Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ekim '09

 
Kategori
Kent Yaşamı
Okunma Sayısı
3620
 

Antakya, önyargı ve ben

Antakya, önyargı ve ben
 

Müzeden bir mozaik


Ben Türküm, Antakya’da doğdum. Oranın kültürü ile büyüdüm. Antakya tipik bir Anadolu kenti; antik bir kent. Dünyanın ilk kiliselerinden biri orada yapılmış. Roma ve Bizans devrinden kalma mozaikleri dünyada eşsiz. 1918'den 1938'e kadar Fransızların işgalinde kalmış. Bu yüzden hemen bütün yaşlı Antakyalılar Fransızca bilirler. Nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman ama hepsi değil. Müslümanlar da yalnız bir mezhepten değil. Antakya’da sünni Araplar, Alevi Araplar var; şafi Türkler, sünni Türkler var. Antakya’da yerli Hıristiyanlar, Yahudiler, Alman gelinler var. Antakya’da müthiş bir hoşgörü ve kardeşlik var. Oradaki herkes benim düşüncelerime yakın şeyler düşünür. İçinden nadir olarak üçkağıtçı, hırsız, soyguncu, dolandırıcı çıkar. Antakya çok uygar bir kent. Görmemiş olanlar gitsin görsün. Başka kaç kentte bir kadın yalnız başına veya çocuğuyla gece saat 24 de evine hiçbir korku duymadan dönebilir? Antakya koca bir aile gibidir. Antakya’nın büyük parkında geç saatlere kadar ailenizle birlikte hoşça vakit geçirebilirsiniz. Kimse kimseyi rahatsız etmez. En azından birkaç sene öncesine kadar böyleydi.

Babam öldükten sonra Antakya’ya pek gidemez oldum. Şimdi nasıl bilmiyorum ama son zamanlarda biraz değiştiğini düşünüyorum. Birileri orayı da karıştırmak istiyor. Ne yazık ki son gittiğimde üç kişiden oluşan bir grup otogarda yabancı olduğumu sanarak beni dolandırmaya çalıştı. Biri üç kağıt açıyordu, biri ona para bastırıyordu, biri de çevreyi kolluyordu. Ben hiç istifimi bozmadan elimdeki ‘züngül’ denen tatlıyı yiyerek yoluma devam ettim. Üzüldüm yani. Yanlış adamı kandırmaya çalıştılar. Belki böyle melanetler nüfus artınca artıyor kim bilir? Eskiden, Türkler kadar kalabalık olan ve şimdi de orada yaşamakta olan Araplara Fellah denirdi. Sözlük anlamında Arapça’da köylü anlamına gelir. Ama tarlada ağa için çalışanlara kişilere söylenirdi. Belki hala söyleniyordur. Daha eskiden Fellahlık kölelikle eşdeğerde tutulan bir şey idi. Fellahlar genellikle hem Arap hem alevi olurlardı. Ağalar ise tabi ki Türkler ve Sünni Araplardı. Antakya dünyanın dışında bir kent olmadığı için Osmanlı topraklarında yaşanan olaylar (ağalık-köylülük) orada da yaşanıyordu. Cumhuriyet döneminden sonra bu olay kalmadı gibi bir şey. Belki de ben farklılaştım, o yüzden böyle düşünüyorum.

Ben 9-10 yaşlarındayken köyden gelen uzun ak sakallı derviş gibi yaşlı bir adamın elini öpmüştüm. Yaşlı adam çok sevinmişti. Yanımızda halam vardı. Yaşlı adam gittikten sonra “Bu adam neden böyle sevindi?” diye sorunca sebebini şöyle açıklamıştı. “Nasıl sevinmez, ağanın torunu elini öptü.” Yaşlı adam eski deyişiyle Fellahtı, ben de onun bildiği fakat benim bilmediğim ağanın torunuydum. Şimdi bu kelimeyi kullanmak bana küfür etmek gibi geliyor. Artık çok şey değişti. Öğrenim hayatım boyunca tanıdığım Antakyalı Arap arkadaşlarım (artık Fellah değil) beni tanıdıkça sevdiler. Ben de onları sevdim. Aklıma hiç bunlar Fellahtı, ben Türktüm, üstelik ağanın torunuydum gibi şeyler gelmedi.

Yakın zamanda İstanbul’da Antakyalı bir Yahudi tanıdım. Önce Antakya esnafından sandım, o söyleyince anladım. Çok güzel Arapça biliyordu. İstanbullu Yahudilerden ne kadar farklı idi. Çünkü o da benim gibi bir Antakyalı idi ve biz birbirimize benziyorduk. Burada bir küçük anı daha anlatmak istiyorum. Almanya’ya ilk kez işçi olarak gidenlerden bir vatandaşımız orada aylar boyu bir tane bile Türkle karşılaşmamış. Sıla hasreti içini kavurmuş, büyümüş. Sonra bir gün ellerinde iş takımları, koltuğunun altında bir takım teneke kutular taşırken yakınında ilk kez gördüğü bir adam onunla Türkçe konuşmuş. Anlattığına göre işçi vatandaşımız bir an duraklamış, elinde kolunda ne varsa yere atıp gitmiş, adamın boynuna sarılmış, katıla katıla ağlamış. Sarıldığı adam karşılık vermeden kolları aşağıda dümdüz duruyormuş. Sakinleştikten sonra adama nereli olduğunu sormuş. Adam Yunanistan’dan geldiğini söylemiş, peşinden de Türkçe bilen bir Rum olduğunu. O zamanlar Kıbrıs’ta Rumlarla sorun yaşadığımız zamanlar. Katliamların olduğu, çocukların öldürüldüğü yıllar. Buna rağmen bu iki adam Almanya’da çok iyi arkadaş olmuşlar.

Benim Türklerden başka Yahudilerle Araplarla, Kürtlerle, Ermenilerle Rumlarla dost oluşum aynı bu temele dayanıyor. Antakya böyle. Ama Antakya’dan çıkınca, ve Antakyalı olduğumu söylemem gerekince bana hemen şu soru sorulur. “Arapça biliyor musun?” Bu soruyla kişi aslında şu soruyu sormaktadır: “Sen Arap mısın?” Arapça bilmediğimi söyleyince şaşırırlar: “Nasıl olur? Oradaki herkes Arap değil mi?” derler. Sonra bana şüpheli şüpheli bakarlar. Büyük bir olasılıkla yalan söylediğimi düşünürler. Ben de düşünüyorum: Benim Arap olmam veya olmamam bu kişileri neden bu kadar ilgilendiriyor? Arap olsam veya olmasam ne fark eder? Neden bu konu bu kadar önemli? Ben Antakyalıyım ve bir Antakyalı nasıl düşünüyorsa ben de öyle düşünüyorum. Eskiden Antakya’da Antakyalı bir Türk ile bir Yahudi’yi kişi söylemedikçe birbirinden ayırt etmek mümkün olamazdı. Şimdi de pek kolay ayrılmıyor ama gene de bilemem. Yeni tanıdığım Antakyalı bir Türkün, o söylemeden önce Antakyalı olduğunu anlayamadım. Çok insanın bulunduğu bir ortamda “Bizim memlekette gece saat birde bir kadın rahatlıkla evine gidebilir.” Dedi. Ben içimden “ Ne güzel, demek Antakya gibi başka yerler de varmış.”diye düşünürken konuşmasına “Antakya gibi yerde...” şeklinde devam etti. O zaman anladık ki ikimiz de Antakyalıyız. “Vay, hemşehrim...” deyip birbirimizin boynuna sarılmadık tabi. Ancak başka bir yakınlık hissettik. Bu doğaldır. İnsan kendisine benzeyenlerden hoşlanır. Ama biri size benzemiyor diye ondan nefret etmek gerekmez.

Ben 13 yaşında iken hemen hemen temelli olarak Antakya’dan ayrıldım. Öyle gerekti ve ne yazık ki bu ülkenin yani Türkiye’nin insanları, böyle çekinceli davranışlarla bana kendi ülkemde, yabancı olmanın nasıl bir şey olduğunu tattırdılar. Bu nedenle İstanbul’da bazı ‘komşuları’ tarafından doğma büyüme İstanbullu olmalarına rağmen taciz edilen Ermeni komşularımızın neler duyduklarını başkalarına göre daha iyi anladım. Üniversite başlayınca Ankara’ya taşındım. Okulda herkes Anadolu’nun bir tarafından geldiği için bir sıkıntı yaşamadım. Herkes yabancı olmakta eşitti çünkü. Tencere dibin kara örneği. Üniversiteyi bitirdikten sonra başka bekar arkadaşlarla birlikte bir bekar evinde yaşamaya başladım. Bazı sorunlar yüzünden yeni bir ev aramamız gerekti. Ev arkadaşımla birlikte sokaklarda aranırken bir boş ev ilanı gördük. Gittik; karşımıza orta yaşlı iki kadın çıktı. Birinin yaşı çok geçkin değildi. Biraz konuştuk, işte, şöyleydi, böyleydi, eve ihtiyacımız var filan, neyse, aylık kirasını öğrendik. “Tutup tutmayacağımızı konuşalım, bize yarına kadar izin verin” dedik ve ayrıldık. Buraya kadar her şey normal. Yaşı çok geçkin olmayan kadın utanmış gibi sürekli yere bakıyordu. Eh, olabilir yani. Fakat sonradan öğrendiğimize göre o gece geç saatte evlerine birileri gelmiş, bu bayanların kapısını çalmış. Açmamışlar. Gelen kişi kapıyı çalmakta ısrar etmiş. Birkaç saat sürekli kapıyı çalmış. Bizim bir şeyden haberimiz yok. Arkadaşımla kafa kafaya verip düşünüyorduk. Biraz fazla bir kira istemişlerdi. Bilindiği gibi bekar adamlara kolay kolay ev vermiyorlar, çaresiz evi tutmaya karar verdik. Ertesi gün kararlaştırdığımız saatte yeniden onların evine gittik. Yoklardı; bahçe kapısında oturduk beklemeye başladık. Bir zaman sonra ev sahipleri uzaktan göründüler. Biz, hani evi tutacağız ya, en şirin tavrımızı takınmaya çalışarak onlar daha iyice yaklaşmadan gülümsedik, selam verdik ama ne görelim; bunların ikisi birden avaz avaz bağırmaya başladı. Biz donduk kaldık. “Ne oluyor yahu? Biz ne yaptık?” Sonradan anladık ki gece gelen kişiyi veya kişileri biz sanmışlar. Bize kızıyorlar. Bunun üzerine o kişilerin biz olmadığımızı, hiçbir zaman öyle bir şey yapamayacağımızı anlatmaya çalıştık ama bizi dinlemediler. Sürekli hakaret yiyoruz. Biz de sinirlendik. Bağırmaya başladık. Bir yanlış anlama yüzünden bilmediğimiz bir evin bahçesinde, tanımadığımız iki kadınla, onlar evlerine girene kadar bağrıştık. Bir tanesi gece gelenlerin biz olmadığımıza ikna oldu ama diğeri, yaşı geçkin olmayan olmadı. Sonuç olarak hiç hak etmediğimiz hakaretlere uğradık ve çok ihtiyacımız olduğu halde evi de tutamadık.

1987 yılında turist olarak İtalya’ya gittim. İtalya’ya o zamanlar vize alınmadan girilebiliyordu. İlk kez Avrupa’ya gidiyorum, mimarım, nereleri göreceğim diye hayaller kuruyorum. Ama benim şansıma, tam o sıralarda Ağca Papa’ya suikast yapmıştı. Havaalanında güvenlik memuru ay yıldızlı pasaportu görünce, beni bir otobüs insanın arasından kenara ayırdı. Gümrükten geçerken de canıma okudular. Uyuşturucu kaçakçısı muamelesi gördüm. Beni donuma kadar aradılar. Gümrük memuru en son “In your stomach?” yani “Midende mi?” dedi. Bak sen şu işe! Ben defalarca mimar olduğumu, turist olarak geldiğimi, yasal olmayan hiçbir şeyin olmadığını söylerken, o benim pasaportuma bakarak uyuşturucuyu gümrükten geçirmek için naylon poşetiyle yuttuğumu düşünüyor. Yabancı, hele Türk olmanın, gerçek ön yargının nasıl bir şey olduğunu o zaman anladım. Bizimkilere kızmamalıymışım. Bir suikastçı ile yalnızca milliyetimiz benzeşiyor diye beni de aynı torbaya koydular. Yalnız bununla kalmadı. Roma’da gezerken, aynı ön yargı ile karşılaştım. Satıcılar ağzımı açmadan önce beni İtalyan sanıyorlardı. İngilizce konuşunca, nereli olduğumu soruyorlar; Türk olduğumu öğrenince kısa bir süre yüzlerini buruşturuyorlar, sonra para kazanma belası düzelip mallarını satmaya çalışıyorlardı. Yani sıradan İtalyanların da bizimkilerden farkı yoktu. İtalya’da fazla kalamadım. Başım durduk yerde daha da fazla derde girebilirdi. Uçakla gittim, trenle döndüm.

Yugoslavya’da henüz iç savaş çıkmamıştı. Ama Belgrad’da daha o zamandan ayrı ulustan olanların yaşadığı yerler ayrışmaya uğramıştı. Trende kompartımana bir Sırp askeri geldi. Türk olduğumu anlayınca beni aşağılamaya kalktı. Karşılık vermedim, onun istediği gibi davranmadım. Birkaç saat sonra o sinirli asker gitti, sanki yerine sevimli, toy, genç bir delikanlı geldi. O treni terk edene kadar da güzel güzel geçindik. Ülkeme döndüğümde, yaşadığım bu olaylar üzerine, bana haydudumuz bile iyi niyetliymiş gibi göründü. Uçakla gidip geriye trenle dönmüştüm. Sirkeci’de istasyonda indikten sonra neredeyse aynı Almanya’ya giden işçinin yaptığı gibi yoldan geçen birinin boynuna sarılıp öpecektim. Uçaktan inip betonu, toprağı öpen insanların neler duyduklarını da o zaman anladım. Kendiliğinden bir daha yurt dışına çıkmama, özellikle Avrupa’ya gitmeme kararı aldım. Bu olaydan yıllar sonra cesaret edip çalışmak üzere iki kez Rusya’ya gittim. Neyse ki oradakiler normal davrandılar. Ancak hala Avrupa’ya gitmiş değilim.

İnsanlar değişkendir. Zamanla huylar inanışlar, en katı düşünceler değişebilir. Yeter ki çevresindekiler ona yardımcı olsunlar. Farkında olmadan bir demokrasi ve hoşgörü kültüründen gelmiş bir kişi olarak, ön yargıyı Antakya’dan çıktıktan sonra anladım. Bir insana ön yargısız yaklaşabilmek, onu bireysel özelliklerinden önce insan olarak değerlendirmek. Şairin dediği gibi o ne müthiş bir bahtiyarlıktır. Herkes bunu başaramıyor. Ön yargıları olan bir insan ön yargısıyla karşısına çıkan her kişiyi yargıladıktan sonra geriye yalnız kendisi kalır. Çünkü herkeste ona ön yargısını geçerli kıldıracak bir neden bulacaktır. Yabancıları, arkadaşları eleştirdikten sonra sıra kişinin ailesine gelir. Birinci ailesi annesi, babası ve kardeşleri, ikinci ailesi de karısı veya kocası ve çocuklarından oluşur. Böyle bir insan onlarla da iyi geçinebilir mi? Olanaksız. Kesinlikle herkese bir kulp takacaktır.

Önyargının ilkel nedenleri var. Bu bizi doğal seçilim konusuna kadar götürür. İlkel güdülere göre yabancı olan kişi yaşam için tehlikelidir. Bir şekilde yok edilmeli, olmuyorsa kimseye zarar vermeyecek şekilde tecrit edilmelidir. Ön yargının haklı bir yanı yoktur. İnsanlara önce tarafsız bile değil, iyi şekilde yaklaşmak en doğru davranış olur. Bazı insanlar herkese iyi yaklaşmayı beceremez, bazıları becerir. Çünkü insanların ilkel güdülerinin üstüne uygar insan olmasından gelen ve karşısındakine doğrudan saldırmasını engelleyen mekanizmalar gelişir. Bunlar da tamamen eğitim ve yetiştirilme biçimi konusudur. İnsanlara başkalarına iyi niyetle yaklaşmaları eğitimle öğretilebilir. Eğitimsiz olanlarda yok demek istemiyorum fakat hakkıyla liseyi bitirmiş, üniversiteyi kazanmış kişilerin çoğunluğunda bu hoşgörü kendiliğinden gelişebilir. Çünkü eğitim sırasında beyin çok yönlü düşünmeye alışmıştır. Bunun içinde şöyle bir örnek vermek istiyorum.

Üniversiteye başladığımız ilk gün O.D.T.Ü.nün altı kişilik bir yurt odasında birbiriyle ilk kez karşılaşan ve odaya giren ilk dört kişi bir anda oturup adına ‘King’ denen iskambil oyununu oynamaya başladılar. Odaya eşyalarıyla ilk kez giren beşinci kişi yerleştikten sonra hemen diğerlerinin yanına oturdu. Oyunu izlerken hemen eline baktığı oyuncuya akıl öğretmeye başladı. “Onu atma, onu öyle oynama, şunu şunun yanına koy” gibi. Durumu fark eden bir tanesi: “Yahu dur, ” dedi; “odaya gireli daha üç dakika olmadı. Bu ne samimiyet?” Hepsi birden güldüler. Arkadaşlıklar işte böyle kurulur. Bu beş kişi odaya girer girmez kavgaya tutuşsalardı bunun kime yararı olurdu? Yaşamımın bundan sonraki yıllarında buna benzer olaylarla karşılaşmaya devam ettim ve ediyorum.

Önyargıyı, yabaniliği tamamen engellemenin bir yolu yok. Belki biraz azaltılabilir.

Sözün özü, tanıdığınız yeni bir insana hemen tırnaklarınızı, dişlerinizi göstermeyin. Yoksa o da gösterir. İyi niyetli olursanız belki bir orta yol bulunur. Önce bir merhaba deyin bakalım ne olacak.

Resim aşağıdaki siteden alınmıştır.

http://images.google.com.tr/images?hl=tr&q=antakya+mozaikleri&um=1&ie=UTF-8&ei=B0beStzEHuSJ4gbt980O&sa=X&oi=image_result_group&ct=title&resnum=1&ved=0CBMQsAQwAA

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yanlışlıkla Avrupa diye Afrika'ya mı gittiniz yoksa.

Kerim Korkut 
 08.06.2016 13:26
Cevap :
Bunu anlamadım.  09.06.2016 0:27
 

antakyayı tek bir blogda anlatmak yerine yazı dizi şeklinde yapsanız çok daha güzel olacağını düşünüyorum. bu yazı da güzel ama.

DESTİNA 
 28.11.2009 12:31
Cevap :
Teşekkürler. Antakya'ya çoktandır gitmiyorum. Başka yazılarım daha var, buraya almadım. Biri eski Antakya'da taş, dar sokakların üzerine beton dökülmesi ile ilgili. izedebiyat.com 'da bulabilirsiniz. 'Anılarımın üstüne beton dökülmüş'. Antakya'ya gitmek lazım. Daha yazacak çok şey var. Saygılar.  28.11.2009 13:05
 

iletişim kendimizle başlar. ilk adımın 'merhaba' olması ne kadar önemli. Antakya merhaba ile karşılanacağınız yerdir. Otogardaki üçkağıtçılara rağmen:)

ahmetes 
 22.10.2009 12:58
Cevap :
Evet. Böyle davranmak biraz Polyanna'cılığa benziyor. ama yediğim bütün kazıklara rağmen önce 'Merhaba' demeyi tercih ediyorum. Sırf iyi niyetli olanı kötülerden ayırabilmek için. Teşekkürler Ahmet Bey.  22.10.2009 19:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 165
Toplam yorum
: 309
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 9240
Kayıt tarihi
: 27.09.09
 
 

Antakya 1955 Doğumluyum. O.D.T.Ü. Mimarlık Fakültesi 1982 Mezunuyum. O zamandan beri firmalarda m..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster