Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Eylül '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1313
 

Annelik sancı demektir...

Annelik sancı demektir...
 

Anne girdin düşüme. / Yorganın olsun duam;
Mezarında üşüme.
Anlamam, anlatamam./Düşen düştü peşime,
Artık vadeler tamam..."*

Yaşım otuz altı...

Tam otuz altı yıl önce, bir dağ köyünde; zayıf, çilekeş bir kadının acılar çekmesine sebep olmuşum.

Her çocuk anneye "sancı" demektir.

Sancı; doğumla başlar, çocuklukta her tökezlenişinizde, yaralanışınızda, ağlayışınızda devam eder.

Çektiğiniz her acı, maddi veya manevi, anneye sancı olarak döner.

Yere her kalpaklanışınız, duyduğunuz azar, kavgada çizilen diziniz...

Başarısız olma "ihtimali"niz, anne için "sancı" demektir.

Annelik budur işte; sancılı başlar, sancı ile büyür; biraz yaşlanınca, herkesin "rahata kavuştu" dediği anlarda dahi annenin yüreğinde üç yaşındaki çocuktur ellilik evlat...

Sancı devam eder yani.

Yalancı bir rahatlık yok değildir hani.

Kimileri onu da göremez.

Çeker sancıyı, eserini ortaya koyar; şöyle kenara çekilip doya doya seyredemeden terk-i diyar eyler.

Hepimizin geçmişinde vardır bir sancılı kadın.

Benim annem, okuma yazma bilmeyen; yirmi yaşında babasının vermediği adama "kaçan" kendince cesur bir kadındı.

Kaçmak, içine girdiği dünyada yaşamanın yanında "cesaret" bile değildi.

Ömrü boyunca "kaçma"nın bedelini ödedi bu ümmi kadın.

Bir taraf için babaya "hain" olmanın, diğer taraf için ise "uyma gelen" gelin olmanın bedelini ödedi; sessizlikle, ezilerek...

Koca mı?

Koca, o zamanlar Anadolu coğrafyasında "sevgili" değildir henüz; evin sahibinin oğludur ancak.

Şairin dediği "soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen" bir varlıktır kadın.

Annelik bir mükafat değildir elbet; çünkü doğurmak o çağlarda kadın için "mükellefiyet"tir o kadar!

Ve anne, kadın, yani erkeğin hizmetkarının ortak kaderinden birisi de "ümmi" olmaktır.

İslamın "oku" emri erkeğe inmiştir o demler.

Annem de o kadınlardan biriydi.

Sırtında gövdesinin iki katı yük; keçilerin, kurtların ve yaban domuzlarının kullandığı patika yollardan, üstelik yetmiş beş derece eğimli, sırtında yakacak ve ot, gençliğini değil kaderini yaşayan yüz binlerce Karadeniz kadınından biri...

Evlilik, fakirliğe kucak açıştan başka bir şey değildir annem için...

İlk çocuktan başka çocuk yapmamak için içmedik kocakarı ilacı bırakmayan, çocuğu için "ölse de fukaralıktan kurtulsa" diye dua edecek kadar koyu bir fukaralık.

Bir anneyi oğlunun ölümü için dua edecek kadar çaresizleştiren fukaralık Karadeniz insanını bu coğrafyanın en göçebe insanı yapmıştır.

Göç, bu milletin kaderidir demiştim bir yazımda. Bu kaderden o da kaçamadı... Kopup geldiği Anadolu'nun boz topraklarında kucağında iki çocuk. Her şeye rağmen yapmaktan kurtulamadığı ben ve ağabeyim...

Ömrü bizim için dua etmekle geçen bu ümmi kadın için "sancı" bitmez elbet...

Fukaralıktan kurtuluş, annelik sancısını dindiremedi.

Önce, çocukları ve ailesi için "sığınak" olacak yuvanın sancısını çekti.

Sonra, çocuklarına iyi bir gelecek sağlamanın sancısı.

Kendi ümmiliğine inat, çocuklarının okuması için yırtındı, yalvardı ve ağladı.

Her Karadenizli gibi çocuğunun "imam" olmasını istemedi; subay olsunlar isterdi.

Okuyup yazamasa da görebiliyordu.

Elinden geldiğince, yazarak veya okuyarak değil belki ama "teşvik ederek" çocuklarının eğitimini yönlendirmeye çalıştı.

Okul yıllarımız onun sancısını dindirmedi. Sancının yerini endişe aldı.

Önce "başarılı olacak mı?", "okuyabilecek mi?" endişesi.

Sonra, "vatanı kurtarmaya" çalışan çocuğu için, "acaba başına bir şey gelir mi?" endişesi...

Endişelerin en büyüğü buydu onun için.

Annesine "bir şey yapacaklar çocuğuma" diye ağladığını yıllar sonra öğrendiğimde; ancak anlayabiliyordum evlat kaybetme endişesinin büyüklüğünü...

O bizi kaybetmedi. Ama biz onu kaybedeli tam onsekiz yıl olmuş.

Ne hayalleri vardı kim bilir?Kendisi için değil tabii ki...

Çocuklarını evlendirip, torunlarına bakacak, kaynana olacaktı. Çocuklarıyla beraber ihtiyarlayacak, onların ihtiyacına koşacaktı. Ama nefesi yetmedi.

Ömrü boyunca yüreğinde hissettiği sancı onu beyninden vurdu.Bir Karadeniz köyünde başlayan hayat hikayesi, bir Anadolu kasabasında son buldu.

Türk'ün kahır ekseriyetinin kaderini yaşadı; doğduğu yerde ölemedi.

Anneliğin büyük bir şey olduğunu ölüm döşeğinde "hakkını helal et, en az annelik sana yaptım" dediği zaman anladım.

Kırkiki yaşındaydı, bense onsekiz.

* Necip Fazıl

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

hüzünlü bir hikaye demek yetmez, her anadolu kadınının bir parçası böyledir... yazı sonunda 42 yaşını okuyunca annem geldi aklıma, onunda yüreği artık acıları çekmeye yetmedi, o yaşta yaşlanamadan gitti. şimdiyse anne-kız acısı yerini abla-erkek kardeş acısına bıraktı...

Ruksan İLDAN 
 22.11.2007 23:24
 

Bir yazı bu kadar mı güzel ve bu kadar mı etkileyici olabilir? Tebrik ederim. Ana olmak dünyanın en güzel ve en zor görevi sanırım, yüreğinde sancısı ve sevgisi hiç bitmeyen fedakar annelerimiz.
Sevgilerimle

Meyman 
 28.09.2007 13:37
 

sancıyla başlayan doğum...Bin acıyla büyütürken insanı. kimbilir anaları güldürecek güneş halylarla doğar... Yüreğinize sağlık sevgiler

Ozlem Ozkulak 
 28.09.2007 10:47
 

Bilincini yitirdiğinde bile okula giderken çocuklarıma kahvaltı hazırlamayı düşünüyordu annem. Hastalıkları bile annelik özverisini unutturmuyor. Ve inanın günler acısına alışmak yerine, içimi daha da kanatıyor...

ROSEMOON 
 28.09.2007 10:27
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1148
Kayıt tarihi
: 06.07.06
 
 

Memleketi ve kendini ilgilendirenler üzerine yazmayı "tutku" edinmiş bir fen bilimci, konuşmaya v..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster