Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Nisan '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
491
 

Anormalliğin köleleri- psikopatlar; bir psikofelsefi tutanak - 1. bölüm

Dikkat: Bu yazının bazı bölümleri moral anlayışınızın sınırlarını zorlayabilir...!


Gün geçmiyor ki günlük gazetelerin manşetlerini bezeyen haberlerin arasında akla mantığa sığmayan ‘anormallik’lere rastlanmasın. İnsanlık bir taraftan ulaştığı medeniyet merdivenindeki basamağın yüksekliğiyle övünedururken, diğer taraftan bütün bu ‘insanî ilerleme’lerin yan etkileriyle boğuşması sonucu yorulan psikolojisini düştüğü bataklıktan kurtarmanın yolunu hâlâ bulamamış olmanın acizliğinden kaynaklanan ‘boşvermişlik’ ya da ‘vurdumduymazlık’ duygusuna her geçen gün biraz daha sıkı sarılmasıyla alçaldıkça alçalmakta. İşin en acı tarafı da bu gidişatın öyle kolay kolay durduralamayacağı gerçeğidir. Sonunda insanlığı ne gibi senaryoların bekleyebileceğini bilenlerin bu gün izledikleri, asıl sorunları örtbas etmek pahasına, ‘suç ve suçlu’, ‘ceza ve cezalı’ konularına soyunan sivri zekâlıların linç meydanlarında akla ve mantığa, yüreğe ve vicdana danışmadan senaryoladıkları canilik sahnelerinden başka bir şey değildir. Doğru, böylelerin aklı ve mantığı, yüreği ve vicdanı yok ki, oralarına bir uğrasınlar. Biline ki, insanlığı tehdit eden ve yakın gelecekte dayanılmaz boyutlara ulaşacak olan en büyük problem, insanın ‘suçlu-kurban’ ikilemindeki rolleri doğru sahiplerine verebilme kabiliyetini yitiriyor olduğu gerçeğidir. Böyle bir kabiliyetin körerdiği bir ortamda herkes potansiyel ‘kurban’, herkes potansiyel ‘suçludur’. Böyle bir ortamda yetişen insan psikolojisinin ulaşabileceği en doğal mertebe ise ‘anormalliktir’.


Gazetelerde şöyle bir haberi okuduğunuzu canlandırın aklınızda lütfen:


Hatırlayacağınız üzere, bundan birkaç ay önce gazetemizin manşetini böylesine bir ‘anormallik’ haberi işgal etmişti. Söz konusu manşetin altındaki haberde, “... aids virüsünü taşıdığını henüz kendisinden ve doktorundan başka kimse bilmeyen bir hayat kadınıyla ilişkide bulunan bir babanın, bu olayın üzerine eşiyle ve bebek yaşlarında denilebilecek üç çocuğuyla cinsî münasebete girerek hayat kadınından kaptığı ölümcül HIV-Virüsünü eşine ve üç çocuğuna da bulaştırarak hepsinin er ya da geç gerçekleşecek olan ölümüne sebep olduğunu ...” okumuştuk. Haberi yayınladığımızdan bu yana gelen telefonların ve okur mektuplarının yanısıra, habere sebep olan kişilerin kaderlerinin perde arkasındaki gelişmeleri takip eden gazetemizin araştırıp, gün yüzüne çıkardığı hususlar, bizi bu konu hakkında kapsamlı bir yazı dizisini yayınlamamıza mecbur etti. Evet, mecbur etti, çünkü mevzu bahis olayın kapsamına giren etkenlerin çokluğu ve boyutu, bazen çok kolaymış gibi görünen ‘suçluyu bulma’, ‘suçluyu bilme’ fiilinin hiç de o kadar kolay bir uğraşı olmadığını bize gösterdi. Siz de göreceksiniz ki, ‘yargı’ ile ‘önyargı’ arasındaki fark ‘iki harfcik’ten öte bir şey.


Bu bağlamda, mevzu bahis haberden ileri giderek, ‘anormallik’ konusunu, hukukî, kültürel, tıbbî, psikoljik, sosyolojik, ekonomik ve son olarak da etik boyutunu da göz önünde bulundurarak, ‘suçlu-kurban’ ikilemi bazında, detaylı bir şekilde ilginize sunmak istiyoruz. Bundaki tek gayemiz de şudur: ‘yargı’nızın ‘ön’ünü kesmek! Çünkü biz gördük ki ‘önyargı’, ‘yargı’nın ‘yalan’a bulaşmış, doğru yoldan sapmış, saptırılmış, çıkmış, çıkartılmış hâlidir. ‘Yalan, yanlış yargı’ ise ‘suç’tan başka bir şey değildir. Yalan, yanlış yargıyla doğru yaptığına inanarak aslında ‘suç’ işlemeyi çözüm bilen insanlığın battığı bataklıktan çıkması mümkün değildir.


Yazımızın başına yerleştirdiğimiz ‘Anormalliğin köleleri – psikopatlar/ Bir psikofelsefî tutanak’ başlığımızın bir yargı ya da saldırı değil, yalnızca ve yalnızca bilimsel bir tespit olduğunun kanıtını başlığımıza neden haberimiz doğrultusunda getirmeye çalışalım.


Gazetelerde şöyle bir haberi okuduğunuzu canlandırın tekrar aklınızda lütfen:


Haberimizi tekrar hatırlayalım. Polis tutanaklarına göre Aralık 13 Cuma 2007 tarihinde meydana gelen olay şöyle vukuu bulmuştur (şahısların kimliklerini gizleyerek kaleme alınmış şekliyle):

“... HIV virüsünü taşıdığını o an kendisinden ve doktorundan başka kimse bilmeyen bir hayat kadınıyla ilişkide bulunan bir babanın bu olayın üzerine eşiyle ve bebek yaşlarında denilebilecek üç çocuğuyla cinsî münasebete girerek hayat kadınından kaptığı ölümcül HIV-Virüsünü eşine ve üç çocuğuna da bulaştırarak hepsinin hayatlarına sebep olmak ...”


Böylesine akıl dışı bir olayın doğru analizi nasıl yapılmalıdır? ‘Suç’ ve ‘ceza’ gibi insanlık tarihinin ‘sicili’ni dile getiren sözcüklerin doğru yorumu nasıl olmalıdır, neleri şart koşmaktadır? Kimi vicdanî hukuğun en yalın hâliyle ‘dişe diş, kana kan’ şeklinde dile getirdiği yasanın bile işleyemeyeceği böylesine bir olayda ilgilileri doğru karara götürecek ‘vukuatın doğru yorumu’ nasıl olmalıdır? Böylesine bir olayın analizinde ve doğru yorumunda kaçınılmaz denilmesi gereken noktalar hangileridir?


Ama tüm bu soruların cevaplarının peşine düşmeden, bu ve bundan sonraki yazılar için geçerli olacak, konunun geniş kapsamının strüktürüyle ilgili, genel bir teknik kaideye değinmekte yarar var: Yazının konusunun boyutu ya da alt başlığı ne olursa olsun, ister hukukî, ister kültürel, ister psikolojik, ister sosyolojik, ister ekonomik, isterse de etik olsun, ‘anormalliği’ ele alırken takip edilecek bilimsel yol şudur: ‘Anormalliğin’ oluşumunu dolaysız destekleyen iki husus vardır: ‘iç’ ve ‘dış’ etkenler. ‘İç etkenler’ de kendi içinde ikiye ayrılıyor: ‘içten içe’ ve ‘içten dışa’. ‘Dış etkenler’ de kendi içinde ikiye ayrılıyor: ‘dıştan içe’ ve ‘dıştan dışa’ (bu son kategorinin mantığına, yani kulağa ne kadar mantıksız gelse de öyle olmayan içeriğine, yeri geldiğinde değineceğiz). Kısacası, yazı dizisi boyunca takip edilecek metodun perde arkası sistematik programın ne ve nasıl olduğu hususunda da siz okurlarımızı mümkün olduğu kadar yalın bir yazım diliyle aydınlatmak istiyoruz.


Konunun kaburgasına çimento vahim olayın özüne açılsın istenilen kapı hukukla aralandı, artık içeriye de yasaların davetlisi olarak girilecek. Yani olayın doğru yorumunun ilk boyutu, olayın hukukî boyutu olsun. İlk önce hukukî açıdan baba ve bebek yaşlarındaki üç çocuğun ilişkisini, daha sonra da baba ve anne arasındaki ilişkiyi irdeleyelim. Babanın suçunu ikiye ayırmamız gerekiyor, çünkü bu ilişkide annenin girdiği ilişkiye ‘hayır’ diyebilme gücünün de irdelenmesi gerekir. Çocuklarda böyle bir güçten yaş itibarıyla söz etmek mümkün değildir, bu yüzden de ‘zor kullanma’ mevzusu daha açık ve nettir. Yani annenin mevzu bahis ilişkiye dolaylı da olsa ‘razı’ olduğu hususu, ne kadar mantığa aykırıymış gibi görünse de, baba’nın suç hanesine ‘hafifletici sebep’ olarak geçebilirken, bir çoğuğun böyle bir ilişkiye ‘razılığından’ söz etmek mümkün değildir. Bu yüzden baba’nın çocuklarla olan ilişkisini başka bir suç, anne ile olan ilişkisini başka bir suç olarak ele almak gerekiyor.


Hukuk baba ve bebek yaşlarındaki üç çocuğun ilişkisiyle ilgili düşündüğü kanunun dile getirdiği nedir? Kanunları düşünenler, dile getirdiklerinin mümkün mertebe tek bir anlama gelmesine, yalnızca tek bir yoruma açık bir ifadeye indirgenmiş olmasına dikkat ederler. Yani bir kanunla dile gelenin içeriğinin yanlış anlaşılma ve yorumlanma yüzdesi sıfıra ne kadar yakınsa o kanun o kadar dişlidir. Dişlidir, çünkü tuttuğunu bırakmaz. İşlenilen suçla bu kanundan kaçmak mümkün değildir. Her şey açık ve seçiktir. İyi bir kanun bir yerde ‘atasözü’ karakterinde olabilmelidir.


Mevzu bahis davadaki baba ve üç çocuk arasındaki ilişkinin yasalardaki izdüşümü, bir yandan beklenildiği gibi açık ve seçiktir, bir yandan da arap saçı misâli karmakarışıktır. Açık ve seçik olan baba’nın çocuklarla olan ilişkisine dair yasa(lar)dır. Bu ilişkiyle ilgili yasanın adı ‘çocuğu cinsel bakımdan kötüye kullanarak ölümüne sebep olmak’tır ve bu yasanın dile getirdiği ceza da şudur: ‘Cinsel bakımdan bir çocuğu kötüye kullanarak ölümüne sebep olmak ya müebbet ya da hafifletici sebepler göz önünde bulundurulduğunda en az on yıl hapis cezasını gerektirir’ (Bu kanun Almanya dahil, Avrupa’nın hemen her ülkesinde aynı ya da hemen aynıdır). Yani baba’ya ‘suçlu’ diyebildiğiniz anda hakettiği ceza da bellidir. Bu, babanın üç çocuğuyla olan ilişkisi için geçerli olduğu gibi anne ile olan ilişkisi için de geçerli olan bir kaidedir. Yani baba’yı anne ile olan ilişkisinde ‘suçlu’ ilân edebildiğiniz anda ‘ceza’sı da hazırdır. Ama göreceğiz ki baba’ya bu hususta ‘suçlu’ demek o kadar da kolay değil.


Demek ki ‘suçlu’yu bulduğnuz anda ‘ceza’sı da hazırdır. Ama biz şimdiye kadar suçun hep bir yüzünden bahsettik. Yani davaya, işlenilen suçun faturasını ödemek zorunda kalan ‘kurban’ların perspektifinden baktık. Ancak her suçun en az iki yüzü vardır. Arap saçı misâli karmakarışık olan işte bu suçun ikinci yüzü, yani baba’nın işlediği ‘suç’la olan ilişkisine dair yasa(lar)dır. Yani ‘baba ve üç çocuk ve anne ve işlenilen suç’ ilişkisi değil, yalnızca ve yalnızca ‘baba ve suç’ ilişkisidir. Bu bağlamda zanlının suçla olan ilişkisini doğru yorumlayabilmek için yaşadığı hayatının nasıl olduğu veya olması gerektiği sorusunda etkili olan birkaç ilişkiyi çözebilmek gerekir. Yani zanlıyı alt başlıklara bölebilmek gerekir. Önce ikiye: ‘insan ve iç ilişkileri’ ve ‘insan ve dış ilişkileri’. Sonra da bu iki ilişkiye başlıklar bulmak gerekir. Örneğin ‘insan ve doğa’, ‘insan ve sex’, ‘insan ve inanç’, ‘insan ve toplum’, ‘insan ve psikoloji’ veya ‘insan ve mantık’ şeklinde. Bütün bunlar gözönünde bulundurulduğunda ve insan ilmen aydınlandığından bu yana özgürlüğünün sorgulanabilirliğini düşünmek dahi mantığa ihlâl bir eylem olarak kabul edilen ‘hür irade’ye de alışıla gelmişin dışında bir açıdan bakmaya hazır olunduğunda görülecek şu olacaktır ki, insan ‘ilişkisinden’, ‘ilişkilerinden’ başka bir şey değildir. Hatta göreceğiz ki, aslında insanın iradesinin ‘fizikî’ ve ‘felsefî’ ‘hürriyetinden’ ciddi anlamda söz etmesi akıl almaz bir eylemdir. Ama akıl ister alsın ister almasın, insanın kendisini iradesinin özgürlük savaşını yöneten ve zafere ulaştıracak ‘patron’ olarak görmekten başka bir çaresi yoktur. Bir gün kendisi yarattığı için kendisi öldürdüğü tanrısının kendisi insandan başka bir mirasçısı olmadığını anlayacaktır. Bunda bir yanlış da yoktur. Yanlış başka bir yerdedir. Yanlış, insanın gerçekten bir ‘patron’ olup olmadığını her şeyden ve herkesten önce kendi mantığına kanıtlayabileceği bir akla erişemeden aklındaki soruların sonundaki soru işaretlerine cevap ünlemleri hangi cevap cümlelerin sonuna yerleştireceğini bildiğine inanmaktan vazgeçememesidir. Ama ne yapsın, kendisini eğiten doğasının sabrının sırrına ya da kıtlığına zemin zamanının akışında dile gelen öğütlere kulak vermeyi unutacak ve bundan dolayı en büyük gerçeklerinden zamanın gazabına uğrayacak kadar aptallaşmak da doğasındandır. Gerekli midir, gerkeksiz midir, tartışılır. Tartışılmaz olan, en değerli malı aklının tahtı iki kulak arası mekânı akıl almaz boşluklarla doldurma yaramazlığından vazgeçeceği ergenliğe hazırlanması gerektiğidir. Gerekli olan yalnızca budur. Yoksa insanın kendisiyle çelişmekten başka bir yalanı kalmaz. Kendisiyle çelişkide bir insanın yasaları da çelişkili olmak zorundadır. Bir yasayla asıp kestiğinizin bir başka yasayla kılına dokunamıyorsanız o zaman probleminizin çözümü hakikaten arap saçı misâli karmakarışık olmak zorundadır. Yargıçlığa özeniyorsanız böylesi karmaşıklıkları çözebilecek zindelikte bir akla sahip olmanız gerekir. Kısacası, insanî ilişkilerin ustası olmanız gerekir, işçisi ya da ahbabı değil.


O zaman baba’nın işlediği suç ile olan ilişkisini hukuken irdeleyelim.


Baba, işlediği suç ile arasındaki ilişki gözönünde bulundurulduğunda, suçu ‘işleyen’ midir, yoksa ‘işleten’ mi? Baba’yı işlediği suçla girdiği ilişkisinde de suçlu ilân edebilmek için işlediği suçla girdiği ilişkide hem suçu ‘işleyen’ hem de ‘işleten’ olduğunu kanıtlayabilmek gerekir. İşte bu kanıtı getirebilmenin yoludur arap saçı misâli karmakarışık olan. Ama insanın aklından çıkan hiçbir bilmecenin çözümü imkânsız değildir.


Gelecek yazımızda, insanın ne zaman ‘işleyen’ ne zaman ‘işleten’ olduğu sorusunun cevabının hukuktan başka her yerde yazılıdurduğunu göreceğiz. Yani vahim olayımızın hukukî boyutunun üstesinden gelebilmek için insanın ‘işleyip’ ‘işlettiği’ dünyasına, yani psikolojisine gözlerimizi dikeceğiz.


- Birinci Bölümün Sonu -

(Devamı gelecek...)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 63
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 515
Kayıt tarihi
: 09.04.08
 
 

Freiburg Üniversitesi Nörolengüistik ve Felsefe bölümü mezunuyum. H..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster