Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
5177
 

Anılarla 70'li yıllar 3

Anılarla 70'li yıllar 3
 

70’li yılların filmlerinde kalmıştık. Hızımı alamadım da henüz. Bazen hafızam hatıralarımı darmadağın, düşüncelerimi de zaptediyor. Unuttuklarım, gönlüme kazınmış filmler var daha anlatmak istediğim.

Beyoğlu’nun en ünlü sinemalarından biri olan yeni Melek, nezih bir seyirci kitlesine hitap ederdi. Gözyaşları içinde Love Story’i burada seyretmiştik. Basit bir aşk hikayesiydi oysa. Ali Mc Graw ve Ryan O’Neal başrölleri paylaşmıştı. Zengin erkek fakir kız klişesine dayanılan bir filmdi ama ne yaygara kopartmıştı İstanbul’da.

Yeşilçam hala; “işte kapı işte sapı” “parçala Behçet” “İsmet bu ne kısmet” “Şehvet kurbanı şevket” gibi filmlerle seyircisini kurban ettiğinden Aşk Hikayesi ilaç gibi gelmişti o yıllarda.

Gerçi Ümit bey hatırlattı; “Tarık Akan filmleri de vardı” diye. Evet o zamanın bütün güzelleriyle salon filmi çeviren Tarık Akan Yeşilçam’a yeni bir nefesti. Ve Bakırköy’ün yüz akıydı. Hatta her gün kumsalında cirit attığımız, Ataköy Plajı’nın cankurtaranı ve bizim “sırık” diye bahsettiğimiz yakışıklı komşumuzdu Tarık Üregül.

Meşhur olduktan sonra Zuhuratbaba’daki Üregül apartmanının önünde, resim imzalatmak için her daim liseli kızların kuyruğu olurdu. Annesi çok hanımefendi, güler yüzlü bir kadıncağızdı. Telefonlardan ve kızlardan bıkmıştı. O zamanki klasik konulu filmlerini öylesine seyrederken, daha sonra yaptığı filmleri hep takdir etmişimdir.

Kovboy filmlerinden etraflıca bahsederken John Wayne’i unuttuğum için çok üzüldüm. Ne yakışıklı adamdı Wayne! Gerçi onun filmlerini sinemadan ziyade siyah beyaz televizyon ekranlarında daha çok izlemiştik.

Ah! İşte şimdi geldik televizyona! Dedim ya 68’de misafir odaları radyoya ihanet ederek kollarını açtı ve kocaman beyaz camı kucakladı. Mobilyalar bile değişti. Eski, kısa cam büfeler kömürlüklere kalktı, yerine TV için özel üç parçalı büfeler kondu. Orta bölümünde kocaman, arkası açık parçalara oturtuldu televizyonlar.

Şimdiler de futbola fazla merakım olmasa da o yıllarda seviyordum. Çünkü 1970’de televizyonun ilk naklen yayını "Karşıyaka - İstanbulspor" karşılaşmasını izlemiştim. İstanbulspor iyi bir takımdı o zaman. Şimdi ikinci hatta üçüncü ligde oynayan takımlar o zamanlar hep gündemdeydi. Vefa, Altınordu, Şekerspor, Mersin İdmanyurdu, Göztepe hatırladıklarım.

Unutamadığım ise 69 senesinde Galatasaray’ın şampiyon, rahmetli Metin Oktay’ın da gol kralı olmasıydı. Sadece 69’da mı? 70’li yıllara Galatasaray damgasını vurmuş ve peşpeşe her sene şampiyon olmuştu. Bakın şimdiler de fazla merakım yok derken yine kaptırdım kendimi. UEFA kupasını alan tek takım olduğu gibi "Fenerbahçeliler bozulmasın" Atatürk yaşarken, adına düzenlenen “GAZİ BÜSTÜ KUPASI”nı da alan tek takımdır Galatasaray! 31.08.1928’de Fenerbahçeyi 4-0 katlederekJ))

Biz yine TV’ye dönelim. 1972 Münih Olimpiyatları da Eurovision aracılığı ile ilk kez televizyondan naklen verilmişti. Televizyondan bahsederken ilk göz ağrımız rahmetli Zafer Cilasun’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. 68’den itibaren ekrandan tanıdığımız, ilk sevdiğimiz ve ilk kaybettiğimiz sipikerdi Celasun. Sanırım 76 seneleriydi ve sirozdan vefat etmişti. Kardeşi Uğur Celasun’un idam kararını haberlerde okuması ise çok üzmüştü bizi. Ne yazık ki infazın gerçekleşmediğini öğrenemeden ölmüştü.

Yarışma ve eğlence programları oldukça revaçtaydı o seneler. Başrol de Halit Kıvanç. İpana diş macunlarını bize sevdiren Orhan Boran’dan sonra gelmiş geçmiş en büyük spiker ve sunucuydu Kıvanç. Geçtiğimiz senelerde kitap fuarında karşılaşmıştık. Kibar, sevecen ve babacan tavırlarla köy çocukları için bir kucak dolusu kitap hediye etmişti bana.

Televizyon dizileri de o yıllar insanları eve kapatacak cinstendi. En uzun yayınlanan Western dizisi Bonanza’yı çok sevmiştik. Etkileyici giriş müziğiyle at sırtında dört nala gelen Cartwright ailesi ve yaşadıkları çiftlik “Ponderosa” uzun yıllar evlerimize konuk olmuştu. Ailenin en küçük oğlu küçük Jo, daha sonra büyüyerek “küçük ev”in babası olmuştu.

Türkiye’de trafiği kilitleyen tek dizi ise 70’lerin sonlarına doğru başlayan “DALLAS’dı. İnsanlar diziye yetişmek için bütün işlerini yarım bırakıyorlardı. Memlekette bir sürü JR’lar türemişti. Hanımlar diktirdikleri elbiselerin omuzlarına Sue Ellen’in ki gibi, yastık kadar vatka koyduruyorlardı. Özentilikte üstümüze yoktur ya, sosyetik evlerde yemekten önce aperatif olarak birer duble viski içilmeye başlamıştı.

Ben mazlum avukat Petrocelli’yi severdim. Garibanların davalarına bakardı ve en güzeli de karavanda yaşardı. Bir de Robert Blace’in oynadığı polisiye dizi Baretta sürükleyici olurdu.

“Sementa”nın cadoloz Endora’sı, “Şahin Tepesi”nin üzüm bağları, “Kökler”in Kunta Kİnte’si, “Tatlı Sert”in Emma Peel’i, “Güzel ve Çirkin”in Vincent’i, “Shogun”un Toranaga efendisi, Anjinsan’ı, “Beyaz Gölge”nin Koç Reeves’i, aşağıdakiler yukarıdakiler, tekerlekler , kaynanalar, aşk gemisi, flamingo yolu, şerif Titus derken 80’lere ulaşmıştık….

Tüm bu karekterler aileden biri gibiydi. Hele hele Zengin ve Yoksul içimize işlemişti. Uzun zaman Tom ve Rudi Cordesh kardeşlerle uğraşıp durduk. Falkonetti korkulu rüyamız oldu. Hatta Falkonetti Tom’u öldürdüğünde ülkede yas ilan edildi. Ama o zaman daha bir gerçekçiymişiz. Neden derseniz; en azından Kurtlar Vadisi’nin Çakır’ı öldürüldüğündeki gibi gazetelere ölüm ilanı verilmemişti.

70’lerin sonlarına doğru Charli’nin Melekleri de epey sükse yapmıştı. Sabrina, Jill ve Kelly kıvrak zekaları ve güzellikleriyle erkeklerin gönlüne taht kurmuştu. Bütün oto tamircilerinin, lokantaların, berberlerin, manavların duvarını sarışın melek Farah Fawsett’in posterleri asılmıştı. Poster kelimesi bana sevgili Sezen Aksu’nun bir zamanlar köşe yazarlığı yaptığı bir mizah dergisinde yazdığı anısını hatırlattı.

Olay Müjde Ar’ın FUAR kolonyaları ile arzı endam ettiği gençliğinin ve güzelliğinin doruğunda olduğu 70’li yıllarda geçer.

Bir çekim günü sabahı Müjde hanım berbere giderken arabası bozulur. Öyle ev hali, derbeder, darmadağınık, makyajsız bir vaziyette bulduğu ilk tamirciye dalar. Bir bakar ki bütün duvarlarda kendi posterleri. Adeta adam duvar kağıdı yerine Müjde Ar’ı kullanmış. Tabi Müjde hanımın çok hoşuna gider bu görüntü.

“Ayyy! Çok duygulandım. Demek bu kadar çok seviyorsunuz. Madem öyle bende bir imza atayım” der.

Kalemini çıkarır ve en görkemli posterinin yanına gider. Tam o sırada usta;

“hooop! Bacım niye karalıyorsun resmi?” diye sorunca Müjde hanım afallar.

“E…ben Müjde Ar’ım. İmzalayayım dedim…” diye kekeler. Usta Müjde hanımı şöyle bir yukardan aşağı süzer ve bıyık altından güler;

“Bacım sen Müjde Ar’san vallaha bende JR’ım”J)

70’li senelerde Hollywood’un emek verdiği birçok siyah beyaz film de Türk ekranlarında göz doldurmuştu. En ünlü yapım 1939 yılında çevrilmesine rağmen “Rüzgar Gibi Geçti” hafızalara kazınmıştır mesela. Clark Gable bu filmden sonra Hollywood kralı olarak anılmaya başlamıştır.

“Alfred Hickcock’un İngrid Bergman’ı, Carlo Ponti’nin Sofia Loren’i, “Cleopatra”nın Richard Burton’u ve Elizabeth Taylor’u, “Sapartacus”ün Kirk Douglas’ı, “Embryo”nun Rock Hudson’ı, “Houduni”nin Tony Curtis’i, “Mata Hari”nin Gretta Garbo’su, “Singing in the rain”in Gene Kelly’si, “My Fair Lady”nin Audrey Hepburn’ü, “atları da vururlar”ın Jane Fonda’sı, “Borsalino Çetesi”nin Alein Delon’u ve Jean Paul Belmando’su, en beğendiklerimiz arasındaydı…

En sevimli sarışın Kim Novak, en efsane sarışın Marilyn Monroe, en seksi sarışın Brigitte Bardot’du ama en Sindirella’sı da Grace Kelly’ydi. Muhteşem ikili Sylvie Vartan&Jony Halliday, muhteşem üçlü ise Frank Sinatra, Sammy Davis ve Dean Martin’di.

Fred Aster&Ginger Rogers’in danslarını hayranlıkla izlerken en çok FAME dizisine takılmıştık. John Travolta’ya "Grease" filminde aşık olmuş, Charlie Chaplin’in muhteşem “Şarlo”suna, Muppet Show’a, Jerry Lewis’in, Laurel Hardy’nin ve Yavru ile Katip’in maceralarına hep gülmüştük. O zamanlar sinemalarda film başlamadan önce mutlaka on dakika Şarlo ya da çizgi film gösterirlerdi. Film arşivimdeki en kıymetli DVD’lerden biridir Şarlo.

Filmler, diziler…eğlenceler…

Gerçek hayattaki filmler ise insanın içini acıtıyordu. Ve hiç de Muppet Show’daki Kermit gibi komik değildi gerçekler...

İnsanlar ölüyor, savaşlar kızışıyor ve dünya git gide büyük bir karmaşaya doğru itiliyordu. 71’de 12 Mart muhtırası, tarihimizde meydana gelen dördüncü; başarılı olmuş ikinci; ve emir-komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk askeri darbe eylemiydi. Her şey arapsaçına dönmüştü. Boğaz köprüsünün iki yakasını birleştirmişlerdi ama biz iki yakamızı bir araya getiremiyorduk bir türlü…

Karartma geceleri, gaz lambası ışığında ders çalışmak, sıkı yönetim, öğrenci çatışmaları, gencecik can veren bedenler, Ermeni katliamları, sağcı solcu muhabbetleri ve kendimize benzeyeni bulma çabası ile geçiyordu günler… Kıbrıs çıkartması ile birlikte askerlik şubesi önündeki kuyruklara yokluk kuyrukları karışmaya başlamıştı. Her yerde Ecevit’in posterleri ve bayraklar asılıydı. O günlerde doğan erkek çocuklara hep aynı isimler kondu. Mücahit, Korkmaz, Savaş, Barış, Deniz, Hüseyin, Yusuf, Ecevit, Barış...

Barış istiyorduk ama Münih Olimpiyatları bile kana bulanmış, Mark Spitz altın madalyaları toplarken Filistin’li mücahitler İsrailli sporcuları katletmişti. Dünya basını ressamların devi Pablo Picasso’nun ve eski Fransa başkanı Charles de Gaulle’nin ölümünü ilan ederken, ülkemizde de hergün birilerini toprağa veriyorduk.

Zonguldak’da Kozlu İncirharmanı ve Çaydamar kömür ocaklarında grizu patlayarak 20 işçiye mezar olmuştu. THY peş peşe düşüyordu. Van uçağı İzmir’de düşmüş ve 4'ü personel 72 kişi ölmüştü. Daha sonra yine Bursa isimli yolcu uçağı, elektriklerin kesik olmasından dolayı meydana inemeyince Marmara Denizi’ne düşmüş ve bu uçakta sevgili Almanca öğretmenim Servet Mücen’in hostes kız kardeşiyle birlikte 42 kişiden kurtulan olmamıştı.

Paris’de ise tam bir vahşet yaşanmış ve Paris-Londra seferini yapan THY uçağı ormana düştüğünde 345 kişiyi yitirmiştik. Gediz ve Varto’daki depremlerde binlerce yurttaşımızı enkaz altında kaybetmiş, bu kadar ölüm yetmezmiş gibi daracağına da 3 fidan göndermiştik. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan... Edebiyat ve müzik dünyasından da iki büyük devi, Orhan Kemal'i ve Aşık Veysel'i sonsuzluğa uğurlamıştık...

Uzun ince bir yoldaydık o yıllar işte…

Gece gündüz gidiyorduk bir bilinmezliğe doğru ve ne halde olduğumuzu gerçekten bilemiyorduk.

Memleket itiş kakıştayken Ecevit Ayşe’yi tatile çıkarma planları yapıyor, bizim de bu ortamlara uyacak şarkılar dilimizden düşmüyordu; “sev kardeşim” “hayat bayram olsa” “bu ne dünya kardeşim böyle?” “asker mektubu” “bir dünya ver bana” “kendim ettim kendim buldum” “memleketim” ve en anlamlısı Bülent Ortaçgil’in “olmalı mı olmamalı mı?”

Şarkılarla memlekete tepki verirken kelle koltukta ama…

Kızlarda ok gibi takma kirpikler, peruk, takım elbise fantezisi, apartman topuk, otobüs farı gibi güneş gözlükleri, daracık çorap çizmeler, yerlere kadar maksi mantolar ama bir karış mini etek…

Erkeklerde, İspanyol paçalar 35 santim, gömlek yakaları kauçuk çiçeğinin yaprakları gibi ama bedenleri düdük gibi daracık, ekoseli atkılar, parkalar, geniş kravat, saçlar uzun, balta favori, koltukların altında Penthouse, Bravo, Hey dergileri…

Diskolarda bangır bangır James Brown’ın “sex machine” çalarken umutlarımız yarınlar kadar çoktu 70’lerde yahu!!!


"devam edecek"

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gittim yine 70'li yıllara. Sağolun, var olun. Sevgilerimle..

Özlem Akaydın 
 26.09.2008 20:22
Cevap :
70'li yıllar bloglarını okuyanlar hep geçmişte yolculuk yaptı. Bu da beni çok mutlu etti. Amacıma ulaştım. Sağolun...  26.09.2008 23:47
 

bazılarını hatırlıyorum ama genel olarak ağzım açık okudum ve sonunda da yüzümde sanki bunların hepsini görmüş, seyretmiş, yaşamış gibi yüzümde bir tebessüm oluştu. ah ah hep söyedim yine söylüyorum ne varsa eskilerde o zamanlarda varmış, kalmış gibi. ben o zamanlarda yaşamalıymışım :((

beenmaya 
 27.08.2008 15:18
Cevap :
Zaten o zamanlarda yaşamış gibi davranıyorsunuz. Ucundan kıyısından yakalamışsınız yine de. Yazılarınız, fikirleriniz bana böyle hissettiriyor. Sevgiler...  27.08.2008 16:51
 

Ben son oyunu oynadığı Şan tiyatrosu ile Ses tiyatrosunu karıştırdım. Muzır Müzikal'i Şan'da oynamıştı Ferhan. Sonra da yakılmıştı. Orada da ne oyunlar seyretmiştik. "Sezen Aksu söylüyor"u hiç unutamam mesala. Her şarkıdan önce güftelerle ilgili parodiler yapmıştı. İlyas Salman ve Cem Özer'le birlikte. Ünzile'de ise çok duygulanmıştık.

MARTILAR ÖZGÜRDÜR 
 21.08.2008 23:34
 

biz de o zamanlar Şişli Samanyolu sokakta oynamakta olan DOSTLAR TİYATROSU na devamlı kart almıştık. Havana Duruşması, memleketimden İnsan Manzaraları, Ağrı Dağı Efsanesi aklımda kalan oyunlar. Beyoğlu'ndda da Ses tiyatrosunda oynamakta olan Ferhan Şensoy'u takip ederdik; Şahları da Vururlar adlı oyun kalmış aklımda. Beyazıtta Küllük, ilk sene hasıraltı, Üniversite Kafe, Platin,Yenikapı -Maran, Kapalıçarşı-Çınaraltı ve sahaflar uğrak yerlerimizdi. kapalıçarşı deyince, Çukur Muhallebicisini ve Çemberlitaş sinemalarını da unutmamak gerek. Öff..öff...beni yine nerelere nerelere götürdünüz sevgili Özgür martı. Ama gerek hafızanız, gerekse araştırmalarınız, toplumsal olaylarla , dünya ile bağlantılar müthiş ve mükemmel. Rock Hudson, önümde şu anda. Mc millan ve karısını hatırladım Sally Field 'di galiba dizinin adı. kim derdi ki o müthiş yakışıklı ada, gay olsun ve üstelik AIDS'den ölsün:((Yine minik bir ilave pop müziğimizin ilk starları Erol Büyükburç ve Alpay'ı da ben ekliyeyim.Varsa öz

Neşe İleri 
 21.08.2008 17:21
Cevap :
Benim aklımda kalanlar "Keşan'lı Ali Destanı" ve "aslan asker Swayk" biraz daha kurcalarsak eminim aynı sıralarda omuz omuza aynı mekanlarda olduğumuz ortaya çıkacak. Hele "şahları da vururlar" başka bir güzeldi. Muhteşem bir kadrosu vardı. Sanıyorum iki kere seyretmiştik ve ardından gelen "muzır müzikal" oyunu da Ses Tiyatrosu'nun sonu oldu. Hazımsız yobazlar canım tiyatroyu yaktılar.  21.08.2008 23:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2558
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster