Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mayıs '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
13421
 

Anlam nedir? Anlamlandırmanın bir anlamı var mıdır?

Anlam nedir? Anlamlandırmanın bir anlamı var mıdır?
 

Yukarıdaki resme istediğiniz gibi anlam yükleyebilirsiniz. MB editörlerinden izin almanız gerekmez


Biz olayları veya olguları anlamlandırmanın büyük bir meziyet olduğunu düşünür ve insanın dış dünyasını anlamlandırdıkça geliştiğini, ilerlediğini zannederiz. Oysa durum hiç de zannedildiği kadar basit değildir.           

“Anlam” bir insanın etkileşim içinde bulunduğu canlı veya cansız olsun varlıklara kendi düşünce, duyguları ve de elbette ki dünya anlayışı doğrultusunda verdiği “değer” dir. Ancak ne var biz söz konusu değerleri kendi özgür irademizle vermeyiz. Şöyle ki örneğin Müslümanların domuzdan iğrenmeleri özgürce benimsenmiş bir duygusallık hali değildir. Çünkü Müslümanlar dini inançları doğrultusunda domuzu Allah tarafından “haram” kılınmış bir canlı varlık olarak kabul eder ve bu nedenle de domuzdan iğrenirler. Buna karşılık İslam kültüründe yetişmemiş milyarlarca insan için aynı domuz son derece sıradan bir hayvandır ve etini yemeleri bir tarafa o Müslümanların iğrendiği domuzu sempatik bir hayvan olarak kabul ederler.

Hintlilerde kendi dini inançları doğrultusunda ineğin kutsal bir varlık olduğuna inanır ve o doğrultuda yaşarlar. Oysa gerek Müslümanlar ve gerekse de Hıristiyanlar için aynı inek kutsal mutsal değil, aksine etinden, sütünden, derisinden, kemiğinden, kılından, tüyünden faydalandıkları doğal bir varlıktır. Benzer şekilde bizim iğrenerek izlediğimiz hatta çoğu kadının korkup çığlık çığlığa masaların üstüne çıkmasına neden olan fare gibi minicik bir hayvan başka kültürlerde kutsal olarak kabul edilir, hatta bazı kültürlerde de pahallı restoranlarda değerli bir yemek olarak insanlara sunulur. Çoğu ülkelerde de aynı fare sevimli bir hayvan olarak kabul edilir, çizgi filmi bile yapılmıştır, hatta evlerde beslenir.

İnsanların yukarıdaki inek, domuz, fare gibi örneklerde de olduğu gibi aynı şeyleri dini inançları, kültürleri nedeniyle farklı şekillerde algılamaları insanlığın en büyük sorunlarından birisidir. Çünkü insanın dışımızdaki şeyleri, aynı şeyler olmalarına karşılık farklı şekillerde anlamlandırmamız,  algılamamız, onları öyleymiş gibi kabul etmemiz ve ona göre davranmamız sonuç itibarıyla birbirimizle anlaşamamamıza ve sonunda da birbirlerimizle çatışmamıza neden olmaktadır. Öyle ya biz neden Hıristiyanlarla anlaşamayız, neden onlarla hep ters düşeriz? Anlaşamayız, çünkü dünyayı anlamlandırış biçimlerimiz birbirinden çok farklıdır ve bu nedenle de yaşam biçimlerimiz birbirlerine uymaz, birbirlerimizle anlaşamayız, birbirimizi "ötekileştiririz". Düşünün bir Hintli, bir uzak doğulu, bir Müslüman ve bir Hıristiyan aynı mekânda yemek yeseler üzerinde anlaşabilecekleri bir menü bulamazlar. Biri fare yemek ister, öbürü domuz veya inek eti yemek ister ve oracıkta hemen kıyamet kopar. Siz, önünüzde birisi domuz, fare, hatta kedi, köpek yese ona “afiyet olsun” diyebilir misiniz? Oysa bizde inek eti, yerken Hintlilerin kutsallarına saygısızlık ederiz.

Birinin afiyetle bir şeyi yerken diğerinin ondan iğrenmesi bizim sadece düşüncelerimizin ve inançlarımızın değil aynı zamanda da duygularımızın bizim özgürce, kendi özgür irademizle belirlenemememizden kaynaklanan bir sorundur. Çünkü bütün insanlar dış dünyamıza yüklediğimiz “anlam” lar doğrultusunda düşünür, dünyayı algılar, duygularımızı oluşturur ve sonuçta da o şekilde yaşamımızı sürdürürüz. Ama bütün bunları yaparken kültürlerimizin güttüğü koyunlar gibi davranırız. Açık bir ifadeyle dinimiz, kültürümüz nasıl emrediyorsa o şekilde yaşarız ama bu tür bir yaşama “bilinç” li bir yaşam denebilir mi, o da ayrı bir mesele.

İnsanlık son bir iki yüzyıl içinde büyük ölçüde gelişti ve değişti. Çünkü artık “bilgi” nin önemi anlaşıldı ve “anlam” yüklemek, yüklenilen anlamlar doğrultusunda yaşamak “cehaletini” hatta aptallığını terk ediyor, dünyayı objektif ve bilimsel “bilgi” ler doğrultusunda anladıkça, algılamaya başladıkça “aydın” lanıyoruz.

“Bilgi” ile “anlam” arasındaki fark “gerçek” lik farkıdır. “Bilgi” bizim dışımızda var olan şeylerin “ne ve nasıl” bir varlık olduğunu tanımlayan ve herkes için geçerli olan sözel ifadelerdir. Örneğin bizim bir tavuğun “ne ve nasıl” bir hayvan olduğunu ifade eden sözel tanımlamalarımız tavuk hakkındaki “bilgi” mizdir. O bilgi tavuğun gerçekliğini tam olarak ifade ediyorsa o zaman tavuğun gerçekliğini anlayabiliyor ve biliyoruz demektir. Bu “bilgi” birikimi sayesinde de tavuktan azami bir şekilde faydalanabilir, yaşamımızı zenginleştirebilir ve geliştirebiliriz.

“Anlam” ise bizim dışımızda var olan şeylere verdiğimiz değerin ve kıymetin sözel ifadesidir ama anlamlandırdığımız şeyin kendi gerçekliğini ifade etmez. Ve bu ifade sadece bizim için geçerlidir ve bu nedenle de genel geçer bir “anlam” değildir. Örneğin bir tabloya yüklediğimiz kişisel anlam herkese aynı şeyi ifade etmez ve o tablonun kendi gerçekliğini de değiştirmez. Bizim dışımızda var olan varlıklara yüklediğimiz “anlam” onun kendi gerçekliğini hiçbir şekilde ifade etmediği, açıklamadığı gibi onları değiştirmez. Örneğin gülü nasıl anlamlandırırsak anlamlandıralım o gülün görünümü ve kokusu asla değişmez. “Bilgi” söz konusu varlığa ait bir tanımlamadır ve onun gerçekliğini yansıtmak zorundadır. Anlam ise bizim kendi görüşümüz, düşüncelerimiz ve değer yargılarımızdır. Hintlilerin ineği kutsal veya Müslümanların domuzu haram olarak anlamlandırmış olmaları o hayvanları zerre kadar ilgilendirmez ve değiştirmez. Ancak biz, dışımızda var olan varlıkları onları kendi gerçeklikleri doğrultusunda değil de bizim onlara yüklediğimiz “anlam” lar vasıtasıyla anlar, algılar ve değerlendirirsek kendi kendimizi “doğa” nın gerçekliğine “yabancılaştırmış” ve sonuçta da “aptallaştırmış” oluruz.  Siz ne dersiniz bilemem ama insanın örneğin ineği kutsal olarak anlamlandırması ve o şekilde algılaması pek akıllıca bir davranış biçimi olmasa gerek.   

Başta dinler ve din adamları olmak üzere edebiyatçı, şair veya sanatçılar dünyayı ve varlıkları kendi sübjektif bakış açıları doğrultusunda anlamlandırırlar, bilim adamları ise o varlıkların gerçekliklerini ortaya çıkararak “bilgi” selleştirirler. Bu nedenle de yaşam bilimsel gelişmelere paralel olarak gelişir ve mükemmelleşir. Ancak bir bilim adamının geliştirdiği bilgi zorunlu olarak gelişmeyi, aydınlamayı, toplumsal olarak ilerlemeyi sağlamaz. Çünkü önemli olan insanların “bilgi”ye mi yoksa “anlam” lara mı itibar ettikleri ve kendi dünya anlayışlarını belirledikleri, güncelledikleridir. Ancak ne var günümüz "bilgi" çağında bile pek çok insan dünyayı anlamlandırmanın büyük bir meziyet olduğunu zanneder. Oysa bizim dışımızda var olan şeyleri kendi gerçekliklerine aykırı bir şekilde anlamlandırmak toplumları aptallaştırmanın en kestirme yoludur. 

“Anlam” lara dayalı dünya anlayışının ortaya çıkarttığı en büyük sorun muhakkak ki toplumsal anlaşmazlıklar, kutuplaşmalar ve çatışmalardır. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi “anlam” lar “genel geçer” “bilgi” değil, sübjektif “değer” leri ifade ettikleri için kişiden kişiye, toplumdan topluma farklı şeyler ifade eder ve bu anlamsal farklılıklar nedeniyle de anlaşmazlıklar yaşanır. Örneğin “türban” a yüklenen anlamsal farklılıklar uzun yıllar boyunca süregelen türban çatışmalarına neden olmuştur. Oysa türbanın kendisi altı üstü bir metrekarelik bir kumaştan başka bir şey değildi. Ama dünyayı anlamlar doğrultusunda anlayan, algılayan cahil insanlar bir taraftan türbana yüce ve kutsal anlamlar yüklerken diğer taraftan da kötü ve tehlike içeren anlamlar yükledikleri için birbirleriyle hayat memat meselesi haline getirip savaştılar. Günümüzde yaşanan bütün anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlık sonunda ortaya çıkan çatışmaların ve şiddet olaylarının temel nedeni henüz yeterince aydınlanmamış insanların Allah’ın ipine sarılırcasına sübjektif “anlam” ların insanları köleleştiren zincirlerine sarılmalarıdır.

İnsanların varlıklara kendince yüklediği “anlam” larla değil o varlıkların “bilgi” sine eriştikçe bilinçlenecekleri, aydınlanacakları muhakkaktır. Bunun örneklerini de siyasal yaşamımızda da her gün görebiliyoruz. Şöyle ki insanlarımız “demokrasi” gibi pek çok “soyut” kavramı ona yüklediği “anlam” lar doğrultusunda anladığı ve algıladığı için demokrasinin ne olduğunu, ne işe yaradığını pek bilmezler. Sokağa çıkıp rasgele yoldan geçenlere “demokrasi nedir?” diye sorsak alacağımız cevap klişeleşmiş “demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesidir” , “demokrasi uzlaşma kültürüdür” veya “demokrasi hoş görü kültürüdür” şeklinde ezberci cevaplardır. Oysa demokrasi Türkiye’de 65 senedir uygulanan bir siyaset biçimidir ve onun ne olduğu hakkındaki bilgiler gerek anayasamızda, gerek seçim yasalarında ve gerekse de siyasi partiler kanunlarında yeterince açık ve net bir şekilde belirtildiği gibi bir “seçim sistemi” nden başka bir şey değildir. Dünyanın bütün ülkelerinde de olduğu gibi seçimlerde en çok oy alan parti iktidara gelir ve ülkeyi kendi dünya anlayışı doğrultusunda yönetir. Demokrasinin başka bir gerçeği veya amacı yoktur. Ama insanlar demokrasinin toplumsal yaşamdaki “gerçek” işlevini anlayamadıkları, algılayamadıkları için demokrasinin yüce ve kutsal anlamlarının büyüsüne kapılıp onu gerçekçi olmayan bir şekilde tanımlamaktan vaz geçmezler. Bu da elbette ki “anlam” ların insanı akıllandırmadığı, “bilinç” lendirmediğinin açık bir kanıtıdır. Zaten yıllardan beri kimse de “demokrasi” nin oy çoğunluğuna dayalı bir seçim sisteminden başka bir şey olduğunu makul ve anlaşılır bir şekilde anlatamıyor veya bir makale yazamıyor. Bu nedenle de yaşanan demokrasi gerçeğini gördükçe de “böyle demokrasi olmaz” gibi sümük salya şikâyetlerle yüceltilmiş ve kutsanmış "anlam" ların arkasına sığınıp sanki başka bir demokrasi varmış gibi kendi kendini kandırıp dururlar. Demokratikleşilecekmiş, ileri demokrasi düzeyine geçilecekmiş! Sanki gelişmiş ülkelerde farklı bir demokrasi varmış ve orada vatandaşların seçim sandıklarına oy atmaktan başka bir hakları veya seçenekleri varmış gibi.  

Sonuç; Dünyayı anlamlarla anlayan ve algılayan bir insan neyin iyi, neyin kötü, neyin gerçek neyin de varsayım olduğunu anlayamaz. Bu nedenle de insanlığın kurtuluşu somut bilgiye dayalı bir dünya anlayışıdır.

"anlam" kavramının insanın bilinci, aklı ve toplumsal yaşam üzerindeki olumsuz etkileri hakkında daha detaylı bilgi için: 

http://blog.milliyet.com.tr/felsefe-nedir-ve-ne-ise-yarar-/Blog/?BlogNo=415809

Mustafa Atilla

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aslında ne ve nasıl olduğumuz hayatın umurunda değildir. O seçmez güzel çirkin. Bir mucize gibi gelir geçeriz hayatın içinden; mucize ölüm durağında biterken, ister soğuk ister sıcak içsek üstüne son bir yudum hayat suyundan ne fark eder? Hayatı yaşarken umursamak gerek. Hayatın umurunda olmasak da, hayatı umursamak bizim varlık nedenimiz olmuştur. Bardağımızdaki suyu onu içemeyenlerin ellerinden içmeyelim; kendi ellerimizle doldurduğumuz bardağın dibini olsun içemeyenlere ayıralım. Belki bir gün hayatın da umursadığı bir gerçekliğe anlam olur kendi yazgımıza biçtiğimiz anlam...

Muharrem Soyek 
 30.12.2017 17:53
Cevap :
Değerli dostum öncelikle sadece okuyup geçmediğiniz aksine okuduğunuzu inceleyip, sorguladığınız ve kendi fikrinizi belirttiğiniz için teşekkür ederim. Keşke herkes sizin gibi yapsa ve fikirlerden yeni fikirler geliştirebilseydik. Hayatın anlamına gelince bence de onu aramaya gerek yoktur. Çünkü herkesin hayatı farklıdır ve bu nedenle de genel geçer bir anlam oluşturmak olanaksızdır. Bende zaten yazımda hayatın anlamını değil kendi dışımızda var olan şeyleri anlamlandırmanın yanlış ve gereksiz bir çaba olduğunu anlatmaya çalıştım. İnek, domuz veya türban gibi örneklerde vererek sübjektif anlamlandırmaların insanlar arasında anlaşmazlıklara neden olduğunu anlatmaya çalıştım. Etrafımızı kuşatan her şeyi keyfe keder anlamlandıracağımıza bu işi bilimlere ve bilim adamlarına bırakmak gerektiğini savunuyorum. Günümüzde yaşanan tüm çatışmaların insanların ve toplumların aynı şeylere farklı anlamlar yüklemesinden kaynaklandığını düşünüyorum. (devamı aşağıda)   30.12.2017 23:36
 

Hayatın anlamını aramaya gerek yoktur; insan kendine bir anlam yapsın yeter. “Kendine bir anlam arayan tek varlık insandır” demiş Albert Camus. Ben de böyle düşünüyorum. İnsan aynı zamanda kendinden başka varlıkları da anlamlandıran, yani bir isteğe uygun değiştirebilen tek varlıktır. Evrende kendi kaderini hayatın varoluş bilgisiyle yapabilir olan tek varlığın henüz insan olduğu gerçeğinden bakınca, insanın hayatı anlamlandırmak için tek ve çok özel bir varlık olduğu görülür. İnsandan başka hiçbir canlı henüz hayatı nefsine göre tasarlayıp değiştirebilir değildir. Hayat kendiliğinden belirgin nitelikte bir amaca yönelik anlam ifade etmiyor olsa da, insan kendine biçtiği anlamı somutlaştırmak üzere hayatın varoluş bilgisini kullanır. Hayatın tanrıya özgü bir anlamı vardır belki amma bu anlam tanrıyla yüz yüze görüşme yapılamadıkça hep insan hayalinin ürünü kalacaktır.

Muharrem Soyek 
 30.12.2017 17:49
Cevap :
Devam >>> Örneğin batı dünyası ile İslam dünyası arasındaki bin yıldır süregelen çatışmanın tek nedeni kutsal kitapların dünyayı, var oluşu ve yaşamı farklı şekillerde anlamlandırmış olmasından kaynaklanmaktadır. Misal bizim kutsal kitabımız domuzu mekruh olarak anlamlandırmıştır ve bu nedenle de biz domuzun haram kılındığına inanıyoruz. Oysa bütün dünya halkları aynı domuzu sevmekte, sempatik bulmakta ve afiyetle yemektedir. Aynı domuz ama farklı anlamlar yüklenince bin yıllık savaşa neden olmuş. Benzer bir şekilde türban yüzünden bizlerde yıllar boyunca kavgalar ettik ve çatıştık. Oysa altı üstü bir metrekarelik bir kumaştan başka bir şey değildi. Kısacası insanlar tarafından yüklenen sübjektif anlamlara değil bilimsel tanımlamalara itibar ettiğimizde bütün anlaşmazlıkların sona ereceğini düşünüyorum. Tekrar teşekkürler ve selamlar   30.12.2017 23:36
 

Evet,insanlığın kurtuluşu somut bilgiye dayalı bir dünya anlayışıdır.

Kerim Korkut 
 20.07.2013 6:24
Cevap :
Aynen öyle:) Teşekkürler, selamlar  20.07.2013 16:15
 

İlave yanıtın daha yeni yayına girdiği için, ben de haliyle benim son yorumlarımdan daha sonra yani ancak şimdi okuyabilmiş oldum. Ve sevinerek gördüm ki, bak üzerinde biraz daha düşününce nasıl da aynı noktada birleşilebiliyor muş değil mi? Zaten düşünebilen, hatta doğru düşünebilen insanların anlaşması zor değildir. Biz neden dostuz, tam da işte bu yüzden:)) Selamlar ve tekrar sevgilerimle...

Filiz Alev 
 28.05.2013 13:34
Cevap :
Evet sana verdiğim cevaba aynı gün yaptığım ek cevap maalesef daha yeni bugün yayına alınmış. Dikkat edersen ilk yazdığımdan farklı bir şey yok ortada hep aynı şeyleri yazdım. Ama sonuç itibariyle eğer ANLAM'ların genel geçer olmadıkları, sadece kişiye özgür sübjektif tanımalar bu nedenle de güvenilmez oldukları ve asıl BİLGİ ye itibar edilmesi gerektiği konusunda hem fikir olduysak buna çok sevinirim. Tüm yorumlar için ve özellikle de bu tür, toplumsal yaşamı birinci dereceden ilgilendiren konulara ilgi ve alaka gösterdiğin için teşekkürler. Senin gibi insanların artması ve çoğalması dileğiyle. Sevgi ve elamlar  28.05.2013 14:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 1917
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 27580
Kayıt tarihi
: 08.10.06
 
 

Bir 3 Mayıs sabahı leylek getirdi beni dünyaya. Adetmiş, hemen ismimi dualarla kulağıma fısıldası..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster