Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Aralık '18

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
79
 

Ankara mı, Angara mı?

Ankara mı, Angara mı?
 

Annem bazı zamanlarda, genellikle de torunlarını özlediğinde der ki: ‘’benim babaannem ne kadar da şanslı bir kadınmış. Senelerce felçli yattı ama her sabah gözünü açtığında torunları, çocukları karşısındaydı’’

Bu sözler, aslında yaşadığımız zamanları kısacık özetleyen, geçmişe duyulan ve de şimdiki zamanlarda hep uzaklarda yaşayan çocuklara, torunlara özlemi dile getiren, imbikten geçirilmiş saf sözcükler.

Hepimizin hissettikleri saklı bu cümlelerde.

Ben de özlem gidermek için geldim bu şehre. Uzaktakiler, hep özlem duyulanlar, yanlarına gitsen de bir süre sonra yine uzaklaşacağın, ellerini tutamayacağın kişiler.

Sadece uzakta yaşayanlara değil ki özlemlerimiz,

Eskinin her türüne hasretiz…

Şehirler için de farklı değil, hep siyah beyaz fotoğraflarına özlemle baktığımız, sobaların bacasından çıkan is kokusunu bile özlediğimiz, mutfak pencerelerinden burnumuza gelen kokularla hangi evde hangi yemeğin piştiğini bildiğimiz şehirler…

Ülkemizin Başkenti Ankara’da, bütün şehirlerimiz gibi. Öyle değil midir ki zaten, bir rüzgâr eser Edirne’de,  biz buz keseriz bütün şehirlerde. Bir göç dalgası başlar Şırnak’tan, bütün şehirler o dalgayla sörf yapar, kimi zaman dalgaların üzerinde, kimi zaman çıkamaz dalgalarla başa. Çıkamaz dalgalarla başa, çıkamaz baloların, klasik müziklerin ezgileri ANGARA'nın BAĞLARI ile yarışmaya. Ülkemizde esen rüzgarlar sonucu ANKARA, olmuş ANGARA.

Ankara’da dediler ki, Suluhan diye bir tarihi han var buralarda.1500’lü yıllarda 2.Beyazıt tarafından yapılmış bu han. Her odasında ısıtma sistemi ve de sıcak su sistemi bulunan hanın geçmişi 5oo yıllık. O dönemde tüm kervanlar burada mola verirmiş, en popüler mekânmış tüccarlar için.

Şimdi yapay çiçekler ile donanmış, 500 Yıllık geçmiş, asla solmayacak olan ruhsuz çiçeklerle kaplanmış, yapay renkli çiçekler Suluhan’ın ruhunu öldürmüş. Çiçek satıcıları, çeşitli bebek süslemeleri, doğum günü süslemeleri ile dolu dükkânlar, kendilerine zorla makyaj yapılan yaşlı kadınlara benzemiş.

Merdivenle yukarı çıkıp, daracık bir alana girdiğimizde çocuğun eline bir elma şekeri verirsiniz de sevinir ya, işte öyle sevindik bizde. Küçücük bir dükkânda el zanaatını kullanan, bir hattat ile karşılaşınca nasıl da mutlu olduk.

Ülkemizin simgesi olan plastik sandalyelerle donatılmış, naylonlarla çevrilmiş bir mekânda çay içmek isterseniz, yapacak bir şey yok, afiyet olsun.

Suluhan’ın geçmişine hürmeten, kalbini kırmayalım diye, biz yine de bir çay içtik.

Daha yukarı çıkalım, daha yukarı. Harap ettiğimiz yerleri görelim, kirlettiğimiz sokakları belgeleyelim.

Çıkrıkçılar yokuşu, her yer bir milyoncu… Bir zamanlar derlermiş ya ‘’ bir gün herkes milyoner olacak’’ diye. Doğru işte, her şey 1 milyona, yani eskiden öyle deniyordu…

Biraz daha yukarı, biraz daha nefes nefese… Bakırcılar çarşısı. Kalmamış pek bakırcı buralarda, bir iki dükkân dışında. Birkaç antikacı kurtarıyor buraların şanını.

Kale varmış bir de buralarda. Hayret,  yıkılmamış, duvarları sağlam duruyor.

İçeri bir girelim, , yine üzülecek miyiz,  kalbimiz kırılacak mı bakalım?

Bu sefer de elimize pamuk şekerler verildi, uçan balonlar verildi sanki.

Kale içi restore edilmiş konaklarla bizi karşılıyor, gülerek bize ‘’hoş geldiniz’’ diyordu. Birbirinden şık ya da sevimli desek daha doğru olur, cafeler bizi bekliyordu, çaylar demlenmiş’’nerede kaldınız  ‘’der gibi bize bakıyordu renkli ahşap sandalyeler.

Küçücük bir sokağa dalıyoruz, bir pasaja, içi bir bahçeye açılıyor. Tarihi PİLAVOĞLU HAN burası. İçinde el sanatları yapılan küçük dükkânlar, ahşap boyamalar, kukla yapımı, seramik, ebru… Dükkân sahipleri ile tanışıyor ve destek veriyoruz onlara, Eyüp Sabri Tuncel kolonyası satın alıyoruz, keçeli sabun satın alıyoruz,  siftah yaptırıyoruz onlara…

Ne kadar da ihtiyacımız varmış, minicik güzelliklere, ne kadar da ihtiyacımız varmış sanata, sanatçıya. Ankara’nın korkunç heykellerinden sonra nasıl da güzel geldi, bu kale bize. Kalenin surlarımı korumuş ki, talandan bu konakları, bu değerli zihniyeti.

Yok etseymişiz bu kaleyi de, tarih iyice affetmezdi bu kez bizi. Genetik dizilim yapışırdı boğazımıza, yeter diye. Çünkü M.Ö. 7. yüzyılda yapılmış, Frigyalılardan, Hititlilerden izler taşıyan bir eseri yok etseydik, bu günden de daha kötü durumda olur, kısacası yok olurduk.

Nasıl da mutlu olduk eski ile eski konaklar, eski tahta sandalyeler, eski sobalar, eski Arnavut kaldırımları ile.

Ama veda etme zamanı gelmişti işte.

Hep veda ediyor insanoğlu. Buluşmanın, kavuşmanın öbür ucu ayrılık, vedalaşma.

En sevdiklerini hep geride bırakıyor, arkasında, uzakta ya da geçmişinde…

Upuzun yolculuklar yapıyor, her durakta bir parçasını bırakaraktan.

Bizden bir parça da Ankara Kalesinde kalıyor, en özlediklerimiz de Ankara’da…
 
 
Abdülkadir Güler, Kenan ışık bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 76
Kayıt tarihi
: 16.09.17
 
 

Bir emekli öğretmenin kaleminden düşenler . Bandırma doğumlu olup , ilk , orta öğrenim hayatımı B..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster