Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '18

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
117
 

Ankara'nın Gönlü Nasıl Yapılır?

Ankara'nın Gönlü Nasıl Yapılır?
 

 “İnsan yığınları, büyük hırsızlara kızmaz.
Özlemi odur çünkü.
Yalancılara da kızmaz.
Kendileri de yalancıdır da ondan.
İnsan yığınları yoksula kızar.
‘Aptallığından’ der.”
                         MACHİAVELLİ

               

                Yıl 1976… Eşim de ben de İstanbul Millî Eğitim Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyorduk. Seçim sonucu iktidar değişti. Baktık ki, yeni hükümetin Millî Eğitim Bakanı ve O’nun atadığı yeni Millî Eğitim Müdürüyle uyumlu çalışmamız mümkün değil. İkimiz de istifa edip öğretmen olarak okullarımıza döndük yeniden.

                O yıllarda sabahçı, öğlenci olarak ikili öğretim yaptığı için okullar, günün yarısı bize kalıyordu. Pinekleyerek geçirecek değildik ya bu zamanı. Üç yıl önce başladığımız kitap ve dergi çalışmalarına hız verdik yeniden. Özellikle eşimin “Provasız Giyim Kalıpları” çok beğeniliyordu.  Siparişleri karşılayabilmek için her gece saat 24.00’lere kadar çalışıyorduk.

                Bu işten beş – on kuruş kazanınca, biraz da borca girip küçücük bir giriş daire aldık Şehremeni’den.  “Ne yapalım, nasıl yapalım?” diye düşünürken, “Neden bir biçki – dikiş kursu açmayalım burada?”dedik.

                Serde öğretmenlik var ya! Yani, bildiğimiz bir şeyi, ille de bilmeyenlere öğretme tutkusu… Öyle yoğrulmuş hamurumuz. Doğrusu ya, fazlaca düşünmeden, “Tabii ya, en doğrusu bu.” dedik.

                Ne gerekirdi bunun için?

                Masa, sandalye, karatahta…

                Evdeki dikiş makinesi ve terzi malzemelerini de götürdük. A’dan Z’ye hazırdı işte kurs yerimiz.

                Ancak!..

                “Açtım” demekle açılamazdı bir kurs. Bir öğretmen olarak, yasa ve yönetmeliklere uygun olmayan bir işi yapamazdık biz. Valilikten, dolayısıyla Millî Eğitim Müdürlüğünden izin alınmalıydı elbet.

                Bir dilekçe yazıp götürdüm; bir yıl önce müdür yardımcısı olarak çalıştığım kuruma. Müdürü, sekreteri, muavini, şefleri, memurları, dahası odacılarına varıncaya kadar hepsi de tanıdığım insanlar.

                Ne düşünüyordum, biliyor musunuz?

                Müdür,  dilekçemi ilgili müdür yardımcısına havale edecek, ben çayımı, kahvemi içerken, izin yazısı hazırlanacak, en geç bir saat içinde imzalanacak, alıp geleceğim. (Ne saf adammışım ben, değil mi?)

                Evdeki hesabın çarşıya uyduğu nerde görülmüş ki, burada görülsün?

                Böyle bir dilekçenin işleme konulabilmesi için, bir dosya hazırlanması gerekiyormuş önce. Şaka değil, bir “özel öğretim kurumu” açıyormuşum ben! Bunun bir kanunu, bir yönetmeliği varmış elbet. Hani bu kurumu açacağım yerin resmi planı, krokisi? Hani iskân ruhsatı? Hani itfaiye izin belgesi? Hani apartman sakinlerinin muvafakati, yani izin belgesi?

                “Bunları tamamladıktan sonra buyurun, gelin. Sonra müfettişlerimizi gönderelim biz kontrole. Onlar onay verirlerse, izin belgesini hazırlarız.”

                İzin belgesini alıp geleceğimi bekleyen eşim, bunları duyunca, bozuluverdi morali birden.

                O yıllarda Halk Eğitim Merkezlerinin kursları yaygın değildi. Belediyeler bu tür işlere hiç mi hiç el atmamıştı zaten.

                Orada bir kurs açacağımızı öğrenen hanımlar, “Ne zaman başlıyor?” diye sorup duruyorlardı.

                Daireyi satın aldığımız Oflu Müteahhit Temel Bey’i bulup iskân ruhsatını sordum. Alınmamıştı henüz:

 “Kolay mı sanırsın o işi sen Hüseyin Bey? ‘Almadan vermek Allah’a mahsus’ deyip anasının nikâhını istiyorlar. Benim ilk işim bu. Etim ne, budum ne? Siz boş verin iskânı. Geçin, oturun.  Şu binaların hangisinin ruhsatı var ki?” dedi. Ayrıca:

                “Tamam canım. Siz kursunuzu açın. Binanın ruhsatı var mı, yok mu diye kim, niçin sorsun? Soran olursa da bana gönderin siz.” diye güzel güzel akıl verdi bana.

                İyi de, bu cesur Karadenizliyi anlayacak o kafa, o akıl nerde bende!

                Bu arada, Fındıkzade’de Biçki – Dikiş Kursu olan Emine Hanım’ı ziyaret ettim. Kursiyerlerine dikişi bizim yayınlarımızla öğrettiği için önceden tanışıyorduk.

                “İskân bir şey değil Hüseyin Bey. Asıl ondan sonrası…  İtfaiyeden izin almak kolay değil. Rüşvet vermeden alamadım ben o raporu. Bir de Millî Eğitimin müfettişleri… Yok efendim, şu kadar yakınında meyhane olmayacak, kahvehane olmayacakmış. Şu olmayacak, bu olmayacakmış. Baktım ki, uzadıkça uzuyor; onlara da verdim bir şeyler.” demesin mi?

                Çok iyi biliyordum ki, dünyada yapamayacağım tek şeydi bu. Almak da bana göre değildi, vermek de… “Güler, tatlım! Gel, vazgeçelim biz bu işten” dedim. “Evet Hüseyin, sana bana göre bir iş değil bu. Dönelim, yol yakınken.” deyince, bir daha açmamak üzere kapattık o defteri.

                Bu rüşvet mikrobunun bulaşmadığı yer kalmamış nerdeyse. Ankara Eski Vali Yardımcısı Ertuğrul Taylan’ın “Bürokrat Günlüğü” adlı eserinden birkaç örnek sunmak isterim size.

                10 Nisan 1987

                “Belediyelerde büyük yolsuzluk iddiaları! Dünkü Hürriyet’te TV’den ünlü gazetecinin resimli bir haberi: ....... Belediye Başkanı bir arsa alımı için 150 milyon lira nakit, 250 milyon da çek almış. Başkanvekili, “Çaycıydı. Milyoner oldu.” diyor. Ankara’da rüşvetsiz imar işi yaptırmak imkânsızmış. Asıl kötüsü, rüşvetin, vurgunun olağan sayılması. İstanbul’da merkez valilerinin de üye olduğu bir kooperatif, iki Bakan’ın aracılığına rağmen, işini ancak rüşvetle halledebilmiş. Nizam, cart curt adamı valiler de, imar işi için rüşvet vermişlerse, çekiver kuyruğunu.”

                Evet, bizim kurs açma girişimimizden 10 yıl sonrasının Ankara ve İstanbul’undan bir görüntü bu.

                Dört ay sonraki günlüğe de bir göz atalım:

                21 Ağustos 1987

                “Bu akşamki arz sırasında, söz nereden açıldıysa rüşvet sorunu konuşuldu. İstanbul’a namuslu komiserlerin ve polislerin gitmek istemediği belirtildi. Müsteşar Bey, ‘İstanbul’da herkesten aylık polis parası alalım.’diyordu. Eskiden, mahalle bekçisi parası toplanırmış. İspanya’da iç savaştan sonra, rüşvet tarifesi yapılıp asılmış. Bir ilçede nüfus memuru, her işlemden 50 lira alırmış. Ondan sonra gelen de dürüst biri imiş. Para getirene, ‘Al şunu, rüşvet vermekten muamele yaparım.’ diyormuş. Ama ‘Verdiği kayıtlar sahte’ diye şikâyet edilmiş. Ordu Valisi, İstanbul’daki bir avukat arkadaşının… ‘dairelerinde evrakla birlikte bir zarf içinde maktu rüşvetin verilmesinin mutat olduğunu’ anlatmış. Memur, şüphelendiği kişilerin verdiği zarfı açıp, “Bu eksik” diyebiliyormuş. Hikâye çok…”

                Ne dersiniz?    

               “Böyle bir şey olmaz, olamaz. Bunlar Ertuğrul Taylan’ın uydurmaları” mı diyorsunuz?

                Bana sorarsanız, yukarıdaki alıntıları uyduran bir insan, şu satırları yazmaz:

                3 Eylül 1987

                “Öğleden sonra, Müsteşar Yardımcısı BS’ye yağ çektim. On yıl önce aldığı elbisesi için, “Güle güle giyin.”dedim. En şık giyinen bir büyüğümüz olduğunu söyledim. Böylece, gereksiz yere çengel koyduğu iki yazıyı imzalattım.”

                Ha şöyle! Yola gel biraz! Büyüklerine karşı nasıl davranılacağını öğren be kardeşim. Öğren de, papara da yeme, bir yazıyı beş – on kez yazmak zorunda da kalma! El etek öpmekle dudak mı aşınır? Bak işte, ne kolay imzalanıverdi yazın. Rüşvet sayılmaz ki bu!

                Ankara’daki büyüklere iş yaptırmanın başka bir kolaylığını da anlatmış yazar. Neymiş bakalım:

                29 Eylül 1987

                “Genel Müdür, ‘İki halde vali yardımcılığı iyidir.’diyordu. ‘Vali ile ilişkilerin iyi olması ve vali yardımcısının işe yaramaması… Son durumda, kimse bir iş götürmez. İş beklenmediği için de işine karışılmaz.’Şunu da söyledi: Büyük bir ilin kötü vali yardımcısı, doğuda bir ile hukuk işleri müdürü olarak tayin oluyor. Oradan da İstanbul’un bir ilçe kaymakamlığına… Nasıl mı? Karı koca müsteşara gelip gidiyorlar. Tayini yaptıran kaymakam değil, eşidir…”

                Ya… İşte böyle… İş bilenin, kılıç kuşananın!

               “Ankara’dakilerin gönlü nasıl yapılır?” diye sorup duranlara, ne güzel bir cevap:

                Kimi eliyle, kimi diliyle… Kimi de…

                Zorlayıp durmayın beni be kardeşim; kimi de elbette zekâsıyla!              

Hüseyin Erkan                    

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

Matilla bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Eski bir Şehreminili olarak yazınızı üzülerek ama zevkle okudum. Bence uygulanan siyaset yaşanan kültürün bir izdüşümüdür ve biz işte tam da buyuz. Hani demokrasi diyoruz ya, işte tam da budur. İşin kötüsü toplum olarak da bu ortamı ıslah edeceğimize sürdürmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Saygı ve selamlarımla

Matilla 
 06.05.2018 9:31
Cevap :
Acı ama gerçek...   15.05.2018 11:01
 

Başkasının hakkını gasp etme,akrabasını kayırma- rüşvetle işini görme ,ancak gelecek güvencesi olmayan toplumların-mülkiyet hırsı eşit dağılımın olmadığı toplumlarda bir karekter bozukluğu,avrupada neden dürüstlük- doğruluk- adalet var? gavur oldukları için mi?

ERGÜVEN ALTUN 
 20.04.2018 1:06
Cevap :
Belli değil mi?   27.04.2018 21:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 294
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster