Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Haziran '16

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
536
 

Anılarımla Hasanoğlan

Anılarımla Hasanoğlan
 

     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir taşla                                                                                                                                                                                     en az iki kuş vurur                                                                                                                                                                                    akıllı olanlar hep.

       ne biçim bir yeteneksiz âdemsem                                                                                                                                                          beş taşla tek kuş bile                                                                                                                                                                      vuramadım henüz ben.                                                                                                                                                                                                            (H. E.)

 

 

                “Hasanoğlan Mezunlar Derneği” adında bir sivil toplum kuruluşu var.

                Diyeceksiniz ki, “Ne olmuş varsa? Onun gibi binlerce, on binlerce dernek var: Her okulun, her mesleğin… Her ilin, her ilçenin… Dahası her beldenin, her köyün… Ne farkı var ötekilerden bu derneğin?”

                Söz etmeye değer miydi, olmasaydı benzerlerinden bir farkı?

                Var; gerçekten bir farkı var…

                Her yıl, bir iki kez toplantı düzenler Hasanoğlan’da. Üyesi olsun olmasın, Hasanoğlan tutkunlarıyla… Ne yazık ki, ben henüz katılamadım hiçbirine.

                Ve her gün, üyelerinden biri ya da birkaçı, nöbetçi olarak bulunur dernek merkezinde.

                Nerden mi biliyorum?

                Kim nöbetçiyse o gün, duyurur mutlaka bunu internette: “Şu saatten itibaren çayımız hazır. Buyurun, bekleriz.” diye.

                Henüz derneklerine de gitmiş, çaylarını da içmiş değilim.

                Dahası, Kurucu Dernek Başkanı Nail Çolak gibi, yönetimdeki birçok arkadaş da öğrencim değil…

                “O değil, bu değilse, bu yazının konusu ne?” diye mi soruyorsunuz.

                Söyleyeyim hemen: Bu yazının konusu, kitap…

                Evet, kitap…

                “Kitap” dedim diye, suratınızı asmayın hemen canım!

                “Anılarımla Hasanoğlan” (*) adlı güler yüzlü, içten ve çok cana yakın bir kitap bu.

                Yazarı Şehriban Tuğrul, ben Hasanoğlan’dan Kars’ın Sovyetler Birliği sınırındaki ilçesi Arpaçay’a sürgün gönderildikten bir yıl sonra girmiş okula; 1967’de.

                Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin bir köyünde doğmuş; Şehriban Tuğrul. Birkaç yıl sonra, Yozgat’ın Şefaatli ilçesine gelip yerleşmiş aile. İlkokul birinci sınıftan itibaren yazları Kur’an kursuna devam etmiş hep. (Telefon görüşmemizde, “Yalnız yazları değil, kışları da… Sabahçı isem, öğleden sonraları, öğleciysem sabahları gittim hep Kur’an kursuna” diye anlattı.)

 Yetenekliymiş; hatmetmiş Kur’an’ı birkaç kez. “Geleceğin hanım hafızı” diye bakarmış O’na herkes.                Öyleymiş, öyleymiş de, gelin görün ki, Şehriban’ın gönlünde başka bir aslan yatarmış. O, Şefaatli’nin efsane öğretmeni Yücel Kaya gibi bir “hoca’nım” olmak istermiş.

                Yaz gelince, baba Mustafa Tuğrul, biçerdöverini alıp Adana’ya doğru gider, eylülde dönermiş ancak. Öğretmen olmak için yanıp tutuşan kızımız, Hasanoğlan sınavlarına girer; babasından habersiz. Ağustos sonlarında ilk sınavı kazandığı bildirilip ikinci sınava davet edilir.

                Sevinsin mi, üzülsün mü bilemez kızımız. Zira babası yarın, öbür gün gelip de gerçeği öğrenince, “Ben kızımı Hasanoğlan’a falan göndermem. İlle de okumak istiyorsa, hafız olsun işte!” derse?

                Endişeli bir bekleyişten sonra gelir baba. Birçok hediyelerle… Kırmızı, pembe naylon ayakkabılar, balonlar, tokalar… Ve bir sürpriz… Hiç kimsede olmayan bir naylon bebek…

                Çocuklar en çok bu hediyeye sevinirken, ebeleri, (babaanneleri yani) “Bu çok günah… Çırılçıplak… İnsana benziyor. Allah’tan başka kimse insan yapamaz. Mustafa’m, bu günah… Yak gitsin.” demesin mi?

                Bereket babaları, “Kızlar onları giydirir ana” demesiyle rahat bir nefes alır çocuklar.

                Yemek yenilip çaylar içildikten sonra, anne çekine çekine Şehriban’ın durumunu anlatır. Sert bir tepki verecek diye korkulurken, sakince, “Sabah olsun bir, Hocanıma gider sorarız.” demesin mi, baba?

                Ertesi gün birlikte giderler Yücel Hanım’a. Öğretmen, sevdiği bir öğrencisi için, “Hayır, sakın bu kızı okutma!” der mi hiç? Aksine, “Muhakkak okutun ve arkasında olun hep” der. Övgülerle yüceltince Şehriban’ı, babanın da gururla kabarır da göğsü, “Siz o kapıyı bize açtınız. Kızım ikinci sınavı da kazanırsa, ceketimi satar yine okuturum onu” der.

                Şehriban, bu sözleri duyunca babasından, sevincinden havalara uçmuş ama öğretmeninin yanında belli edememiş bunu.

                İkinci sınav için Hasanoğlan’a gittiğinde, okul bir ay sonrasının öğrenci adaylarına, “tas kebabı, pilav ve hoşaf”tan oluşan bir öğle yemeği vermesin mi? Bu nefis yemeği yiyince kızımız, sınavı kazanıp bu okulda okumayı öyle çok istemiş ki!

                Ve kazanmış sınavı. Bunu öğrenince dünyalar onun olmuş ama Şefaatli’den birlikte gittiği altı kızdan yalnızca kendisinin kazanıp arkadaşlarının donup kalması karşısında bir sevinç çığlığı bile atamamış. Sevinsin mi, üzülsün mü bilememenin sıkıntısı içinde sıkışıp kalmış.

Başarısı karşısında babası kızıyla gurur duyarak, “Aferin” demiş ama içinden geldiği gibi şöyle bir doyasıya sarılıp kutlayamamış ama gözleri yaşarmış mutluluktan. Ve o küçük kız, bakın, ne demiş babasına:   

                “Babacığım, öyle güzel ve düzgün okuyacağım ki, şimdi kızlarını göndermeyenler, arkamdan kızlarını gönderecekler ve de ben, senin şapkanı yere eğdirmeyeceğim hiç.”

                Baba ve kızı, sevinçle dönerler Şefaatli’ye. Başta annesi ve kardeşleri olmak üzere konu komşu, hısım akraba herkes içtenlikle kutlar Şehriban’ı.

                Gitme zamanı yaklaşınca okula, babası altı yıl önce ayrıldıkları doğum yeri Çopraşık köyüne götürür. Babasının amcaoğlu Çatal Kafa Duran Emmi’ye giderler dosdoğru. Kızımızın “Dede” deyip çok sevdiği Çatal Kafa, Şehriban’ın şerefine koyun keser. Konu komşu toplanıp hep birlikte yemekler yenir, çaylar içilir.

                Ve çok önemli bir ayrıntıyı da not etmiş yazar:

                “Yatsı namazı, her zaman olduğu gibi, kadınlı erkekli köy odasında beraber kılındı ve herkes evine dağıldı.”

                Ben, ülkemizde kadınlı – erkekli kılınan bir namazı ilk kez duyuyor, ilk kez okuyorum. Siz biliyor muydunuz? Söyleseler inanır mıydınız?

                Dikkatinizi çekerim; yıl 1967… Yer, Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Çopraşık köyü…

                Köylüler, yatsı namazını köy odasında kadınlı erkekli birlikte kılıyorlar. Duydunuz mu? Köylümüze “gerici” diyenlerin kendileri neci oluyorlar dersiniz?

                “Acaba çok özel bir gün, çok özel bir durum mu?” diye sorarsınız, öyle mi?

                Hayır, ne özel bir gün, ne özel bir durum…

                Nerden mi biliyorum?

                Öyle olsaydı, eğitimci yazar Şehriban Tuğrul, “Yatsı namazı, her zaman olduğu gibi kadınlı erkekli köy odasında kılındı.” diye yazar mıydı? (Telefonla da doğruladı; bu cümleyi yazarımız.)

                Sözgelişi biri çıksa da, “Her türlü namaz, camilerde kadınlı erkekli birlikte kılınmalı.” diye söyleyip yazacak olsa…

                Bugüne kadar böyle biri çıktı mı bilmiyorum. Çıkacağını da pek sanmam da…

                Hani, çıkacak olsa… Ne yaparız?

                Hemen sustururuz onu, değil mi?

                Hep birlikte yükleniriz üstüne: “Din düşmanı” mı demeyiz, “Millet düşmanı” mı?

                “Mutlaka niyeti, tıyneti ve dahi kanı bozuk biridir o!” değil mi?

                Var mı itirazı olan?

                “Tamam, kardeşim de, yazının girişinde sözünü ettiğin Hasanoğlan Mezunlar Derneği ile ne ilgisi var bu anlattıklarının?” diye mi soruyorsunuz?

                Var, var…

                Öyle bir dernek olmasa, bu kitap yazılamazdı çünkü.

                Neden mi?

                Dernek Başkanı Nail Çolak, “Yaz kardeşim, yaz Şehriban bu anlattıklarını. Yaz, dernekçe bastıralım.” diye ısrarla teşvik etmiştir çünkü. Ve derneğin ikinci yayını olarak basılmıştır.

                Nice dernekler var ki, adı var; tabelası var; başkanı var ama yaptığı hiçbir şey yoktur. Şundan ya da bundan, şurdan ya da burdan beslenirler. Kim beslerse onun yalakalığını yapıp onun borusunu öttürürler.

                Hasanoğlan Mezunları Derneği’ni kim besler?

                Hiç kimse…

                Hiçbir gücün düdüğünü öttürmeyen bir derneği kim, niçin beslesin ki?

                Bilmem, anlatabildim mi, Hasanoğlan Mezunları Derneği’nin başka derneklerden farkını?

 

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

(*) Anılarımla Hasanoğlan, (Şehriban Tuğrul, Hasanoğlan Mezunları Derneği Yayınları, No:2, Nisan 2016, Ankara.)

 

Erdal Ceyhan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Köy Enstitüleri bir destandır... Bu kurumların yankıları hala sürüp gidiyor. Daha yıllarca de söylenip, yazılıp gidecek. Teşekkürler.

Erdal Ceyhan 
 25.06.2016 0:00
Cevap :
Sn Ceylan, eğitimcilerin bu düşüncede olması alkışa değer! Selamlar.  02.07.2016 12:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 259
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 264
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster