Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
698
 

Anormali içselleştirdiğimiz için normalleşme anormal geliyor

Anormali içselleştirdiğimiz için normalleşme anormal geliyor
 

Anormalliği normal bilenler Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı normalleşme sürecini anormal bir durum olarak görüyorlar. Neydi normalde “anormal” ama onlara göre “normal” olan şeyler? Şu: Bu ülkede bazı kurumların, kişilerin hikmetinden sual olunmaz, onlar eleştirilmez, hesap sorulamazdı. Bu ülkeyi görünüşte parlamento ve seçilmiş hükümetler, fiiliyatta ise perde gerisindeki ordu, bürokrasi, yargı, akademya, büyük patronlar ile bunların sözcüsü olan medya gibi iktidar odakları yönetirdi. Bu ülkede kanunlar vardı ama bunlar herkesi bağlamazdı. Kanunlar sadece güçsüz vatandaşları denetim altında tutmak içindi. Bu ülkede sırf birilerinin canı istedi, çıkarları birazcık tehlikeye düştü diye ordu darbe yapabilirdi.

Darbe ya da siyasete müdahale, mevsimlerin değişmesi kadar doğal ve olağan bir şeydi. Bu ülkede temelde iki sınıf vardı: “Dokunulmazlar” ve “dokunulabilir” olanlar. Dokunulabilir olanları açıklamama lüzum yok; çoğumuz o kesim içinde yer alıyoruz. Dokunulmazları da biliyoruz; yukarıda saydığım iktidar odaklarının temsilcilerine asla dokunulamazdı. Bunların suçları soruşturulmaz, bu kişiler hâkim karşısına çıkmaz, kimseye hesap vermezlerdi. Mesela, Susurluk Davası soruşturmasında hakkında bir sürü iddia bulunan emekli general Veli Küçük ifade vermeye bile tenezzül etmemiş, kimse de bu durumu yadırgamamıştı.

Medya bu anormal düzenin hem bizzat çok önemli bir oyuncusu hem de öteki oyuncuların sesi, sözcüsü, moderatörü durumundaydı. Medyanın esas işi okurlarını gerçeklerden haberdar etmek değil tam tersine onlardan gerçeği saklamaktı. Medya duruma göre bazen gerçeği alabildiğine çarpıtıp yansıtan bir sirk aynası, bazen de gerçeğin üzerini kapatan bir örtü işlevi üstleniyordu. Bu ülkede siyasi cinayetler işleniyor, dehşetengiz yolsuzluklar yapılıyor, bankalar hortumlanıyor, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde kanlı bir savaş yıllardır devam ediyor ama medya bunlar hakkında araştırma, soruşturma, kamuoyunu aydınlatma görevi yapacağına adı geçen iktidar odaklarının reklam ve halkla ilişkiler departmanı gibi çalışıyordu.

Bu ülkede gazeteci gazeteci değil öncelikle devletin hizmetkârı, devlet ideolojisinin propagandacısıydı; aynı şekilde asker asker değil politikacı, akademisyenler biliminsanı değil asker, hukukçular hukukçu değil devleti korumakla görevli militanlardı. Bu ülkede bir halk yok sadece devlet vardı. Halk devlete hizmet için var olan bir araçtı. Her şey devlet içindi. Halk, orduya asker yetiştirmekle, devlete vergi vermekle yükümlü bir garsonlar, figüranlar yığınıydı.

Bu irrasyonel, verimsiz, yanlış ve kötü kurgulanmış sistemin bir şekilde yeniden yapılandırılarak normalleştirilmesi zorunluydu. Dünyanın orta yerindeki jeopolitik konumu, 72 milyonluk nüfusu, yüz milyarlarca dolarlık dış ticareti, yüz binlerce işadamı, tüccarı, farklı kültürlere farklı dillere sahip etnik toplulukları, meslek sahibi, okumuş yazmış milyonlarca yetişmiş insanıyla Türkiye bu çarpık yapıyla daha fazla yaşayamazdı. Aklı başında her insan kolayca anlayabilir ki epey tuhaf, hayatın olağan akışına aykırı, çok sorunlu ve aşırı derecede kırılgan bir normallikti bu… Ancak statüko güçleri ne bu çarpıklığı kabul etti ne de bir değişime izin verdi. Onların tek arzusu her şeyin olduğu gibi devam etmesiydi. Ne var ki, statükocular istedikleri kadar bunu olağan bir durum olarak yutturmaya çalışsınlar, istedikleri kadar zor kullansınlar bu düzeni sürdürebilmeleri mümkün değildi. Statüko, içine kapandığı surun bir gediğini kapatmayı başarabilse başka yerden üç delik birden açılıyordu. Somut örnek: Statükocular 28 Şubat sürecinde Refah Partili koalisyon hükümetini devirdiler ama ondan birkaç yıl sonra Refah Partisi’nin bir çeşit devamı olan AKP tek başına iktidara geldi.

Türkiye’nin 2007 yılında yaşadığı Cumhurbaşkanı seçimi anaforu bir kırılma noktasıydı. Müesses nizam, yasal olarak hiçbir engel bulunmadığı halde AKP’ye Cumhurbaşkanı seçtirmedi. Bir yandan hukuk dalavereleri bir yandan sokak eylemleriyle parlamentoyu kilitledi ve ülkeyi kargaşaya sürükledi. Ancak 22 Temmuz seçimlerinde halk bu dalaverelere karşı hak ettiği cevabı verdi. Aynı günlerde sonradan “Ergenekon operasyonu” adı konulacak olan operasyonlar dizisi başladı. Önceleri fazla kimsenin oralı olmadığı, ciddiye almadığı bu operasyonlar aslında bize müesses nizamın bir röntgen filmini verdi.

Ergenekon, bu düzenin gerçek yüzüydü. Yazının girişinde sıraladığım oligarşik yapı Ergenekon sayesinde iktidarını sürdürebiliyordu. Müesses nizamın bekası için birileri darbe planı hazırlıyor, birileri darbe ortamı yaratmaya çalışıyor, birileri cinayet işliyor, birileri o cinayeti başkalarının üzerine yıkıyor, birileri gerçek suçluları koruyor, birileri gerçeği saklıyor, birileri iç düşman yaratıyor, birileri halkı kışkırtıyordu. Bu ülkede zamlara, zulme, yolsuzluklara, işsizliğe tepki göstermeyen insanlar hayali bir şeriat tehlikesi korkusuyla sokağa dökülüyordu. Ergenekon operasyonlarında ele geçen dokümanlar, silahlar, CD’ler, darbe planları, telefon dinleme kayıtları bütün bunları bir belgesel film gerçekliğinde önümüze serdi.

Akabinde biraz da başka çare kalmadığından, dokunulmazlara dokunulmaya başladı. Operasyon dalgalarından birinde general Veli Küçük tutuklandığında kimse buna inanmak istemedi. Çoğumuz “korkarlar, hemen bırakırlar” diye bekledik ama öyle olmadı; Küçük tutuklanmakla kalmadı devamı geldi. Sonraki aylarda ondan çok daha yüksek rütbedekiler sorgulanmaya tutuklanmaya ve hâkim karşısına çıkarılmaya başladı. En muhalifimiz, en devrimcimiz bile aslında anormalliği o kadar normal kabul etmiş ve statükoyu içselleştirmiştik ki her yüksek rütbeli subay hakkında soruşturma açıldığında hepimiz “bu kadar da olmaz, falanca dokunulmazı, filanca generali de gözaltına alamazlar” dedik. Halbuki “normal” olan birilerinin dokunulmaz olması değil, kanun karşısında herkesin eşit olmasıydı. Bir işçi bir suç işlediğinde nasıl soruşturulabiliyorsa, aynı şekilde bir general, bir işadamı, bir rektör, bir parti lideri, bir gazeteci de yaptığının hesabını vermeliydi.

Ancak bu ülkede öylesine vahşi bir bilinç bulandırma mekanizması işliyordu ki bizlere bu basit gerçeği bile unutturdular. Koskoca profesörler, siyasetçiler, yazarlar, gazeteciler utanıp sıkılmadan “yahu falanca kişi nasıl gözaltına alınabilir” diye feryat ettiler. Anormal olanı normal kabul edip öyle yaşadık on yıllar boyu... Elin oğlunun 220 yıl önce hayata geçirdiği “eşitlik” ilkesi bize hâlâ lüks bir tüketim eşyası gibi geliyor. Bu ülkede solcuyum diye geçinen, geçmişte Ergenekon zihniyetinin kurbanı olmuş kişiler bile Ergenekon operasyonlarını hükümetin bir senaryosu gibi görebiliyor.

Özetle olması gereken şeyler oluyor; Türkiye normalleşiyor. Şu anda yaşadığımız bir normalleşme sancısıdır. Hayatı seksen - doksan yıl önce çizilmiş ve bir tek yeni fırça darbesi, en ufak bir rötuş gerektirmeyen pastel bir tablo gibi görenlerin bu normalleşmeyi içlerine sindirmeleri gerçekten çok zor. Hem inandıkları masalların büyüsü bozulduğu için maneviyatları sarsılıyor hem de imtiyazları ellerinden gittiği için maddi çıkarları zarar görüyor. Öfkeleri bu yüzden… Ama bu anormalliğin sürgit devam edemeyeceğini öğrenmek zorundalar.

ÇokEskidendi bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazdığım yoruma ikinci kez yanıt vermek tarzım olmasa da "bunu Erbakan anlamadı bari siz anlayın.." cümleniz , cevap hakkı doğurdu. Bunu ben anlıyorum da onlar halâ anlıyamıyorlar ki daha dün o düşüncenin bir uzantısı olarak 'kanı bozuk' ve ' şimdi biz onları fişleyeceğiz' gibi görüş beyan ettiler.. Partizan ve taraf olmadığım bütün yazılarımda alenen anlaşılır. Taraf olduğum hususlar elbette ki vardır. Atatürkçülük ve içi boş olmayan Cumhuriyetçilik gibi. "Düzmece" demem bir karşı tezdir. Gerçek bir örgüt olmuş olsaydı baş aktörlerinden kabul edilen Adil Serdar Saçan bu gün serbest kalmazdı. Bunca değerli insan "suçlu" kabul edilip tutuklanıyor sonrada suçsuzluğu anlaşılıp serbest kalıyorsa burada hukuki bir yanlışlık yapılıyor demektir. Delillerin yetersiz olması ya da isimsiz ihbar mektuplarıyla insanların suçlanıp içeri atılması da ayrı bir insan hakları ihlâli. Ben yasal olmayan her türlü uygulamaya karşıyım! Selamlar..

Nurcan Çelik Yalun 
 24.02.2010 18:22
Cevap :
Merhaba. Ergenekon hem gerçek bir örgüttür ama ondan daha da ötesi bu ülkede bir devlet zihniyetidir. Ben bu davada kişiler hakkında tek tek bir yargıda bulunmam istemem. İçlerinde masum olanlar da vardır, iddia edildiği derecede kilit bir pozisyonda bulunmayan da, suçlandığından daha ağır suçları işlemiş olup bu suçları davaya yansımamış olanlar da vardır. Unutmayın, salıverilenler henüz beraat etmedi, sadece yargılanmalarına tutuksuz devam ediliyor. Dava sonunda beraat edebilirler tabii ki. Ama şu anda biz onlar hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm veremeyiz. Bu ülkede 12 yaşındaki çocuklar sırf ellerindeki toz izi, sırtlarındaki ter delil olarak kullanılıp polise taş atmaktan 12 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Ergenekon davasındaki delilleri onlarla bir kıyaslayalım. Selamlar.  25.02.2010 17:07
 

Sn.yazar. Yazınızda belirttiğiniz yolsuzluklar, illegaliteler vb. geçmiş tüm çarpıklıklara katılmak mümkün değil elbette. Bu çarpıklıklara dur denilmesi de lazım. Fakat bugün yaşananlar bana göre normalleşme değil, paralel anormalleşmedir. Sizce bugün yolsuzluklar bitti mi? Ak Parti iktidarı hakkaniyet ile mi ülkeyi yönetiyor. Sn.Başbakanın oğlunun gemiciklerini, bakan çocuklarının milyon dolarlık şirketlerini ne çabuk unutuyoruz. Bugün Ceyhan'da ki rafineri müsaadesi geçmişte olduğu gibi Doğan grubuna verilmiyor ama tam ters kutuptan Çalık Grubuna tahsis ediliyor. Dün fişlenen dindarlar ise, bugün Ak Parti milletvekilinin de itiraf ettiği gibi Cumhuriyetçiler fişleniyor, tutuklanıyor, dinleniyor. Dün Allah diyen şeriatçı iken, bugün AKP muhalifi herkes, kansız, darbeci veya Ergenekoncu oluyor. Dün şeriat korkusu ile halk sinerken, bugün darbe korkusu yaygarası ile aynı iş yapılıyor. Dün başkalarına dokunulmazken, bugün AKPli siyasetçilere ve yandaşlarına dokunulmuyor. Peki ne değişti?

Murat Yazmacı 
 24.02.2010 12:50
Cevap :
Sayın Yazmacı, o anormalliklere nasıl karşı çıkıyorsak sizin iddia ettiğiniz olası anormalliklere de karşı çıkarız. Hataları kimin yaptığına göre değil hata olup olmadığına göre değerlendiririz. Türkiye'de siyaset bir rant dağıtma mekanizmasıdır. AKP geçmişte gördüklerini uyguluyor. Yine de rant dağıtımının eskisine göre bir ölçüde düzeldiğini söyleyebiliriz. Eğer bugün AKP'nin sahip çıktığı AB üyeliği, şeffaflaşma, demokratikleşme sürecine destek verilirse siyaset de gerçek yerine oturur. Bu ülkeyi AKP değil, statüko güçleri korkuyla yönetiyor. Şeriat tehlikesi soyut ve temelsiz bir korku ama darbe geçmişte bir sürü örneği yaşanmış, 2009 yılında bile hazırlığı yapıldığı ortaya çıkan somut bir tehlike. Cuntayı kendi iradenizle göndermezsiniz ama seçilmiş hükümetleri yeni bir seçimde değiştirebilirsiniz. Bu önemli bir farktır.  25.02.2010 16:56
 

Yazınızı büyük bir dikkatle okudum. İsterdim ki sizin ifadenizle "normalleşme" süreci kanunlara uygun yapılsın. Yine isterdim ki yine sizin tabirinizle bu "normalleşme" sürecini gerçekleştirmeye çalışanlar aydınlık beyinli insanlar olsunlar ! Dilerdim ki salt generallere, Yargı mensuplarına değil milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanına da dokunulabilsin! Dağlarda ömrünü geçirmiş, üstün hizmet madalyası verdiğiniz üst düzey bir subayı düzmece örgüt üyeliğinden içeri atıyorsanız, yasal süreç içerisinde duruşmaya çıkartmanız ve davayı sonuçlandırmanız gerekir. Erzurumdan dosyayı 5 saatte İstanbul'a ulaştırabiliyorlarsa, Deniz Feneri evraklarını da Almanya'dan buraya o kadar sürede getirtmeleri, Kanal 7 TV sahipleri içini boşaltıp, delilleri karartmadan yargılanmalıydı. Normalleşmeden ben bunları anlıyorum Beyfendi. "Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?" zihniyetinin uzantılarından normalleşme sürecine öncülük ettiklerini söylemek bence ütopya ! İylikler dilerim. Nur Zeynep

Nurcan Çelik Yalun 
 24.02.2010 0:07
Cevap :
Merhaba Zeynep Hanım. Öncelikle yazımı dikkatle okuduğunuz için teşekkür ederim. Zaten "normalleşme"den kast ettiğimiz şey hiç kimsenin dokunulmaz olarak kalmamasıdır. Bir iddianın "düzmece" olup olmadığına karar verecek olan biz değiliz, mahkemelerdir. Kişileri peşinen "suçlu" olarak kabul etmek ne kadar yanlışsa yargıya taşınmış her iddiayı düzmece olarak kabul etmek de o kadar yanlıştır. Ülkede şeffaflığın, hesap verilebilirliğin yerleşmesi Deniz Feneri türü davaların da zamanında sonuçlandırılmasını sağlayacaktır. Ama siz tuttuğunuz tarafa yöneltilmiş her iddiayı "düzmece" olarak tanımlarsanız, öteki taraf da aynı şeyi kendisine yönelik iddialar için yapar. Biz vatandaşlar, fanatik futbol takımı taraftarları gibi davranmayı bırakıp istisnasız herkesten hesap sorma alışkanlığını geliştirebilirsek darbeler de yolsuzluklar da tarihe karışır. Son olarak, hayat Erbakan'ın o sözleri ettiği günden bu yana çok değişti. Bunu Erbakan hala anlamadı, bari siz anlayın. Selamlar.  24.02.2010 10:17
 

Yine bir derleme, toplama, sakin bir zihinle gelişmeleri algılama ve algılatma yazısı olmuş. Ben bir iki ufak katkı sunmak istiyorum. Aslında bu "normalleşme kavramı" üzerine bir yazı düşünüyorum. Çünkü yanlış anlamaya çok müsait bir kavram. Normalleşmek, her herşeyin otomatikman iyi olacağı anlamına gelmiyor. Sadece toplumun kendi gelişme dinamiklerinin serbest kalması anlamına geliyor. Onun gelişimini engelleyen zincirlerden kurutulması anlamına geliyor. Düşünsene, bundan 50 yıl önce Türkiye ile aynı seviyede olan ülkeler aldı başını gitti. İspanya, Portekiz ve Yunanistan'ın 50 yıl önceki hali bizden beterdi. Onlar onlarca yıl süren açık faşizm dönemlerinden geçtiler ama ülkelerini sivilleştirebilmeyi ve sivil zihniyetle kalkındırmayı başardılar. Türkiye'de şimdi kulvar değiştiriyor. Daha demokrat ve özgürlükçü bir kanala doğru ilerliyor. İnsanların birbirlerinde rahatsız olmadıkları ve düşman bilmedikleri bir kanal bu. Artık iç düşman yok. ellerine sağlık, güzel bir yazıydı..

Bibliyofil 
 23.02.2010 16:29
Cevap :
"İç düşman" aslında hiç olmadı ama öyle olduğunu söylemek birilerinin işine geldi. Varlığını lüzumlu hale getirmek için ne yapacaksın? Bir düşman yaratacaksın. Yaratacaksın ki sen de ona karşı savaşan bir kahraman olabilesin. Aslında bu da bir çeşit Erke Dönergeci'ydi. Erke Dönergecinin tanıtımına boşuna koşa koşa gitmedi emekli paşalarımız, militan hukukçularımız. Alışıklar ne de olsa :)  23.02.2010 16:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3731
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster