Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mayıs '08

 
Kategori
Siyaset
 

Anglikan kilise,Kraliçe II.Elizabeth,Fethullah bağları.

Hristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var.

Birincisi, bildiğimiz kiliseler, ikincisi "Invisible Church" diye tanımlanan kilise kavramıdır.
Sanki yokmuş gibi bir oluşum.

Protestanlar örgütü gibi faaliyet gösteren bu kiliseler "İslam inancında olanların, Müslümanlık'tan Hristiyanlığa geçmesi gerekmez.Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar, Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler" görüşünü benimserler.

"Müslüman gibi düşünmek yerine Hristiyan gibi düşünsün.Ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın."İşte bu yapılanmaya "Invisible Church" denir.

İkincisi Katolik Kilisesi'nin davet kısmını yapan çok önemli gizli bir teşkilat var.

Bu kilise teşkilatının adı "OPUS DEİ"olarak bilinir.
"Tanrının İşleri" demektir.

Bu teşkilatın bir rivayete göre <ı>80 bin üyesi olduğu söyleniyor.Üyelerin tamamı doktor, profesör, gazeteci ve zengin iş adamlarından oluştuğu söyleniyor.

Hücreler halinde çalışır.Bu hücre çalışmasını sıkça duyduğumuz Hizbullah'ın yapılanmasında da görmekteyiz.

Hücrenin başında bir kardinal bulunur, Kardinali Papa tayin eder, Onun altındaki herkes hangi ülkede ise o ülkenin insanlarından oluşur fakat onlar o ülkenin yasalarına tabi olmak yerine doğrudan doğruya Papaya biat ederler.

Bu da bir ülkede "Opus Dei" nin ne denli etkin uygulama alanı bulduğunu gösterir.

2. Vatikan Konsülü:
2.Vatikan Konsülü'nü toplayan Papa 23.John, bu gizli teşkilata bağlı olarak 1936-1943 yılları arasında Türkiye'ye gelir.Türkçe konuşabildiği için rahatlıkla casusluk yapabildiği söylenmektedir.

Burada II. Elizabeth’in heyetinden bahseden Aytunç Altındal'ın bir tesbitine bakalım.

Genel heyetin içinde yer alan kişilerden biri Granvil Beynat diye birisi. Şimdi bu zat, Amerikalı, bunun hanımı İsrailli çok önemli bir istihbaratçının ailesinin kızı.

Bu şahısın aynı zamanda çok çok güzel Türkçe konuşur bu adam
.

(<ı>A.Dursun olarak bir not düşeyim bu arada.Her güzel Türkçe konuşan yabancı ajan demek değildir.Bu örnekler özel olarak verilmiştir.)

Ve konuşmasının da ötesinde Abdullah Gül’e en yakın adamdır ve Majesteleri’nin Güvenlik Teşkilatlarının da en sevdiği şahıstır.

Şimdi benim şaşırdığım husus bu adamın da bu heyetin içinde yer alması. Bu adamın burada yer almasıyla Abdullah Gül’ü hatta gidip kendi evinde kalmıştır. Abdullah Gül, bu Granvil’in evinde de kalmıştır zamanında.

Eskiden Davos’taydı bu Granvil.

Dolayısıyla da ki ben bu noktaya dikkat çekeyim ki gazeteciler biraz da bu konularla ilgilensinler, yok üzümlü elbise giydi, yok çilekli eldiven taktı falan diye abuk sabuk şeylerle uğraşacaklarına biraz da bu konulara baksınlar.

Ve buradan yola çıkarlarsa sanıyorum epey güzel bilgilere ulaşırlar.Söylediğim gibi bakın gelen şahısın kimliğini söyledim, o şahısın aynı zamanda Amerika’da Başkanlık adayı olan Normon bir zat vardı, onun en yakın adamı.

Amerika’da Başkanlık adayıydı biliyorsunuz. neydi, Norti diye bir adam.

O şey papaz hani Normon papazı, eski, e onla da en yakın arkadaş bu Granvil. Ve birlikte şirketleri de var. Her şeyleri var.

Bunlar dolayısıyla dediğim gibi biraz bu tarafına baksınlar işin.İngiltere projesinin ne olduğunu, Ortadoğu’daki projeyi görürler.

Kaldı ki Erbakan’ın tavsiye edilmesi Londra’da başladı.
Yani Londra’da Abdullah Gül ve Tayip Erdoğan’ın birlikte Londra’ya giderek orada yaptıkları bir görüşmeydi.

Ve gene size ilginç bir bilgi vereyim, bu Granvil denen şahıs da o gizli toplantıdaydı. Yani Tayyip Erdoğan, Morton Abramoviç, Richard Paul ve Granvil, bunların hepsi bir arada bulunuyorlar. Ve tabi Majestelerinin yakın güvenlikçileri ve ondan sonra zaten Erbakan tavsiye edildi yerine Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül ikilisi geçirildi. Benim söyleyeceklerim bu kadar.”

Kaynak:Gazeteler...

Devam edelim....
1954'te XXIII. John, Papa olduktan sonra, 1958 yılında ilk defa bir Müslüman Devlet Başkanı Papa'nın ayağına giderek kendisini kutsadı. Bu Celal Bayar'dı.
Aytunç Altındal'ın verdiği bazı bilgilerde, Celal Bayar 1960'ta ihtilalle devrilince Papa da onu idamdan kurtardı diyor.
Tabii ki burada söylemek gerekir, 1971'de de gelmişti.Bu resmi ilk ziyareti olarak kayıtlara geçmişti.
O zaman da 12 Mart muhtırası vardı.Rejim yine sıkıntı içindeydi.
Şimdiki ziyareti 2.resmi gelişi ancak toplamda 3.gelişi.

Acaba neyimiz sıkıntı içinde dersiniz?
Peki ya eşi Edinburgh Dükü Prens Philip'in babası, kraliçenin kayın pederi kimdir biliyormusunuz?
Edinburgh Dükü Prens Philip'in babası Yunanistan ve Danimarka Prensi Andrew.
Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan 2’nci Kolordusu’nun komutanıydı.

Türk ordusunun Başkomutanı ise Mustafa Kemal’di. 1921’deki savaş 22 gün 22 gece sürdü ve Yunan ordusu kaçmak zorunda kaldı. 30 Ağustos 1922’de de Yunanlılar bozguna uğratıldı.

Kaçarlarken, İzmir'i yakma emri veren adam Prens Andrew'den bahsediyorum.
Oğlu, Edinburgh Dükü Prens Philip'ne acıdır ki gelip Mustafa Kemal'in kabri önünde başı eğik kaldı.
Kaynak gazeteler.

Unutmayalım ki İngiltere'nin ezeli ve ebedi düşmanları yoktur, ezeli ve ebedi dostları da yoktur, İngiltere'nin ezeli ve ebedi çıkarları vardır'.Bunu ben demiyorum zamanında başbakanları söylemiş.
Zira İngiltere Tudorlarıyla, İskoçya Stuartları arasındaki evlenmeler, iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırdığı görülmektedir.Neden acaba?

Düşünsenize AB'nin üyesi olacaksınız ancak Avro para birimini kabul etmeyeceksiniz.Boşuna mı 1961'de

İngiltere'nin AB üyeliği için yaptığı başvuru, Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle tarafından reddedilmiş idi.
Türkiye'ye ise sömürge tutumu takınıp, Fransa kötü rol oynarken İngilizler dost rolü oynayacak biz de yutacağız.

Kaldığımız yerden devam edelim.

İşte o Papanın hazırladığı"Opus Dei"çok önemli bir girişimde bulundu.
Dedi ki: "Öncelikle okullar açmalıyız." Ve 1962'den 1984 yılına kadar dünyanın çeşitli yerlerinde, 463 üniversite, 2112 de ilköğretim okulu açtılar.Bunu da"Opus Dei"nin en önemli girişimi olarak Papalık, misyonerliğin çağrı kısmını gerçekleştirdikleri gerekçesiyle kutsadı.

Burada F.Gülen'in de aynı yolu izlemesini istediklerini hatırlatalım.
Bu oluşumu Loyola adlı biri kurmuştu.2001 yılında azizliğe doğru yükseltildi.

Aslında Anglikan kiliselerinin oluşumunu izah etmeden evvel Tudor’lardan bahsetmek gerekir.Yukarıda bahsettiğim konuyu açmalıyım.

Çünkü, Tudor’lar bilinmeden bazı konular anlaşılmakta güçlük çekilecektir.
Tudor’lar İngiltere tarihinin çok önemli bir dönemine kapı aralıyorlar.Orta Çağ’da, tıpkı diğer Avrupa devletleri gibi güçsüz durumda olan İngiltere’yi güçlü bir devlet haline getiren Tudor’lar dır.

Bir zamanlar İngiltere için söylenen “Üstünde güneş batmayan imparatorluk”sözünde Tudor’ların hakkını yememek gerekir.

Ana fikir oluşturmak açısından Britanya'nın Tudor’lar kökenli hükümdarını şöyle görebiliriz.
- Kral VII. Henry (1485-1509)
- Kral VIII. Henry (1509-1547); VII. Henry'nin oğlu
- Kral VI. Edward (1547-1553); VIII. Henry'nin oğlu
- Kraliçe I. Mary (1553-1558); VIII. Henry'nin büyük kızı
- Kraliçe I. Elizabeth (1558-1603); VIII. Henry'nin ikinci kızı

Tudor hanedanı salt İngiltere’yi kapsamaz. İngiltere, İrlanda ve bir kısım İskoçya'nın bir kısmı da Tudor hanedanlığın dan etkilendiği söylenebilir.

Tudor’ların ilki Owen Tudor’la başlayıp, 1485-1603 yılları arası 118 yıl etkin olmuşlardır.
Bu dönem Britanya topraklarının en ihtişamlı dönemidir.
VII. Henry, monarşinik yapıyı sağlamlaştırmış, ekonomi de ileri düzeyde gelişim göstermiştir.Yerine ise oğlu VIII.
Henry geçer.

VIII.Henry, dinde yenilik istemekte ve “Roma Katolik Kilisesi” etkisinde olan İngiliz Kilisesi’ni, bağımsızlaştırmak, sadece İngilizlere ait bir yapı oluşturmak ister.

Bu amaçla İngiliz Kilisesi’ni, Roma Katolik Kilisesi’nden ayırır.
Merkezi bir otorite kursa da ekonomik açıdan zayıflamaktadır.

Sıra VI. Edward'a gelmiştir.
O nun döneminde, rönesanstan sonra reform hareketi yayılma gösterir, böylece İngiltere’de Protestanlık sağlamlaşmaya başlar.

Ancak, 16 yaşında ölünce yerine Jane Grey geçer fakat 9 günlük bir kraliçelik sürecinden sonra koyu bir Katolik olan I.Mary tarafından tahtan indirilip idam edildiği için birçok kaynakta buna rastlamak mümkün olmamaktadır.

I.Mary dönemi kanlı ve zalimliklerle anılan bir dönem olmasının altında, reform hareketleri sonucu oluşan Anglikan mezhebiyle epeyce uğraşması ve Anglikan Kilisesi’ni ortadan kaldırması sayılabilir.

I.Mary, Kilise mahkemelerinin yeniden otorite kazanmasını sağlamış, birçok protestanı yaktırmış ve kendisine de “Kanlı Mary” denmsine sebep olmuştur.İspanya kralı olan Felipe ile evlenip Fransa’ya karşı İspanya ile taraf olan I.Mary ölünce çocuğu olmadığından yerine kardeşi Elizabeth geçti.

I.Elizabeth en büyük Britanya hükümdarı olarak kabul edilmesinin nedenlerinden biri de belkide Tudor’ların son hükümdarı olması etkili olmuştur..

Askeri anlamda büyük başarılarına, güçlü İspanyol donanmasını yenerek perçin atmıştır.
I.Elizabeth zamanında devletin resmi kurumları, makamları para karşılığı satılmıştır.

Belki de özelleştirmede bizler onu örnek mi alıyoruz dersiniz?
Yoksa II.Elizabeth Türkiye ziyaretinde, I.Elizabeth'in mirasını ne denli benimsediğimizi görmeye mi geldi dersiniz?

I.Elizabeth’in çocuk ya da varis olabilecek bir kimsesi olmadığından ölümü ile dönem kapanmıştır.Böylece yönetim Tudor’lardan Stuart’lara geçmiştir.

Şimdi özel olarak VIII.Henry dönemine bakalım:
VIII.Henry(1509-1547), Martin Luther'in protestanlık mezhebine uygun bir yol ile, Katolik kilisesini protesto edip, Protestanlık esasına uygun Anglikan kilisesini kurdu.
<ı>Böylece Anglikanlık mezhebi kuruldu ve ingiltere'nin Resmi Mezhebi oldu.

Bunun altında yatan başka bir nedeni de izah etmekte fayda var.
VIII. Henry'nin Anglikanizm(sonuçta bir hristiyanlık mezhebidir)karısından boşanmak için kurduğu tarih notlarında belirtilmektedir.

Yani, Reform hareketi'nden sonra(16. yuzyil)ingiltere'sinde dogmus bir hristiyan ekoludur(<ı>okul, Mezhep, görüş, fikir, doktrin).Anglikan kilisesi, VIII.Henry'den itibaren roma ile olan bağlarını kopartmış olduğu için, Anglikanizm'i İncil'e baglı ancak düzeltilmiş bir
katolik mezhebi şeklinde tanımlanmasını sıkça görmekteyiz.Papa'nın otoritesini reddeden anglikan kilisesi, 16.yuzyıldan beri ibadette latince yerine ingilizce'yi kullanıyor.Kilise kral ve kraliçe tarafından temsil ediliyor.
İngiltere'nin kral veya kraliçesi aynı zamanda Anglikan Kilisesi'nin başıdır.

Peki Anglikan kilisesi Papa'nın otoritesini neden red ediyor?
Bunda Papa'nın, VIII. Henry'yi Bağışlamayı Reddedetmesi de etkilidir.(1533)

Papanın bağışlaması, Tanrının kanunlarına karşı gelen insanları affetmenin bir yolu olarak kabul edilir.

O çağda papaların metresleri, gayri meşru çocukları oluyordu.
Bu şartlar altında bağışlanma kağıtları Vatikan hazinesine yapılan bağışlarla kolaylıkla elde edilebiliyordu.

1503 yılında İspanyol Ferdinand, kız kardeşi Katherine'in 11 yaşındaki İngiltere Prensi Henry ile evlenmesi için Papa II.Julius'dan izin alması (bağışlama) gerekiyordu.

Çünkü, Katherine zaten Henry'nin ağabeyiyle evliydi ancak kocası ölmüştü.

Papa ise Hıristiyanlığın bir adamın kardeşinin karısıyla evlenmesini yasakladığını
ve bu tür birleşmelerin Tanrının onlara çocuk vermemesiyle lanetleneceğini açıklmaktaydı.
Fakat, Papa'ya birlikte davranış garantisi ile beraber büyük bir maddi varlık(servet)sunulunca, İngiltere'nin gelecekteki kralı Henry Tudor iki yıl sonra kendinden beş buçuk yaş büyük Aragon'lu Katherine ile evlenebildi.

İspanya, İngiltere ve Roma için önemsiz görünmekle birlikte, 11 Haziran 1509'da düğün yapıldı, Henry düğünden iki ay önce İngiltere kralı olarak taç giydi.

Henry ve Katherine birlikteliklerinde verimlilik simgesi olan nar sembolünü kullandılar.

Katherine, 1518'e kadar altı kez hamile kalmış ve üç kız, üç erkek doğurmuştu.

Ne yazık ki, bunlardan sadece bir kız hayatta kalmıştı. Bu kızın adı Mary idi.

Katherine, Çirkinleşmiş ve kendini iyice dine vermişti.
Henry bir arayış içine girmiş, genç kadınlara genç kadınlara yönelmişti.Çünkü halkına bir prens borçluydu.
Sarayda Anne Boleyn adıyla bilinen bir genç kadın dikkatini çekmişti.

Henry bu kadını "melek ruhlu, taht gülü, kraliçeliğe yakışan" olarakalgılamaktaydı.
Lakin Anne hırslı ve kralın metreslerinden biri olmaya hiç niyeti olmayan bir kadındır.

Anne kraliçe olmak istiyordu, Henry de taht için erkek varisler.Aranan kan bulunmuş gibiydi.

Ancak sorun, Henry hala Katherine ile evliydi ve Katherine'in Henry'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Danışman olan Kardinal Wolsey, papa Clement'e, "Henry'nin Katherine ile olan evliliği geçersiz say, çünkü ilk bağışlama olayı hatalıydı"demektedir.

Bu "hata"düzeltilecek olursa, Katherine'in kızı Mary'nin de tahtın varisi olmadığı, geçersiz bir evlilikten doğan bir çocuk anlamı çıkacaktı.

Katherine'in sadık adamları ve ailesi, Vatikan'la bağlantı kurup"bu bağışlamayı sadece kişisel zevkleri için, ona layık olmayan bir kadınla beraber olmak için istemektedir"diyecekti.

Kardinal Wolsey ise konuyu, "tahta bir erkek varisin gerekliliği, Anne Boleyn'in erdemleri ve Katherine'in hastalığı yüzünden krala karşı olan karılık görevlerini yerine getiremiyor" diye açıklamaktaydı.
A
nne ile alakalı gelişmeler Roma'ya ulaştı.
Katherine'in kraliçe olarak kalması Roma için gerekliydi.

Henry'nin sabrı tükenmekteydi, Roma, İngiltere ile olduğu kadar İspanya ile de arasını iyi tutuyor ancak sorun gittikçe çözülmez oluyordu.
Papa Clement kendinden önceki bir papanın aldığı kararı bozmak istemiyordu.Böylece Henry karar vermek zorunda kalmaktaydı.

Bunun sonucu olarak, Roma ile giriştiği tüm görüşmeleri kesti ve yeni bir kilise kurdu.Anglikan Kilisesi.


Hemen kendisini kilisenin başı ilan etti, Anne ile evlendi ve ilk evliliğini geçersiz ilan etti.

Henry aforoz edildi ama artık kendi kilisesi vardı ve istediğini yaptırabilirdi.

Anne Boleyn 19 Mayıs 1536'da idam edildi ve Henry tamamen özgür kalmış idi.
Papa'nın aforoz etmeden birkaç yıl önce "İnancın Savunucusu" unvanını verdiği Henry'nin Anne Boleyn'le evlenme fikri tarihe bir hüsran olarak geçmiştir.
VIII.Henry döneminde, ingiltere nüfusu savaşlar ve salgınlar nedeniyle azaldı.

Nüfusu arttırmak için hapishanlerdeki fahişeler ve tutuklu erkekler kralın kontrolü altında cinsel birliktelikte bulunabiliyorlar idi.

Mahkumlara çocuk doğurma karşılığında özgürlükleri verilemye başlanmış idi.
Çocukların bakım masraflarını da kral üstlenmişti.

Hatta fuhuş anlamına gelen bir kelime de(fuhuş diyelim sansür olmasın) o zamanlardan miras kaldığı söylenmektedir.

Yani, (fornication under control of the king) kralın kontrolü altındaki fuhuş diyebiliriz.Baş harfleri birleştirin ne demek istediğim ortaya çıkacak.Bu yöntemle ingiltere nüfusunun arttığı söyleniyor.

Şimdi bu bilgiler ışığında sizlere bazı gazete haberlerini sunacağım.

Peki neden haberleri sunacağım?

Okuyalım sonra anlatalım.
Avustralya'da Anglikanların ilk kez bir kadına papazlık sıfatı vermesinden 16 yıl sonra piskopos yardımcılığına getirilen Kay Goldsworthy (51), Avustralya televizyonuna yaptığı açıklamada, "Avustralya Kilisesi'ndeki kadınlar için bugün, uzun zamandır beklenen bir gündür" dedi.
-
Anglikan Kilisesi'ne kadın Başpiskopos
Hıristiyan Anglikan Kiliselerinin ilk kadın başpiskoposu din adamlarını birbirine düşürdü! ABD'nin Anglikan Episkopal Kilisesi Katharine Jefferts Schori (52)'yi yeni başpiskopos ilan edince kıyamet koptu!
Kilisenin yenilikçi kesimi liberaller, Schori'nin seçilmesine sevinirken, muhafazakarlar "Hıristiyan inancına sığmaz" diyerekbaşpiskoposları aralarına katılan "ilk kadını" tanımamaya davet etti.
Episkopal Kilisesi daha önce de homoseksüel Rahip Gene Robinson'u piskopos yaparak tartışmalara neden olmuştu.
-
1992 yılında papaz olan, evli ve ikiz çocuk annesi Goldsworthy'nin, Avustralya'nın ilk kadın papazlarından olduğu belirtildi.

Papa ile Anglikan lideri 'İslam'ı görüştü.
İslam hukukunun bazı kurallarının İngiltere'de uygulanmasını isteyen Anglikan Kilisesi lideri, Papa ile biraraya geldi.
Papa ile Anglikan lideri 'İslam'ı görüştü. 5 Mayıs 2008
-

Papa Benedict, İngiltere Canterbury Piskoposu Rowan Williams ile "Hıristiyan-Müslüman ilişkilerini görüştü. Vatikan sözcüsü; Rowan Williams ile Papa'nın yaklaşık 20 dakika özel olarak konuştuklarını söyledi. Sözcü, görüşmede, Hıristiyan-Müslüman ilişkilerinin, dinlerarası diyaloğun ve Papa'nın geçen ay gerçekleştirdiği ABD ziyareti izlenimlerinin ele alındığını kaydetti. Papa'nın sözcüsü, görüşmenin "sıcak ve dostane" geçtiğini de belirtti.

Dünya Anglikanlarının lideri ve Canterbury piskoposu Williams, geçtiğimiz sene, İslam hukukunun bazı bölümlerinin, İngiltere'de yaşayan Müslümanlar için uygulanmasını isteyerek, ülkesinde şiddetli tartışmalara yol açmıştı.Williams'ın konuşması, ülkede fırtına koparmış ve
İngiltere'deki 1.8 milyon Müslümanın nasıl entegre edileceği tartışmalarını alevlendirmişti.

Mart'ta Vatikan'ın İslam ile ilişkilerinden sorumlu en üst düzey yetkilisi Kardinal Jean-Louis Tauran, Williams'ın "İngiltere'de
İslam şeriat yasasının bazı kısımlarının uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu
" söylemesinin yanlış ve "safça bir tutum" olduğunu ileri sürmüştü.

Rowan Williams, önde gelen Hıristiyan ve Müslüman bilim adamlarının İncil ve Kuran metinlerinin kapsamlı incelenmesi ve çalışılması için düzenlenen bir toplantı için Roma'da bulunuyor. Toplantı "7. Köprüler İnşa Etme Semineri" adını taşıyor.

Kaynak: Reuters
*******
Evet uzunca bir yazı oldu.Ancak bazı konuları açıklanabilmem açısından bunları elzem olarak görüyordum.

Şimdi Kraliçe II Elizabeth acaba nereleri gezdi?
Bunu bir düşününüz derim.
Bir örnek ben vereyim.

Bursa’ya bağlı Trilye’nin (Zeytinbağı) Siyi(Siği) Köyü’ndeki dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen 1227 yıllık Başmelekler Kilisesi, 400 bin dolara satışa çıkarıldı. Hürriyet, 19.07.2007 Mudanya’ya 7 km. mesafede, MÖ 220’den beri bir yerleşim olan, Rumca’da "sükunet" anlamına gelen Siği, bugünkü adıyla Kumyaka. Burayı Orhan Bey almış idi.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra köy tekrar Türklerin eline geçti.Siği’nin önemi, burada turistik denebilecek tek yapı, olması özelliği ve dünyanın en eski üçüncü kilisesi olduğu söylenen Taksiyarhon Kilisesi.

Bir diğer adı Başmelek Kilisesi olan Ortodoksların bu ibadet yeri, her yıl Fener- Rum Patriği Barthelemaos tarafından ziyaret ediliyormuş.

Taksiyarhis Kilisesi 1873'te inşa edilmiştir.


Adanın merkez kilisesi olarak kullanılmaktaydı.Taksiyarhis Kilisesi, adada yaşayan insanların
rivayet ettiğine göre dünyadaki Ortodoks kiliselerinin zeytin, zeytin yağı ve sabun ihtiyacını karşılamaktaydı. Şu anda en sağlam durumda olan kilisedir.

Taksiyarhis Kilisesinin çanı II. Dünya Savaşı yaklaşırken 1936'da yerinden çıkarılarak savaş halinde halka haber verilmesi için Ayvalık İlk Kurşun Tepesine getirilmiştir.

<ımg alt="" src="http://www.cundaevi.com/jpeg/Kilise2_t.jpg" border="0">

Siği’den 4 km. daha ileride Tirilye var.
Tirilye’de Rumlardan kalma 7 Kilise, Üç Manastır ve Üç Ayazma bulunuyordu. Bu kiliselerden bugün sadece üçü ayakta. En büyüğü halen

Fatih Camii (Hagios Stephanos Kilisesi) olarak kullanılıyor. Tarihte duvarlarına ilk kez resim yapılan kilise olarakkabul edilen Kemerli Yemekhane olarak adlandırılan kilise (Panagia Cemaat Kilisesi) ya da bir diğer adıyla

Küçük Ayasofya, Kazım Karabekir Paşa zamanında Tirilye’de eğitim gören öksüz, yetim ve kimsesiz çocuklar için yemekhane olarak kullanılmış.

1909 yılında, Tirilye’nin metropoliti burayı bir papaz okulu olarak yaptırır.1924’e kadar ilkokul olarak kullanılan binada, daha sonraları önemli makamlara yükselen Rum çocukları eğitim görür.Kıbrıs eski Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un bu okulda okuduğu biliniyor.

Burada bazı sorularım olacak.
1-Kraliçe acaba bu yapıyı gizlice ya da başka bir yöntemle gezdi mi?
2-Ekümeniklik tartışmalarının sıkça yaşandığı bu dönemde kraliçe'nin ortodokslarla bir rekabeti bu ziyaretine neden olmuşmudur?
3-Satıllacağı söylenen bu yapının acaba kraliçe'ye satılmış olma ihtimali varmıdır?
4-Kraliçe acaba Türkiye'de hangi durumun kötüye gittiğini düşünerek zımni bir destek vermeye çalışmıştır?
5-Madem dostluk yerine çıkarları öenmsemektedirler.Öyle ise AB'ye üyelik için neden Fransa'yı gerektiğinde karşılarına almaktan
çekinmektedirler?Yoksa çıkarları bu yöndedir de bizler anlamakta geç mi kalmaktayız?
6-Kraliçe'nin Kur'an dinlemesi ne anlama gelmektedir?Bu dinletinin altında yatan ne olabilir?Panagia Cemaat Kilisesi'ne, Taksiyarhis
Kilisesinine, Hagios Stephanos Kilisesine, veya başka deyişle Başmelek Kilisesine, ya da Siği’ye, Tirilye'ye yakın olan bu yerlere özel bir
düşkünlüğü mü var?Yoksa oralardan satın alınmış bir arazisi mi vardır?
7-Bilmekteyiz ki Kaz Dağları'n dan krlaiçe'ye özel hormonsuz ziraat ürünleri kamyonlarla gitmektedir.Gözümüz de yoktur.Ancak Kaz Dağlarının Altın rezevleri açısından ne denli önemli olduğu da bilinmektedir.
Sn yıllarda hızlı tren raylarında kullanıldığını öğrendiğim altın acaba gelecekte inşaasına başlanacak olan hızlı tren yollarının yapımınının, F.Gülen cemaati dentiminde olan koza madenclilikle bir bağı varmıdır?
8-Bu bağlantıyı kurduğum yer şurasıdır.
Futbolcu Hakan Şükür'ün Kraliçe onuruna verilen davette başbakanı dahi şaşırtması acaba rastlantımıdır?
Çünki kendisinin F.Gülen cemaatine yakınlığı bilinmekte ve kendisinden bir yalanlama yapılmamıştır.
9- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü'nün (Daire Başkanı Mehmet Tombul imzalı) avukat Senih Özay 'a gönderdiği ''resmi yazı'' ya göre, Koza'ya maden işletme ruhsatı verildiği bildiriliyor.
Bilindiği gibi Kaz Dağı'yla Kanadalı ''El-Doragold'' ilgileniyordu.
Koza'nın yönetim kurulu başkanı Akın İpek , daha önce ABD'li ''Newmend'' den Bergama Ovacık'taki ''altın madeni'' ni almıştı...
''Akın İpek'in Koza şirketi ABD'li ve Kanadalı şirketlerin taşeronudur...'' Acaba İngiltere kraliyet ailesiyle de bir ilgisi var
mı?Akın İpek, ''Bugün'' gazetesinin de sahibi. Fethullahçı Samanyolu Okulları'nın yönetim kurulu başkanıdır.
Ayvalık sırtları, Burhaniye Sübeylidere, Avunduk, Karadere, çokuluslu Newmont şirketinin...
İvrindi'nin Ergama, Çamavşar ve Kınık bölgeleri "Galata Madencilik" in...
Bergama Ovacık'ı, yıllarca yabancı şirketler işletmişti. Eurogold, Newmont bir süre Ovacık'ta boy göstermişlerdi. Ardından Akın İpek'in
Koza şirketi, Bergama'daki madeni satın aldı.
Siz sayın Kraliçe, bu oluşumda gizli bir ortaklığınız mı var, yoksa bilmediğimiz bir nedenle merak ettiğiniz bu yerleri sadece ziyaret mi
amaçladınız?
10-Dinler arası diyalog temsilcisi olan F.Gülen'in son günlerde Türkiye'de olduğu söyleniyor.
Acaba ABD'de sizi görüştürmediler de gizli bir şekilde görüşme imkanı mı yartıldı.
Öyle ya bu hengamede kim ne derse desin ben dahi inanmazdım.
Yoksa Nurcuları desteklemeyi dinler arası diyaloğun
bir ulvi görevi olarak mı görüyorsuuz?Ne de olsa Ilımlı islamın aldığı yolu gözlerinizle görmek istemiş te olabilirsiniz...
Haksızmıyım acaba?
11-Bu yazıyı neden mi yazdım?

<ı>Çünkü biz de sizi en az siznin bizi tanıdığınız kadar tanıyoruz.
Bu böyle biline...

1900'yılında Anglikan Kilisesi Masonları Desteklemeye başlamıştır.
.
Sizler bununla ilgili başka bir yazıyı diğer bölümde paylaşacağım.

Fikri Sağlar’ın Birgün Gazetesi’ndeki köşe yazısında, Büyükanıt’a “şantaj” yapıldığı iddiasını, tıpkı Erdil Paşa’nın başına gelenlerin Büyükanıt’ın da başına gelebileceği iması yer almış idi.

Aslında bunların altında yatan sırları görmek için hafıza tazelemekte fayda var.

Deliğe süpürmeyin dedikleri sayın başbakan acaba Dolmabahçe'nin deliğine mi süpürüldü de kendisine kurulan tezgahın farkında değil dersiniz?

Bir önceki yazımda;ABD'nin binlerce yıllık Pers kökleri ile Arap dünyasının birleşmesinden korktuğunu söylemiş idim.

Üstteki yazımda ise, KRALİÇE II.ELİZABBETH'in ziyaretinin altında yatan nedenleri sıralamaya çalışmış idim.Fazla sıkmadan Elizabeth-Kerkük bağlantıları kurmaya çalışalım.

Peki ABD'nin Pers-Arap birleşmesinden çekinmesinin altında yatan nedenler acaba KRALİÇE II.ELİZABBETH'in de aynı düşünce tarzına uygun davranışlara yorumlanamaz mı?

Yani KERKÜK bu konuların içinde mi?Ne kadar içinde?Kraliçe'nin Kerkük bağlantısı var mı?Ya da Başbuğ'un tasfiyesi için bir operasyon ortaklığı mı var?

Yani yukarıdaki yazımda anlattıklarım inandırıcı değil diyenler için başka açıdan incelersek, bunların gizlenebilmesi, Cumhurbaşkanı Gül'ün yakasına takılan nişan, giydiği smokin vs.. gizli operasyonların örtülebilmesi için Elizabeth'in, Kur'an dinletisine katılması özellikle düzenlenmiş olamaz mı?

Hatırlanacağı üzere birkaç hafta önceki yazımda Orgeneral Başbuğ hakkında saptırma amaçlı yazıları yakında göreceğiz demiş idim.

9/3/2008 tarihli, BÖLÜNMEDE NAKŞİLERİN ROLÜ
http://ahmetdursun374.blogcu.com/10521321/ yazısında düştüğüm bir not var.Bu notu burada yineliyorum.
-
BAŞBUĞ PAŞA'NIN ACI GÜNÜ 29 Ekim 2007 Salı

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un dün İstanbul'da vefat eden kayınvalidesi Talia Çağatay'ın (81) cenazesi, toprağa verildi.


Talia Çağatay için ikindi vakti Levent Camisi'nde düzenlenen törene, kızı Sevil Başbuğ ve damadı Orgeneral İlker
Başbuğ'un yanı sıra İstanbul Valisi Muammer Güler, 1. Ordu Komutanı Orgeneral İsmail Koçman, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de törene çelenk gönderdi. Talia Çağatay'ın cenazesi, ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.


Burada Talia adının köklerinin arştırılmasına gidileceği ve bundan vazife çıkartılacağını düşünmekteyim.Bu nedenle bazı bilgileri paylaşayım.


TALİA : Güzel, şirin
ÇAĞATAY : Tay-Doğu Türklerine verilen ad.
Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mavera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebi lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.


Şimdi de değişik yorumlara bakalım.

TALİA'ın ibranice tercümesi, tanrıdan gelen çiğ damla..

Talia natalia'nın kısaltılmış şeklidir.Ruslar natasha derler. Yahudi ya da biblical ismidir.

Madem öyle şimdi de sayın başbakan Erdoğan'ın bazı çocuklarının ve gelininin adlarına bakalım.

Burak :
Köken : Arb.
Cinsiyet: Erkek
Anlam :Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi'ndeki biniti.

Esra :Köken : Arb.
Cinsiyet: Kız
Anlam :En çabuk, pek çabuk


Reyyan :
Köken : Arb.
Anlam: Suya kanmış, suya doymuş

Burak Hz.muhammed miraca çıkarken bindiği bir "şey"in(At deniyor) ismi yani ne olduğu belli değil imam hatip mezunu bir basbakan oğluna nasıl olur da Burak ismini koyar ingilizce okursanız alın size BARAK..

Peygamberin bineti köpek olabilirdi, deve olabilirdi o zaman ne konulacaktı isim..?


Reyyan da holywood starı R'yan O Neil gibi yazılıyor...

Kızı ibranicesi EZRA, oğlu BURAK..Gelini Ryyan...damadı Berat..Ha, berat yersen BERAT eğer yemez isen sabetay sevi'nin Arnavutluk'ta öldüğü kendin adı...

Diğer bazı bilgiler...

Bu derleme, yakın gelecekte yapılabileceğini tahmin ettiğim tartışmalara ışık tutması amacı ile yapılmıştır.

Derleme:Ahmet Dursun

Çünkü sayın Başbuğ, Kerkük konusunda çok özenli açıklamalar yapmış idi.Bakınız...

Bunlarla ilgili yazılarımı şahsi bloğumda bulacaksınız.

BAŞBUĞ'DAN NET MESAJLAR

BAŞBUĞ'DAN SERT YANIT

KERKÜK'TEN ÖNEMLİ NOTLAR
-
ABD GÖZÜYLE ÜÇ PAŞA
Şeklindeki başlıklarda bunlar açıklanmış idi.
-
Öncelikle Persler konusunda bilgi tazelemek gerekir.
Sonra da bu konuya değişik bir bakış açısı ile yaklaşan sayın Behiç Gürcihan'ın yorumunu sizlere sunacağım.

Öncelikle bazı bilgileri bazı alıntılarla hafızalarımızda tazeleyelim:

ORTA DOĞU:
Orta Doğu deyimini, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bilimsel çalışmalarda ve uluslararası siyasette giderek kullanımı yaygınlaşan "Ortadoğu" (Middle East; Moyen Orient; eş-Şarku'l-Evsat) kavramını ilk defa 1902 yılında Amerikan deniz tarihçisi ve stratejisti Alfred Thayer Mahan, National Review'de yayınlanan Basra Körfezi'nin önemini ele aldığı "The Persian Gulf and International Relations" başlıklı yazısında Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır.

Bu durumda Avrupa'nın ta Romalılardan beri "Doğu" kavramı ile ifade edilen dünya üç ayrı bölgeye ayrılmış bulunuyordu: "Yakındoğu" (Near East), "Ortadoğu" (Middle East) ve "Uzakdoğu" (Far East).

Yakındoğu, daha çok Balkanlar ve Osmanlı Devletini, Ortadoğu Hindistan'a yakın Basra Körfezini ve Uzakdoğu da Çin ve Japonya'yı ifade ediyordu.

"Ortadoğu" kavramının sivil ve siyasi alanlardaki yaygın kullanımına rağmen uluslararası kuruluşlarda ve resmi yayın ve çalışmalarda, belirsizliği nedeniyle fazla tercih edilmediği gözlenmektedir.

Mesela Birleşmiş Milletler Organizasyonu içinde bu kavram pek tercih edilmemektedir.

Bu bölgeye yönelik kuruluşlardan biri United Nationals Relief and Agency for Palestine Refugees in the Near East (UNRWA)'dır ve burada "Ortadoğu" (Middle East) değil "Yakındoğu" (Near East) kavramı kullanılmıştır. Lübnan, Suriye, Ürdün, Batı Şeria ve Gazze'de yaşayan Filistin göçmenlerine sağlık, eğitim ve sosyal alanlarda yardım sağlamak amacıyla kurulmuş olan bu teşkilat 1950 yılından beri hizmet vermektedir.

PERSLER:
Persler İran’a hakim olan eski bir kavim. Ari ırkına mensup, Hint-Avrupa kavmi kebul edilip, M.Ö. 2000 yılında, kuzeyden gelip, Orta İran’a yerleşirler.

Eski Ortadoğu’ya hakim Elamlılar ve Medlerin hakimiyetinde yaşadılar. M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında, Pers Prensi Keyhüsrev, Medlerle mücâdele etti.

Keyhüsrev, M.Ö. 533’te Medlerin İran’daki hâkimiyetine son vererek, Pers İmparatorluğunu kurdu. Büyük Keyhüsrev denilen ilk Pers imparatoru, İran ve Anadolu’ya hâkim olup, sınırlarını Balkanlardan Orta Doğu düzlüklerine kadar uzanmasına neden olan, Pers Kralı Kyros (İ.Ö. 559-530 arasında yönetti) belirledi.

Kısa bir süre içinde, yaklaşık bütün Ortadoğu'yu egemenliği altında birleştirdi.

Yerine gelenlerden, Kambyses(İ.Ö. 530-521 arasında yönetti)ve Darius (İ.Ö. 521-486 arasında yönetti) Mısır'ı ve Kuzeybatı Hindistan'ı, Pers İmparatorluğuna kattı.


Bununla birlikte, Pers İmparatorluğu ancak iki yüzyıldan biraz fazla yaşayabildi ve sonunda (İ.Ö. 330'da) bir iç ayaklanmayla değil, İmparatorluğun uzak batı sınırlarında uzanan, hâlâ yarı barbar düzeyde bulunan

Makedonya'dan gelen bir saldırıyla yıkıldı.

THERMOPİL SAVAŞI VE MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

Amerikalı ve İngiliz askeri tarihçilerden oluşan bir komisyonun yazdığı "Bütün Zamanların 70 Büyük Savaşı" adlı kitapta Thermopil savaşından on yıl önce yine Perslerle Yunanlıları karşı karşıya getiren meşhur Marathon Savaşı anlatılırken şöyle deniyor: "Marathon zıtların bir çarpışmasıydı. Ufak bir demokratik kent-devleti yüzlerce misli büyük bir despotik imparatorluğun karşısındaydı. Bu kültürler çatışması, Batı uygarlığının sonraki gelişimini köklü bir biçimde etkileyecekti."

(BBC Türkçe) haberine göre, İranlı ve İngiliz arkeologlardan oluşan ekibin bulguları, antik Perslerin askeri güç ve mühendislik bilgisi açısından Romalılardan aşağı olmadığını gösteriyor denildi.

Kurt Johnstad’la birlikte senaryonun da yazarlarından olan Yönetmen Zack Snyder'ın 2006 Amerikan yapımı olan 300 Spartalı filmi için, Rotterdam Üniversitesi Öğretim Üyesi Erol Sanburkan'ın yorumunda, bu filmi Tarihi bir fılmden çok ‘mitolojik destan’ olarak görmek daha uygun olur demektedir.

Neden öyle demektedir?
Yönetmen, Asyalılar içerisine çirkin zenciler falan da katarak Batılılardaki Asyalı- siyah ırk düşmanlığını doruğa çıkarmakta, izleyiciyi daha ilk anda Pers (Asyalı) düşmanlığına hazırlaması hiç de zor olmuyor.

Pers askerlerinin geleneksel Arap- İslam kıyafetleriyle gösterilmesi de hayli ilginç. Sanki savaşanlar Persler nezdinde Müslümanlar. Böylece film Asyalı, İslam ve zenci düşmanlığını

Perslerin şahsında toplayarak, yani tarihsel olanın üzerinden bugünü, İslamı, siyah ırkı, Asyalı fakirleri, yani Avrupalı olmayan herkesi ve her şeyi topa tutuyor.

Kingdom of Heaven, Kudüs’ü almak isteyen Selahaddin Eyyubi komutasındaki İslam ordusu ile, bunlara direnen Haçlılar arasındaki savaşı anlatıyordu.

300 Spartalı da neredeyse bu filmin aynısı. Bir tek din faktörü yok bu filmde. Onun yerine Persler ve Yunanlılar şahsında Asyalılar ve Avrupalılar, dolayısıyla barbarlar ve uygarlar (!) savaşı söz konusu.

Yani, film bu mesajı ile Avrupa’nın düşman hedefini de ta o zamandan gösteriyor: Asya.

Herkül’den (herkül görünümlü kahraman savaşçılar), Ben Hur’dan (cüzzamlılar ve hilkat garibesi), The Lord of the Rings’ten, sonuç bölümünde de Braveheart ve The Passion of the Christ’ten etkilerin açıkça görüldüğü filmin IMDB (The Internet Movie Database) puanı 8.1

(yaklaşık 73.000 kişi). Çoğunluğu Amerikalı olan izleyiciler filmi oldukça başarılı bulmuşlar. Bunda son yıllarda yoğunlaşan İran ve İslam düşmanlığının büyük etkisi var. Ne yazık ki, sinema bir kez daha siyasetin emrinde.

ABD ve destekçileri Irak’a saldırmadan önce korkunç bir propaganda savaşı başlatmışlardı. Şimdi de aynı taktikle bir ‘İran karşıtı psikolojik savaş’ başlamış durumda.

300 Spartalı da bu psikolojik savaşın bir parçasını oluşturuyor. Yani 2487 yıllık bir hikâye günümüzde olası bir saldırıya, işgale Dünya ölçeğinde psikolojik ortam hazırlamak için kullanılıyor ve bunun İslam, yabancı düşmanlığı ile beyni uyuşturulmuş Batılı insanlar göz önüne getirildiğinde başarıya ulaştığını söylemek de mümkün.

Gerektiğinde Pentagon’un bir şubesi gibi hizmet veren Hollywood, tarihi fırsatı kaçırmıyor ve İran’a saldırıyı şimdiden başlatıyor.

Yedisinden yetmişine İranlılar kızgın. Onlar Pers İmparatorluğu’nu tarihin en büyük imparatorluğu, Fars (İran değil) milletini de tarihin en kahraman milleti olarak gördüklerinden Avrupalıları Türkler kadar fazla gözlerinde büyütmüyorlar.

Ortada bir İran- Yunanistan karşıtlığı mı var, diye sormadan edemiyorsunuz. Böyle bir karşıtlık, düşmanlık aslında yok. Türk/ Azeri düşmanlığını (Burada bir parantez daha açmam gerekti: Biliyorsunuz, İran tam 9 asır, yani tam 900 yıl Türkler tarafından yönetildi. Bunun 600 yılı Kaçar Hanedanlığı yönetimidir. İranlılardaki Türk düşmanlığının bir nedeni bu ülkedeki 30 milyona yaklaşan Türk nüfus ise, bir diğer nedeni de işte bu, yani 900 yıl Türk yönetimi altında kalmanın yarattığı ezikliktir.) millî politikalarının ilk sırasına yerleştiren İranlıların şu anda bile en büyük müttefiklerinin Ermeniler ve Yunanlılar olduğunu yakın dönemin tarihsel gelişmelerini dikkatle takip eden herkes biliyor.

(Hatemi, Karamanlis ve Koçaryan’ın Türkiye’ye ve Azerbaycan’a karşı kenetlenmiş ellerini, oluşturdukları ittifakı hatırlayınız.) O nedenle öfkeli İranlılar Yunanlılara değil de, Amerikalılara kızıyorlar.

Amerikalılar Spartalı (Yunanlı) tipini Avrupalı insanın, dolayısıyla kendi kültürlerinin ‘prototipi’ gibi öne çıkarıyorlar. Çünkü o tarihte Amerika kıtası da yok, Amerikalılar da. Hatta ‘Avrupalı – Asyalı bilinci de.

Esas amaç Avrupalı ülkelerin ve insanların bütün güçleriyle İran’a karşı, İslam’a karşı birleşmeleri. İran, İslam’ı ne ölçüde temsil ediyor; o ayrı bir tartışma konusu, ama sıradan Batılı için İran çoktan İslam ile özdeşleştirilmiş durumda.

Şiilik olgusunu ‘milli devleti kurmak için’ çok ustaca kullanan İranlılar (Bu bağlamda Azerileri etkisiz hale getirmeyi becerdiler; ama Azerbaycan- Ermenistan Savaşı’nda Ermenilere verdikleri büyük destekle İslamiyet’in de, Şiiliğin de İranlıların hiç umurunda olmadığını, esas amaçlarının İran’da Fars milliyetçiliğini tesis etmek olduğunu herkes gördü.) Ön- Asya’nın en ırkçı kavimlerinden olduklarından, filmin içeriğinin içine gizlenmiş anti- İslamcı (daha doğrusu anti-Sünni ) anlayışa değil, açıkça öne çıkarılan anti- Pers anlayışa tahammül edemiyorlar.

-

KUDÜS:
M. S. 614'te Kudüs, Persler (İranlılar) tarafından ele geçirildi. 627 yılında Bizanslılar şehri Perslerden geri aldılar.
Kudüs, 1291'de Memlükler'in hakimiyetine geçti ve bu hakimiyet 1517'de Filistin toprakları Osmanlı devletinin eline geçinceye kadar devam etti.

Osmanlı hakimiyeti 1918'e kadar sürdü. Haçlı seferleri sonunda gerçekleştirilen işgalden sonra ikinci büyük işgal 1918'de İngilizlerin Filistin topraklarına girmesiyle başladı.

İngilizlerin bu topraklara girmekteki maksatları bölgede yahudilerin bir devlet kurmalarına imkan sağlamaktı.

Nitekim zamanın İngiliz dışişleri bakanı Arthur Belfour tarafından 1917'de yayınlanan ve "Belfur deklarasyonu" olarak tarihe geçen belgede bu husus dile getirilmiştir.

Söz konusu deklarasyonda şöyle deniliyordu: "Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor.

Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır.

Şurası açıkça bilinmelidir ki, haşmetli kral, Filistin'de bulunan yahudiler dışındaki milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek veya yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek hiçbir şey yapmayacaktır."

Filistin topraklarının işgaliyle yahudilerin buralara yerleştirilmesinin amaçlandığı 1916 tarihli Sykes - Picot Anlaşması'nda da dile getirilmişti. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması'nda Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulması için bu topraklara yahudilerin yerleştirilmesi karara bağlanmıştı.

Sykes - Picot anlaşmasının uygulamaya geçirilmesinde ve İngilizlerin Kudüs'ü işgal etmelerinde Ürdün kralı Hüseyin'in babasının dedesi olan Şerif Hüseyin'in önemli rolü olmuştur.

Şerif Hüseyin, kendisine vaadedilen "Arap yarımadası krallığı" karşılığında İngilizlerin Kudüs'ü ve çevresini işgal etmelerine yardımcı olmuştur.

Sykes - Picot anlaşmasının Filistin'le ilgili maddesinde: "Diğer ortakların ve Mekke şerifinin muvafakatı alındıktan sonra Rusya ile de istişare yapılarak bu bölgede uluslararası bir yönetim kurulsun" denmesi o zaman Mekke şerifi olan Hüseyin'in ihanetteki rolünü ortaya koyuyordu.

İsrail gazetelerinden Haaretz, Rus Novosti haber ajansına dayandırdığı haberinde, İran'ın Çin'den aldığı 24 adet J-10 savaş uçağının İsrail teknolojisi ile üretildiğini, bu teknolojinin İsrail tarafından şartlı olarak Çin'e verildiğini yazdı.

Haberde, İran ile Çin arasında 1 milyar dolarlık uçak satış anlaşmasının imzalandığı, uçakların 2008-2010 yıllarında İran'a teslim edileciği yazıldı.

Savaş uçaklarının harici yakıt tankerleri ile birlikte menzillerinin 3.000 km olduğu, dolayısıyla İran'dan kalkan bu savaş uçaklarının İsrail'İ vurup dönecek konumda olduğu belirtildi.

İsrailli bazı gözlemciler, İran ile Çin arasında yapılan silah satış anlaşması ile, İsrail'in kendi teknolojisi ile vurulma rizkinin ortaya çıktığını, bunun da İsrail'in ileriyi göremeyen yanlış ihrac

politikasının bir sonucu olduğunu belirtti.

TAHRAN (A.A)
Yarı resmi Fars ajansının haberine göre, Neccar, gönüllü milis teşkilatı (Besic) üyelerine yaptığı konuşmada, savunma sanayisi alanında "önemli ve etkili adımlar attıklarını" belirtti ve "İran, 2 bin kilometre menzilli Aşura isimli yeni bir füze üretti" dedi.

Neccar, bunun dışında çeşitli füze, havan topu, tank, askeri araçlar ve denizaltıları yaptıklarını, "Saiga" ve "Azerakhş" adlı savaş uçaklarıyla pilotsuz uçaklar ürettiklerini anlattı.

İran Savunma Bakanı, çeşitli füzelerin üretimi ve elektronik modern sistemlerin geliştirilmesinin de bakanlığının "askeri kazançlarından bazıları" olduğunu kaydetti.

Neccar, yeni üretilen "Aşura" isimli uzun menzilli füze hakkında fazla bilgi vermedi. İran'ın elinde, menzili 2000 kilometreyi bulan Şahab-3 füzeleri de bulunuyor.
Saygı ile...

 
Toplam blog
: 30
: 727
Kayıt tarihi
: 14.02.07
 
 

Bazı konular vardır ki, tartışarak, yazışarak da fikir edinilebilir. Bazı konula ise özel çaba sarfe..