Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Aralık '17

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
417
 

Anlamak...

Anlamak...
 

1982 yılıydı İstanbul’a yeni gelmiş ve henüz sakalı bitmemiş bir delikanlıyken tanıdım o güzel adamı. Yanında çalışmaya başladığım o ilk günden bu güne kadar içten gülümsemesini insanlardan esirgediğine bir kere bile şahit olmadım.
O’nun gülümsemesi hani o yüzlere sticker gibi yapıştırılan gülümsemelerden değildir. Samimiyet ve sevgi doludur her zaman.

O’nu anlatmayacağım elbette. Bana verdiği çok özel bir hediyeden söz edeceğim.

Yanından ayrılıp gazetede çalışmaya başlayacağım gün; bana, o ayrılık gününün anısına bir hediye verdi.
A5 ebadındaki antetli kağıda o şık dolmakalemiyle iki satır yazdı, tarihi ve imzasını ekleyip bana uzattı…
Nişan-ı zişan gibi kabul ettiğim iki satırlık bir vasiyetti bu:
“Vasiyetimdir: kimseyi incitme; kimseden incinme!”

İşte o vasiyetteki “incinme!” emri yıllarca zihnimden ve gönlümden çıkmadı.
İncitmemek mümkün olabilirdi en azından teorik olarak ama incinmemek iradi değildir ki; nasıl mümkün olsun?
Ama böyle güzel bir adamın vasiyetine konu olabiliyorsa elbette mümkündü.

1993 yılında Londra’da garip bir durum fark ettim. Türkiye’deyken göremediğim, farkına varamadığım konuları oradan çok net görebiliyordum. Bir fax mesajı, telexe düşen bir haber veya bir telefon konuşması Türkiye’de olanlar, çevremdeki insanlar veya ilişkiler hakkında İstanbul’da olduğum zamanlardan çok daha fazla bilgi sahibi yapabiliyordu beni.
Çok net anlayabiliyordum Londra’dan Türkiye’yi ve Türkiye’deki yakın-uzak çevremi. Demek ki iyi görebilmek için uzaklaşmak gerekiyormuş dedim kendime.

Hukuk fakültesine başlayan öğrencilere ilk öğretilen kavram objektiflik kavramıdır. Objektiflik ve sübjektiflik kavramlarını çıkartıp atarsanız hukuk var olamaz.
Ancak bazen bilmek yetmiyor. Yaşamak lazım anlamak için.

Üstelik benim işim de objektiflerle ilgilidir. Çok küçük detayları filme kaydetmek için kullandığımız makro objektifler vardır. Bu objektifi kameraya taktığınızda ve gerekli mesafeyi ayarladığınızda kaydedebileceğiz sadece o küçük detaydır. Bir santimetre uzağında veya bir santimetre yakında olan diğer detay ve nesneleri asla net göremezsiniz. Ama objektifin açısı genişledikçe netlik de o oranda büyür. Bugün gsm telefonlarındaki objektifler çok geniş açılıdır ve ayrıca netlik veya odak uzaklığı ayarı yapmanızı gerektirmez. Yeterli ışık varsa uzak ve yakını oldukça net görürsünüz.


“Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler”

Alın elinize en yakınınızdaki bir nesneyi; meselâ bir su bardağını!
Dayayın gözünüze!
Ne görüyorsunuz?
Koyu ve oldukça flu anlamsız bir resim!
Ötesi olamaz!

Biraz uzaklaştırın gözünüzden hemen bir bardak olduğunu fark edeceksiniz.
Masanın üzerine koyun ve tekrar bakın!
Görecekleriniz çok daha fazla olacaktır! Bardağın rengi, deseni, doluluğu, temizliği, üzerine vuran ışığı, masaya düşen gölgesini, etraftaki diğer nesneleri vs.
Oysa gözümüz aynı göz. Birazcık uzaklaşmak sayesinde görebildiklerimiz ne kadar çoğalabiliyor.

Demek ki makro objektifi takıp geniş bir resmi görme şansım yok.
O halde önce kendi içimden dışarı çıkarmalıyım kendi objektifimi.
Biraz uzaklaş kendinden!
uzaklaş … uzaklaş… uzaklaş…
Ve büyük resmi bul!
Yani anlamaya çalış! Yani boğulup kalma detayda!
Önce kendini anla!


İletişim çağının bize en büyük hediyesi iletişememek!
Her gün her an iletişim araçları zihnimizi data yağmuruna tutuyor. İrademizle veya irademiz dışında maruz kaldığımız bu data yağmuru zihnimizde olumlu veya olumsuz kalıplar oluşturuyor.
Bu kalıplar önyargılarımız!
İlerici, gerici, çağdaş, tutucu, zengin, fakir, cimri, cömert, sağlıklı, akıllı, deli, iyi, kötü, güzel, çirkin, iyi, kötü vs vs.
Böyle milyonlarca hazır kalıp ve bunların alt kalıpları zihmizde yer ediniyor.
Bilgiye bu kadar zahmetsizce ulaşılabilen bir çağda ister istemez insanlık olağanüstü bir zihni tembelliğe de yakalanıyor! Bu zihni tembellik yüzünden bir olay veya insan veya karşımızdakinin bir davranışı hakkında elimize geçen ilk datayla hükmü veriyoruz!
Acelemiz var çünkü!
Öyle bir zihni tembellik ki bu asla anlama zahmetine yanaştırmıyor bizi. Ve böyle bir kalabalıkta anlaşmak veya iletişmek mümkün olamıyor.
Çünkü herkes anlatma ve anlaşılma derdinde kimse anlamak için en küçük bir çaba göstermiyor.
Ve bunu kendi kendimize de yapıyoruz kendimizi anlamaktan acze düşüyoruz!
Ve böylece iletişemeyen bir kalabalığa dönüşüyoruz!

Oysa küçücük bir “anlama” çabası bize bambaşka yollar açacak!
Herkesin birbirini anlamaya çalıştığı bir toplumda iletişememek mümkün olabilir mi?

O halde derhal zihnimdeki hazır kalıpların sebep olduğu önyargılarımdan kurtulmalıyım!
Hem bir bak araştır bakalım yargıçlar güler yüzlü ve mutlu insanlar mı? Hiç sanmıyorum!
Yargılama işinin yargıcın mutluluğuna ne gibi bir katkısı olabilir ki?
Üstelik yargılamak için birçok araştırma yapılır ve toplanan bilgiler ışığında bir hükme varılır.
Ben nasıl olur da zihnime ulaşan ilk ve en sığ bilgiye dayanıp asla bir çaba göstermeden hükmü veririm?
Yanılırım! Önyargılamış olurum!
Önyargılarından kurtul!
Hatta tüm yargılarından kurtul! Sen yargıç değilsin!
Yargıçlığa soyunmak kimseyi mutlu etmez!

“Dostun attığı gül yaralar bizi”

Sokakta yürürken bir köpeğin saldırısına uğrasak veya bir mecnun bir deli bize sataşsa ne olur bizdeki duygusal tepki?
Korkarız, korunma refleksimiz harekete geçer belki öfkeleniriz ama asla incinmeyiz kırılmayız!
Benzer bir saldırı bir dostumuzdan yakınımızdan gelse?
İncinir kırılırız! Ve bunu hemen yaparız!
Birazcık zahmet edip bu saldırıyı bize hangi saikle yaptığını veya bu saldırının gerçekten bir saldırı olup olmadığını araştırsak yani “anlamaya çalışsak” , büyük bir ihtimalle daha az incineceğiz.
Ya da şöyle düşünüversek o anda: İnsanlar geçici kısa sürelerle akli melekelerini kaybedebilirler işte bu kişinin de bana bunu yaptığı sırada aklı başında olmayabilir!
Sadece kendi gösterdiğimiz bu gayret, kırgınlığımızı alıp götürecektir.

Herkes yaşamıştır bu durumu:
Birisine incinmiş kırılmışızdır.
Aradan biraz zaman geçmiştir ve ilk anlardaki kırgınlığımızdan hiç eser kalmamıştır.
Oysa sadece zaman geçmiş ve ne bir özür ne bir mazeret beyanı gelmemiş yani durum değişmemiştir.
Neden ilk andaki kırgınlık yoktur artık?
Bence, aradan geçen zaman içinde irademiz dışında ve biz hiç farkında olmadan o bizi inciten olayla bir şekilde ilgili datalarla karşılaşıyor zihnimiz. Bu datalar o ilk zamanlarda birdenbire düşünemediğimiz hatıralar veya yeni gelişmelerden oluşabilir.
Biz hiç farkına varmayız ama artık “anlıyoruz”dur!


Son söz
“Kimseyi incitme; kimseden incinme!”
Bu mümkün!
Unutma eğer incinmemeyi başarırsan zaten asla incitemezsin!

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sürekli incinmenin ölüm sevgisini bile geliştirdiğini söyleyebilirim rahatlıkla.İncitmek gerileyen,incinmemek ise ilerleyen evrime işarettir.Kötü olan,çarpık ve çirkin bir davranışla gelir;iyi olan ise şefkat ve hoşgörüyle gelir.Bu biraz da varlığın her şeyden sevgi ve bilinç transfer edebilme yetisiyle ilgilidir...İçeriği zengin bir çalışamaydı!Selamlar.

Abbas Oğuz 
 22.01.2018 23:07
Cevap :
İltifatınız, yorum ve katkılarınız için teşekkür ederim. Ölümle kurduğunuz bağ ilginç ve üzerinde düşünmek gerekiyor. Ama bendeniz ölümü sık sık hatırlamaktan yanayım... Eşyanın hakikatini anlama yolculuğu belki de bu cılız çırpınışlarım... Saygıyla selamlıyorum...  22.01.2018 23:18
 

İnsanların birbirleriyle karşılaşmalarının bir plan dahilinde olduğunu düşünürüm sayın yazar. Bunlar tesadüf değildir. Sizin de karşınıza çıkan kişi size çok güzel bir yol göstermiş. Burada paylaştıklarınızın da bir çok kişiye ışık tutacağına inanıyorum. Saygılar, selamlar...

Erol Özışık 
 22.01.2018 19:39
Cevap :
Sayın Özışık... Bendeniz de inanmam tesadüflere... "Nasip meselesi" derim kısadan... Ve herzaman talihli kullardan olduğuma inandım... İyilerle karşılaştım... Umarım hüsnüzannınıza da layık olurum... Çok teşekkür ederim yorum ve katkınız için... Saygıyla selamlıyorum...  22.01.2018 23:29
 

Günaydın...http://unutulmazfilmler.co/the-turin-horse-torino-ati.html?player=odnoklassniki...en düzgünü burada...acıyla izlediğim bir film...incindim galiba...:)))...

nedim üstün 
 15.01.2018 7:49
Cevap :
Zerafetiniz ve zahmetiniz için çok teşekkür ederim. Notlarıma almıştım ama bu link çok işe yaradı. Hüzün iyidir de incinmeyelim usta... Eyvallah :)  15.01.2018 11:48
 

Düşünmeye gerçekten kafa yormuş filozofların bunu sıklıkla yapmayan yaptığında ise olağanüstü bir iş çıkarmış gibi böbürlenen,empoze edebilecek fikirler üreten insanlara nasıl tahammül edebildiklerini düşünüyorum bazen. Bu naif motto bu işe de yarar mı acaba ? İncinme üzerine en dokunaklı hikaye bence Nietzsche'nin, sahibi tarafından incitilen bir attan sonra kendini ölüme terk etmesidir. Bununla bağlantılı bir diğeri ise bu incinmeyi tüm yaşamı boyunca sorgulayan ünlü Macar yönetmen Béla Tarr'ın bu konu üzerine çektiği "Torino Atı" isimli filmle sinema kariyerine son vermesidir. Galiba asıl mesele incinmek değil, incitileni görüyor olmak. Sevgilerimle...

SAYHAN 
 11.01.2018 23:53
Cevap :
Yorumunuz ve değerli katkılarınız için çok teşekkür ederim. Yazılarını ve öykülerini ilgiyle ve bir kitap beklentisiyle takip ettiğim değerli bir yazardan yorum almak onurlandırdı. Torino Atı'nı mutlaka izleyeceğim.  12.01.2018 2:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 21
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 313
Kayıt tarihi
: 09.11.17
 
 

Okur, düşünür, sever, yorulur, arasıra yazar... Sıradan bir adam; ama önsıradan... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster