluyoruz ve bunu tabii insanlar bir hayat, bir varoluş sorunu olarak da görüyor olabilirler. Yani vakti zamanında çok kanlı parçalanmalarla başka uluslar varlıklarını kaybetmişlerse -ha sonu şu olmuştur, bu olmuştur o ayrıdır ama-; insanların da bunu mümkün mertebe ertelemeye, [önlemeye] uğraşması şüphesiz doğaldır.

Yalnız bütün bunları derken, bir tarafa hak etmediği pirimi de vermiş olmayalım. Uzlaşma şarttır sadece. Bir özgürlük talebi varsa, örneğin anadilde eğitim problemi varsa, kültürel haklar meselesi varsa, bunları pekala ulus devlet veyahut hadi ulus devlet demeyelim “çoğul ulusal devlet” veyahut çok uluslu ancak tek yurtlu, tek ülkeli modellerle de çözen –ille biz bunu böyle yapmalıyız anlamında demiyorum ama, o siyasetin sorunudur çünkü– ülkeler, sistemler var. Benim sıkıntım sadece bir yurttaş olarak ve bir anayasa hukukçusu olarak, meclisin yeni anayasa yapmaya bir kere olanaksızlıklarla başladığı, yapısal olanaksızlıklarla…ve o olanaksızlığı belli bir fırsata çevirecek girişimlerde de bulunmadığı. Kamuoyundan görüşler toplandı bu doğru ama ben bu gün önerilere baktığımda bunların pek çoğunun dikkate alınmadığını veyahut alınmışsa bile tamamen farklı bir yeniden formüllendirilerek [değiştirildiğini görüyoruz]. Örneğin biz kadının gebeliğinin sonlandırılması konusunda, “herkesin sağlıklı doğurmaya hakkı vardır” şeklinde bir düzenleme getirmiştik Hacettepe Üniversitesi taslağında. Kadının etik, ahlaki ve tıbbi olarak bilgilendirilmesi kaydıyla özgür tercihi esas alınarak, birkaç koşul daha eklemiştik, yapılan gebeliğin sonlandırılması halleri istisnadır demiştik. Şimdi biz bunu bütün olarak almıştık.

Şimdi bakın burada bir uzlaşma var. Bir taraftan sağlıklı büyüme hakkını teslim ediyoruz veya sağlıklı doğma hakkını teslim ediyoruz. Ama öte taraftan insanın elini kolunu bağlayarak, bir yatağa yatırarak, bir kadını uyuşturarak, imkânsızlıktır, bebek dünyaya getirmeye zorlayamayacağınız için kadının bedeni üzerindeki bu hakkını da teslim eden bir yapılandırma getirmiştik. Ama görüyoruz ki öbür kısım tamamen unutulmuş ‘herkesin sağlıklı doğurma hakkı’ biçiminde bu alınmış. Keza temel hak ve özgürlüklerde, pek çok kesim, aslında sadece biz değil pek çok kesim, görüş verdi ama Hacettepe Taslağı en kapsamlı ve madde madde hazırlayan çok az kuruluştan biri oldu. Sadece bizimkiyle değil pek çok kesiminkiyle ters düşen bazı noktalar gördük temel hak ve özgürlüklerde, hatta şunu gördük ben çok şaştım; tamam milli güvenlik, genel sağlık, ve o bildiğimiz, artık ezberlediğimiz sınırlama sebeplerinin yanında yeni sınırlama sebepleri. Örneğin kişileri kin ve nefrete teşvik etmek gibi sebepler gördük, yani iki mahalleliyi birbirine kattın o yüzden düşünce özgürlüğünden yararlanamayacaksın gibi bir duruma geldi. Yani galiba bunlara vakit bulunamadı, bu bahsettiğim kurucu meseledeki organik yapı ve sorunlar yüzünden.

Ben sonuç itibariyle özlemimi yineleyeyim. Sırf anayasa yapmak için barajsız, gerçek anlamda temsilî (ona göre seçim sistemleri de tartışılabilir, hangi seçim sistemine göre gidecek parlamentoya delegeler), böyle seçilmiş bir anayasa meclisinin Türkiye’de anayasa yapmasını, yapılacak yeni anayasanın dahi halka asimetrik yasa girişimi, anayasa değişikliği girişimi tanımasını savunuyorum. Bu organik yapı meclisten başka bir yer mi olabilir? Meclisin ta kendisi mi olabilir? Tartışılabilir. Pekâla bizim meclisimiz de yepyeni seçimlerle farklı türde bir oluşuma kendini dönüştürebilir diye düşünüyorum. Aksi durumda başkanlık sisteminin savunucusu uzlaşma komisyonunda bir tek parti olurken diğerleri [karşı] olur. Buna tepki göstermek için biliyorsunuz yeni yeni koalisyonlar kuruluyor, politika, biliyorsunuz, tuhaf arkadaşlıklara önayak olur gibi laf var, sözün hepsini ifade etmeyeyim; sırf bu iş olmasın, sırf muhalefet edelim diye de çok tuhaf yeni muhalif arkadaşlıklara da, dikkat ederseniz, Türkiye’de son günlerde tanık oluyoruz. Süreç bence önü görülebilir, önümüzü görebildiğimiz bir süreç değil.

Ayhan Bilgen: Ben son kaygınızla programı bitirelim diyorum. Teşekkür ederim.

Öykü Didem Aydın: Ben de teşekkür ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 84
Toplam yorum
: 42
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 590
Kayıt tarihi
: 05.03.09
 
 

Konya Akşehir doğumluyum. Selçuk Üniversitesi, Mühendislik Mimarlık Fakültesi, İnşaat Mühendisliğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster