Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ekim '16

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
589
 

Antika Festivali'nden antika değerinde tarihi bilgiler

Antika Festivali'nden antika değerinde tarihi bilgiler
 

Hayatımızın bir parçası oluverir bazen bir eşya… Öyle ki, ondaki yaşanmışlığa paha biçemeyiz. Helenistik felsefenin ünlü düşünürü Epikür bu konuda der ki: “ Mühür balmumunda nasıl iz bırakırsa, eşya da insanda öyle iz bırakır.” İşte, Beyoğlu Belediyesi’nin 28 Eylül- 5 Ekim 2016 tarihleri arasında düzenlediği Antika Fuarı’nda, kullanıcıları çoktan toprağa karışmış, onca yaşanmışlık taşıyan binlerce antika ürün arasında gezinirken, etten ve kemikten ibaret fâniliğim bir kere daha çarptı yüzüme.

Festivalin o akşamki konuşmacısı olarak davet edilen TRT sanatçısı ve organolog Fikret Esat Karakaya’nın, “Taş plaklar ve Türkiye’de kayıt tarihi” konulu söyleşisini böylesi tarih kokan bir ortamda dinlemek, doğrusu oldukça keyifliydi. Taksim Meydanı’nda antikalar arasında gerçekleşen bu söyleşinin konuğu Karakaya’ya Beyoğlu Belediyesi adına ev sahipliği yapanlar ise, yılların eskitemediği sunucu Fatih Mühürdar ile sohbete soruları ile eşlik eden Mamati Koleksiyon ve Plak Evi’nden antikacı Adnan Bey oldular. Zaman zaman ev sahipleri tarafından yöneltilen sorulara da yer verilen söyleşi, bir “antika” eşya olan taş plaklar çerçevesinde aslında bir ülkenin tarihine ve kültürel mirasına ve – irdelenir ise, daha birçok konuya -  ışık tutar mahiyetteydi.

Her eski eşya antika mıdır?

Taş plaklar konusunda o akşam anlatılanları bu satırlara aktarmadan önce, günün anlam ve önemine uygun olarak, “eski eşya ile antika arasındaki fark nedir?” şeklindeki önemli bir soruyu aydınlatmak isterim! Bu cevabı en doğru şekilde verebilecek kişi ise Horhor Antikacılar Derneği Başkanı Metin Özkaya olacağı için, siz değerli okuyucularımı aydınlatmak üzere kendisine bu soruyu yönelttim yani festivalde minicik bir röportaj gerçekleştirdim. Aldığım cevap şu şekildeydi:

“ Antika, bir dönemi temsil eden, günümüzde yapımı durdurulmuş, belirli eskiliğe sahip, nadide eşyalardır. Diğer kullanım eşyaları ise ‘eski eşya’ sınıfına girerler. Örneğin; eskiden ustalar bakır üzerine civa ve altını amalgam yaparlardı ancak bu üretim sürecinde civadan zehirlendikleri için bu eşyalar günümüzde üretilmiyorlar. Yani, bu şekilde yapımı durdurulmuş olan ibrikler örneğin gerçek antikalardır. Kısacası, diyebiliriz ki, dönemi temsil etmeyen, üzerinde sanat özelliği olmayan eşyalar -belirli eskiliğe sahip olsalar bile- antika sınıfına girmezler; onlar (sadece) eski eşyadırlar.”

Evet… antika ile eski eşya arasındaki farka bu şekilde bir açıklama getirdikten sonra, taş plaklar konusuna gelelim ve Türkiye’de sesin kayıt ediliş tarihi ile ilgili olarak her yerde bulamayacağınız değerli bilgileri aktarmaya başlayalım…

Yazının hemen başında şunu belirtmeliyim: Bu bilgiler öyle her yerde ve kolay bulunan türden olmadıkları için, yazıyı kısa tutmak yönünde bir çaba sarf etmedim; bilakis! İlgilisine bu yazı kısa bile diyorum!

Türkiye’de sesin kayıt tarihi ve taş plaklar

Organolog Fikret Esat Karakaya’nın konuşmasından anlaşılıyor ki, Türkiye’de ses kayıt tarihi ve koleksiyonculuğu söz konusu olduğunda Muammer Karabey isminin altının çizilmesi gerekiyor. Sözlerine, Muammer Karabey ismini zikrederek başlayan konuşmacı Fikret Esat Karakaya, adet bakımından Türkiye’nin en zengin plak koleksiyonuna sahip olmasa bile, kalite bakımından Karabey’inkiler ile kıyaslanabilecek başka bir koleksiyon görmediğini ifade etti. “Muammer Bey’de sadece plak yoktu; sayısını şimdi söyleyemeyeceğim kadar çok çeşitli tiplerde birçok gramofonu da vardı,” diyen TRT sanatçısı, “Türkiye’de en fazla silindir (kovan) Muammer Bey’in koleksiyonundaydı. Kendisinde yaklaşık 120 kovan vardı; ben hiçbir koleksiyoncuda bu kadar çok sayıda kovan olduğunu duymadım, okumadım” dedi. Söz konusu kovanların “kalite” bakımından oldukça önemli olduklarını kaydeden Karakaya, koleksiyoncu Karabey’in elindeki kovanların çoğunun Tanburi Cemil Bey’e, Hafız Sami’ye ve Hafız Osman’a ait olduklarını belirtti.

Peki, kovan nedir?

Bu konuşmada bahsi geçen ‘kovan’ın, bildiğimiz arı kovanı olmadığı kesin! Bu kelimeyi daha önce “bal” ile ilişkilendirmeksizin duymamış olanlar için açıklayayım: “Türkiye’de ve bütün dünyada, gramofondan, taş plaktan önce sesin kaydedildiği ‘kovan’ adı verilen silindirler vardı.”

Türk kayıt tarihinin en önemli figürü: Hafız Âşir

Bu açıklamanın ardından, Fikret Hoca’nın sözleri ile bilgilenmeye devam edelim: “Muammer Karabey’in söz konusu koleksiyonunun değeri özellikle Hamit Paşa koleksiyonundan geliyordu. Hamit Paşa, bir müzik meraklısı, bir müzik delisi imiş! İstanbul’da bir müddet kaldıktan sonra, kendisine İstanbul’dan uzakta bir mutasarrıflık görevi verilmiş. Fakat kendisi (bu göreve ) gitmeden önce, Hafız Âşir’e abone olmuş. Yani Âşir’den, yeni çıkan tüm plakların kendisine gönderilmesi talebinde bulunmuş. Bu benim hayalimde tamamladığım bir boşluk aslında. Yani, böyle bir hikâyeyi bana kimse anlatmadı veya bunun bir belgesi de yok ama sonradan Muammer Bey’e geçen Hamit Paşa plaklarının zarflarında Hafız Âşir’in ‘Gülistan’ adlı dükkânının mührünü gördüm. Demek ki, Hamit Paşa’ya İstanbul dışındayken çıkan yeni plakları Hafız Âşir göndermiş. Bunda şaşılacak bir şey yok çünkü Hafız Âşir, Türk plak tarihinin, Türk kayıt tarihinin en önemli figürüdür.”

Dükkânın arkasında kayıt, vitrininde satış!

Sohbeti sırasında zaman zaman kendisine yöneltilen soruları da yanıtlayan Fikret Esat Karakaya’dan, Hafız Âşir’in Bahçekapı’da Âşirefendi isimli sokakta bir kovan ve plak dükkânı olduğunu öğreniyoruz. Dükkânın ismi ise Gülistan imiş. Hafız Âşir’in dükkânı 2 bölümden oluşuyormuş: Ön tarafta, yapılan kayıtların satıldığı bir nevî vitrin, arkada ise ses kaydının yapıldığı kayıt odası. Birçok büyük üstad, Hafız Âşir’in bu dükkânının arkasında çalmışlar, okumuşlar ve Hafız da bunları kaydetmiş. Tabii, önce kovanlar (silindirler) yapılmış 1895’ten itibaren; 1903’ten sonra ise plak kayıtları başlamış.”

Ona, müzik sevdalıları çok şey borçlu: Thomas Edison

“(Dünyada) sesin kaydedilmesi ve sonra tekrar dinletilmesi, 1855’e kadar geri gidebiliyor. Kaydedilen sesi ilk defa yeniden dinlenebilir hale getiren kişi ise Thomas Edison’dur. Edison, bir diyaframa (zara) bağlı bir iğne (vasıtasıyla), kalay folyo kaplanmış bir silindire ses çizgilerini ilk defa aktarmayı başaran kişidir. Mekanizma ise şu şekilde işliyordu: diyaframın titreşmesi iğneyi titreştiriyordu, titreşen bu iğne de o kalay folyo üzerinde titrek çizgiler oluşturuyordu. Sonra aynı alet ile, o çizgileri yeniden sese dönüştürmek mümkün olmuştu. Bu, 1879 tarihinde gerçekleşiyor. Ama bunun ticârî hale gelmesi yani herkesin kullanabileceği, satılabilir cihazların yapılması 1890’ı buluyor. Dünyanın her tarafında artık bu kayıt cihazı kullanılmaya başlıyor. Bu âlete biz şimdi “ fonograf” diyoruz.

Günümüze çok fazla kovan ulaşamadı çünkü…

“ Fonograf, aslında tescilli bir isim yani bir marka adı ancak biz bunu şimdi ‘jilet’ veya ‘selpak’ der gibi, bir cins ismi olarak kullanıyoruz. Fonografta kayıt yapılan yüzeyin -  ki buna ‘kovan’ diyoruz- içi boştur. Bu kovanın takılabileceği ve adına ‘erkek’ denilen metal bir silindir vardır. Kovanın malzemesi metalik sabundur. Yani, kovanlar, terzilerin kumaş üzerinde çizgi çizmekte kullandıkları, ‘sabun’ dedikleri, gerçekten de bir tür sabun olan malzemeden yapılıyor. Sertleştirilmiş sabundan yapılmış silindir, o metal silindire sıkıştırılıyor ki, dönerken metal silindirden ayrılmasın. Diyaframa bağlı bir iğne, silindirin üzerindeki yivleri takip ederek, bunları sese dönüştürüyor. İlk yapılan fonograflarda bir kol vardır ve siz silindiri döndürmek için o kolu sürekli olarak döndürmek zorundasınızdır. Anlaşıldığı gibi, kovan yumuşak, kırılgan bir malzemeden yapılıyor. Bu yüzden de günümüze çok fazla ulaşamamıştır maalesef. Aynı sebepten dolayıdır ki, günümüze gelebilen kovanların değerine tabii ki rakamlar yetişemez: bunlar paha biçilemez değerde nesneler.

İkinci bir ‘kopya’ demek, aynı eseri yeniden çalmak demek!

 “Fakat aradan bir müddet geçtikten sonra ‘zemberekli’ fonograflar yapılıyor. Zemberek, aslında enerjinin depolanması. Siz daha önce döndürmek suretiyle o zembereği sıkıştırıyorsunuz ve onun boşalmasını önleyen bir tırnağa istediğiniz zaman boşalma komutu veriyorsunuz. Dolayısıyle zemberek boşalmaya başladığı zaman artık kolu sürekli çevirmenize gerek kalmıyor: o zemberek, silindiri sürekli olarak döndürüyor. Fonografın küçük bir motoru bulunuyor ve bunun en önemli parçalarından biri de, kovan’ın takıldığı metalden silindirdir. Bu silindirin karşısında yiv üzerinde ilerleyebilen bir kafa var. Bu kafanın üzerinde bir zar bulunuyor ki, buna ‘diyafram’ deniyor. Diyafram ise bir iğneye bağlı. Yani, bu çok basit bir mekanizma ama tabii hizmeti çok büyük. Kovan’a ses kayıt eden ve kaydedilmiş bu sesi okuyabilen cihazlar yani fonograflar, aslında çok kullanışlılar çünkü herkes bunu evinde kullanabiliyor. Yani, fonografı bir tür kasetçalar gibi düşünün ancak bunlar çoğaltılamıyorlar. Dolayısıyla, yapılan kayıtlar unique, yani tek. Şöyle ki: bir defa kayıt ediliyorlar ve bu kaydın bir ikinci benzeri asla yapılamıyor. Mesela, aynı makamda yine bir taksim kayıt edilmek istenirse, o birinci taksimi yapmış olan müzisyen öncekine benzeyen, onu andıran yeni bir taksim yapmak zorunda! Yani, ikinci bir kovan ancak bu şekilde elde ediliyor.”

Plak ile kovan arasındaki çok önemli bir fark

“Plak ile kovan arasında çok önemli bir fark var: bir plağın orta kısmında ‘etiket’ dediğimiz bir bölge bulunur. Bu etikete söz konusu kayıt ile ilgili istediğiniz bilgiyi yazabilirsiniz. Mesela, Columbia firması bu konuda çok cömert: etiket üzerine şarkıların güftelerini, bestekârlarını yazmıştır. Ama her kovan, içi keçe ile kaplı bir kutuda saklanıyor. Keçe ile kaplanması ise üzerindeki yivlerin muhafazası yani sürtünmeden dolayı bozulmaması için. Bu kutuların ise bir kapağı bulunuyor. İşte eser ile ilgili bilgileri bu kutuların üzerine elleri ile yazıyorlar o dönemde; zira matbu etiket söz konusu değil. Halbuki plaklarda matbu etiketler var. Matbu etiket olması plağın çoğaltılmasına bağlı. Plaklar çoğaltılabildiği için, yapılan bir kayıttan binlerce, yüz binlerce, hatta istenirse milyonlarca adet basılabileceği için matbu etiket tabii ki yapılabilir ama kovanlar daha önce belirtildiği gibi, unique yani tek eserler.”

Kovan kutuları, teşhis hatalarına yol açabilir

“Kovan kutularının üzerindeki etiketlere, kovanın içindeki kayıt ile ilgili bilgiler yazılıyor dedik. Fakat bu kovanlar (silindirler) maalesef çok kırılgan oldukları için çalınırken iğne ile temastan dolayı toz döküyorlar; bu, kaçınılmaz bir şey. Çünkü oradaki yivden ses çıkması için iğne ile temas gerekiyor. Gelgelelim bu temas aynı zamanda kovanın hızla harap olmasına da sebep oluyordu. Daha önce ismini zikrettiğim ve aynı zamanda makine mühendisi olan koleksiyoncu Muammer Karabey, bu olumsuzluğun önüne geçmek için çok özel bir iğne yaptı ve dökülen bu tozu neredeyse sıfır’a indirdi. Bu, önemli bir gelişmeydi. Kovanların başka bir olumsuzlukları ise düşünce parçalanıyor olmalarıydı; oysa, bunların bir ikinci kopyaları yoktu. Böyle olunca, kırılan kovanın kutusu da tabii ki boş kalırdı. İşte bu kutuların içine başka kovanlar konduğu zaman, kutunun üzerinde yazan bilgi kovandaki kayda ait zannedilir hale gelmiştir ki, bu durum kovanlar ilgili olarak teşhis zorluğu ortaya çıkarmıştır. Diyelim ki, siz bir antikacıda 8-10 tane kovan bulduysanız, bunların içinde ne olduğunu anlamanız ancak sizin uzmanlığınıza bağlı kalıyor. Yani oradaki icrayı, müziği kimin yaptığını eğer bilirseniz, o kayıt hakkında bir fikriniz olur. Aksi takdirde maalesef hiçbir şekilde onun ne olduğunu (örneğin, enstrümanı çalan kişinin gerçekten kovan kutusu üzerinde adı yazan kişi olup olmadığını) teşhis etmenize imkân kalmaz.”

Fonografın sonrasında sahneye plaklar çıkıyor!

“Kovanların ticarileşmesinden yaklaşık 13 yıl sonra plaklar sahnedeki yerlerini alıyorlar. Plaklarda da yine ses çizgileri yani yivler var. Bu yivler, dairesel. Plak üzerindeki etiketin etrafında bir halka bulunur. Bu, ses çizgilerinin olmadığı bir halkadır ve bu halka her plakta aynı genişlikte değildir. Hatta aynı plağın arka yüzünün genişliği, ön yüzündekinden farklı olabilir. Bu, kayıt edilmiş bulunan şarkının uzunluğu ile ilgili bir durumdur.”

Fonograf, Osmanlı’ya 1890’larda girdi

“Türkiye’ye (1890’larda) önce fonograf (silindir) geldi. Doğrusu, bu tarih farklı kaynaklara göre değişiklik gösterebiliyor ne yazık ki. O nedenle kesin tarih vermekten kaçınmak gerek. İşte, 1890’ların sonuna doğru Musevi Blumenthal biraderler İstanbul’a geliyorlar, bir dükkân kiralıyorlar ve Türkiye’de plak kayıtlarının başlamasına öncülük ediyorlar. Blumenthal biraderler 1912 yılında Feriköy’de Odeon firmasını kuruyorlar. Bu ailenin İstanbul’da bir fabrika kurması ise bizim kayıt tarihimize şöyle bir değişiklik getiriyor: Fonografta aynı malzemeye kayıt yapılabilir ve bu kayıt çalınıp dinlenebilir. Plak ise balmumumun esas olduğu ve içine başka şeylerin de katıldığı yumuşak bir malzemeyle yapılıyor başlangıçta. İşte plaklar, balmumundan kalıpla elde edilen bir metal matris ile çoğaltılıyor. İstanbul’da yapılan bu balmumu kayıtlar önceleri Almanya’ya gönderilir ve orada kalıpları çıkarılarak, çoğaltılırken; 1912 yılında Blumenthal biraderler İstanbul’da kurdukları bu fabrika ile plağın basımını ve çoğaltımını ülkemizde yapmaya başlıyorlar.”

Kayıtlar 40 derece sıcaklıkta yapılırdı!

“ Bu balmumu konusu önemli: Kayıt yapılan bu malzemenin yumuşak kalması lazım ki oraya yivler yani ses çizgileri açılabilsin. Bu malzemenin yumuşak kalabilmesi için ise kayıt yapılan ortamın sıcak olması gerekiyor: en az 40 derece! Yani, bir plağa kaydı veren müzisyen en az 40 derecelik bir ortamda sanatını icra etmiş o zamanlar! Bu, çok sıkıntı verici bir durum.”

Neden “taş plak” denmiş?

“ Bu ‘taş plak’ terimi, aslında sadece Türkçe’de var. Dünyanın hiçbir yerinde ‘taş’ kelimesinin bulunduğu bir isim bu nesnelere verilmiş değildir. Taş plak terimi bizde büyük ihtimalle 1960’larda ortaya çıktı çünkü artık sert olan, kırılgan plakların yanı sıra kırılmayan, esnek yani bir tür plastik malzemeden olan 45’lik ve 33’lükler üretilmeye başlandı. Bu esnek plastikten plaklar çıkınca daha önceki 78 devirli sert, kolay kırılabilen plaklara da ‘taş plak’ dendi. Taş plağın siyah olması, içindeki ana maddenin kömür tozu olmasından kaynaklanıyor. Buna ‘karbon siyahı’ deniyor aslında. Yani, bu plakların içinde belli oranda karbon siyahı ve kalsiyum karbonat var. Kalsiyum karbonat halk arasında ‘kireç taşı’ olarak bilinir. Yani, belki de bunlara taş plak denmesinin sebebi, içindeki bu kireç taşından dolayıdır.”

Taş plakların akustiği farklıdır

“Nostaljik dediğimiz bu taş plakların başka bir akustiği var, çünkü 1925’ten önce bu taş plakların kaydında mikrofon kullanılmamıştır. Ancak 1925’ten sonradır ki elektrikli mikrofonlar kullanılmaya başlanmıştır. Peki ses mikrofonsuz olarak nasıl kaydediliyordu? Huni şeklinde büyük borular mikrofon yerine geçiyordu. Şarkıcı, hanende, gazelhan, sazende… kısacası müzisyen bu borunun önünde oturuyor – neredeyse borunun içine girecekmiş gibi- ve orada icrasını gerçekleştiriyordu. Bu huni biçimindeki borudan giren ses, huninin ucundaki diyaframı, diyafram da iğneyi titreştiriyordu ve titreşen iğne de balmumundan malzeme üzerinde ses yivlerini açıyordu. 1925’ten sonra ise kayıtlarda mikrofon kullanılmaya başlandı. Mikrofon kullanılmaya başlanması ile birlikte taş plaklarda yeni bir akustik dönemi başladı. Ancak bu borulu kayıtlarda başka harika bir akustik vardır ve bu akustiği bugün herhangi bir mikrofon ile herhangi bir ayar ile elde etmeye imkân yoktur.”

Yabancı firmalar kültürümüze büyük hizmette bulundular

“ Türkiye’de ilk plak kayıtlarını yabancılar yaptılar: Blumenthal’ler geldi, daha sonra başka yabancı firmalar geldiler. Bu gelenlerin amacı tabii ki para kazanmaktı. Bunlar yalnız Türkiye’ye gelmediler; dünyanın bütün ülkelerine gittiler: Tayland’a da, Kamboçya’ya da… Yani, 1900’lü yılların başında bu plak üreticileri dünyanın her köşesine dağılmışlar. Bunların içinde çok büyük olan firmalar bu ülkelere temsilciler göndermişler veya bazı küçük üreticiler o ülkede üretime geçmişler. Tabii ki, plakları satabilmek için kendilerine o ülke içinden danışmanlar bulmuşlar. Bu danışmanlar ilgili ülkede tanınan sevilen sanatçıların kayıtlarını yapabilmeleri için kendilerine hizmet etmişler. Bu yabancı firmalar böyle yapmak zorundaydılar. Çünkü hiç kimse yabancı bir ülkenin kültürüne hizmet etmek için ta oralardan kalkıp buraya gelmez. Ama biz bugün o firmaları minnetle yâd ediyoruz. Onlar bizim kültürümüze gerçekten büyük hizmetlerde bulundular. Çünkü çok önemli bir dönemde geldiler. Tanburi Cemil Bey’in yaşadığı dönemde geldiler. Tanburi Cemil Bey’in elinin ayağının tutar olduğu, çalabileceği, kayıt yapabileceği bir dönemde geldiler. Bu bizim için büyük bir talih! Türkiye’deki ilk plak kayıtları Tanburi Cemil Bey’in kayıtlarıdır. Columbia firması Yesari Asım Arsoy’u müzik direktörü olarak istihdam etmiştir. Yani, hangi sanatçı ile sözleşme yapılacak, hangi şarkılar plağa kaydedilecek, ne kadar basılacak şeklindeki tüm kararları Yesari Asım Bey vermiştir.  Aynı şekilde, Sahibinin Sesi firması Artaki Candan’ı danışman seçmiştir. Mesela, Münir Nurettin Selçuk ile sözleşme yapılması Artaki Candan’ın fikridir. Safiye Ayla ile Columbia firmasının sözleşme yapması da Yesari Asım Arsoy’un önerisidir. Bu taş plaklarda bizim için büyük önemi olan, değerini tayin edemeyeceğimiz üstadların kayıtları bulunuyor: müzik kayıtları, meddah kayıtları, karagöz kayıtları... Bunlar çok kıymetli. İşte bu yüzden bu plaklar bizim için ticari birer meta olmanın ötesinde her şeyden önce bizim kültür varlıklarımız: Tanburi Cemil Bey’in, Hafız Sami’nin, Hafız Osman’ın, Karakaş Efendi’nin, Refik Fersan’ın, Münir Nurettin’in, Safiye Ayla’nın, Lale ve Nerkis kardeşlerin, Müzeyyen Hanım’ın ve daha birçok değerimizin gençliklerinin sesi var bu taş plaklarda. Onun için taş plakların bizim gözümüzde apayrı değerleri var.”

Konservatuarlardaki bağışlanmaz hata

“Konservatuarlarda müzik eğitimi verilirken bu taş plak kayıtları ne yazık ki müzik eğitiminin en önemli elemanlarından bir olarak görülmüyor ve bunlar kullanılmıyorlar. Bu, bağışlanmaz bir hatadır. Buradan şu çağrıyı yapıyorum: konservatuar yöneticileri lütfen bu konuya eğilsinler: taş plaklardaki kayıtlar Türkiye’deki musiki eğitiminin en önemli elemanlarıdır. Çünkü taş plaklarda kaydı olan bu üstadlar bizim geleneğimizin temsilcileri. Dolayısıyla, taş plaklara çok önem verelim; konservatuarlardaki eğitimi buna dayanarak yeniden şekillendirelim.”

Özel haber: Arzu Başlantı

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çabalarınıza sağlık.. çok ayrıntılı bilgiler verdiniz.. selamalr, saygılar

yucel evren 
 14.10.2016 12:38
Cevap :
Rica ederim! Sanat ve kültür için her zaman; seve seve...  19.10.2016 22:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 229
Toplam yorum
: 38
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1280
Kayıt tarihi
: 26.08.12
 
 

Doğum yeri: Berlin Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu (Bölüm ve fak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster