Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Nisan '20

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
510
 

Apışık Hayatlar 2

     Çimento ve tekstil fabrikalarıyla sıkışıp kalmış bir bölgede yaşamanın sıkıntıları yetmezmiş gibi, temiz kokmayı parfüm sıkmak sanan insanlarla iyice daralıyordu, hava yollarım. Ah o parfüm şişeleri, deodorant kutuları. Ya erkeğe külfet, yada gezegene küfretmek gibiydi. Her gün işe giderken kahvehane önleriyle kesişen yolum vatan haileriyle doluydu da, sorsan hepsi vatan sevgisiyle dolu. Salgın zamanında en çokta kahvehane yasaklarına bir sevindim ki, sorma. Gereksiz geçirdiği zamanın farkına varacakmıydı, bu kitle? Ben milyontane izmarite basmadan kaç gün gezecektim böyle? 2025 yılında sigara satışı ve üretimini tamamen yasaklayacağını açıklayan İsveç' ten ne eksiğimiz vardı? Yere tükürenlere ise hiç değinmiyorum, onlarda haklı kendine göre, toprak bırakmamıştık ki şehir dedikleri zehir merkezlerinde. 

   Salgın başlayınca işyerimiz kapanmıştı. Bende klima altında serinleyip ısınmaktan kurtulmuştum. Ya astımı tetikleyen bir sistemin üretimiydi, ya tüketim odaklı toplumun eseri, yada vatandaşını düşünmeyen devletlerin projesi. Tek ferdi bile korumak oysa ne kadar önemliydi. Öyle değil mi? Kaldırım taşları arasında sekronize olmuş biçimde ıışıldayan ağaçlar olsaydı, bu kadar gereksiz bir teknoloji kullanılabilir miydi? Deniz kıyısında serinlerken krem sektörü senin cildini zehirleyebilirmidi? Yapraklar seni güneş ışınlarından koruyan mucizevi canlılar. Peki bunu sana öğrettiler mi? İşte böyle binlerce soru yağmuruyla koştum arabama. Aşık olduğum topraklara doğru çıktım yola. Bekle beni dedim, geliyorum Jadelya. Doğa ile iç içe olmak için bile, binlerce insanı arabamın egzozundan çıkan dumanımla zehirleyerek basıyordum gaza. Dünyada 8 milyon insan her yıl hava kirliliğinden ölüyorken, salgından bu denli neden korkmuştu ki insanlar? Yada korkutulmuş muydu yoksa? Korkular iyidir, kaoslar da öyle. Öyle olmasaydı tüm ideolüm olan o güçlü liderler gelirmiydi ki, yeryüzüne. Diyerek ilerliyordum yolda ki trafik kilitlendi. Salgın yüzünden kontroller artmıştı. Üç dakikalık yolu altı saatte katetmiştim. Altı saatte bulunduğumuz yerde yüzlerce ped şişe ya asfalta bırakılmıştı, yada bariyer kenarlarına. Üstelik bu sefer ağızlarına kadar idrarla doluydular. Bense tıpkı diğer kadınlar gibi çocuk bezi kullanıyordum. Bu işin üstesinden bu şekilde geliyorduk, trafik kitlenince. Zararlarını bildiğim o çocuk bezlerinden kullanmıyordum, uzun zamandır. Yıka yıka kullan bezleri keşfettiğimde nasılda mutlu olmuştum, özgürsüzlüğümden habersiz. Sonra adet kaplarıyla tanışmam bende devrim etkileri yaratmıştı, kahkahalarla. Gezegene fırlattığım çöpleri azaltmanın mutluluğumu desem, yoksa insan olmaya adım atmakmıydı benimkisi. Bilemedim.

    Ve altı saat sonunda sıra bana gelince kontrolü yitirmiş aklımla, üç defa değiştirdiğim bezle dolu poşeti bu defa polise uzatmıştım. Regl döneminde olan kadınları düşününce defalarca saydırdım sisteme. Kadın hakları nerde? Sadece çalışmak mı özgürlük veriyor sizlere? Erkek ve kadın için idrar kesesi ayni değilmi bu literatürde. Neyse... Yola devam ederken 60. kattan sallanan bayrak ilişti gözüme. Vatanseverlik yaparken keşke vatanının dünya olduğunu bilip, bu kadar kat diktirmeseydi, yeryüzüne. Oysa tek katlı ve bahçeli evlerde yaşamamız hiçte hayal değildi. Yapılan bir araştırmaya göre bu yaşanılası bir gerçekti. Ama insan işte yirmi metre kare evlere sığamadı gitti. Sonra büyük reklam afişleriyle kamuflaj edilmiş,  baz istasyonları ilişti gözüme. Bir sevgiliye ulaşmak için icad edilen bu güzel teknoloji masum değildi artık, ve olmayacaktıda. İnsanları ego tatminleriyle bağlamışlardı, telef onlara. O anda telefonumu arabanın camından kayalıklara fırlattım. O paramparça olurken kalbimin cumhuriyeti yeniden inşa etmeye başlamıştı, kendini. Derken cami minareleri, kilise çanlarına ve onların kifayetsiz kalan hoparlörlerine irkildi gözlerim. Milli marşlarını hoparlörden okuyan kitlelerden hiç bir farkı yoktu. Nerdeyse herkes uykudaydı, bende yarı uykuda. Sonra tapınaktan çıkınca engelli yerine park ettiği arabasına binen adam geldi aklıma. Oysa çöp tenekesinde ayakları havaya dikilmiş, elleriyle çöpün içinden domatesleri ayıklayan adam çoktan kendi kabesini inşa etmişti. Onu fotoğrafladığım gün arkadaş olacağım aklıma bile gelmezdi. Ayni gün polis ona "sağlığın için artık bu çöpü karıştırma" demişti. Oda 60 yaş gülüşleriyle kavurmuştu, ortalığı.

    Jadelya' ya vardıktan sonra ordan hiç ayrılmadım. Tam otuz yıldır bu topraklarda yaşıyorum. Salgın insanları ikiye ayırmıştı. Biri teknoloji odaklı yaşıyordu, diğeri DNA'  sı. Şimdi ben nereye mi bakıyorum? Bir ağacın tepesinde duran kuşun, diğer ağacın zirvesinde ki kuşa akord yapmasını izliyorum. Birazdan uçarlarken oluşacak melodiye odaklanıyor, kulaklarım. Torunlarıma bakıyorum, papatya ve kuzu kulaklarıyla dans eden. Önlerinde akan derenin suyunda huzurla oynamanın zevkine varıyorlar. Sekiz yaşında olmalarına rağmen kendi evlerini topraktan inşa edebiliyorlar. Tıpkı kalp evleri gibi sapasağlamlar. Oysa akıllı şehirlerde kalsalardı, oturdukları evlerin duvar boyaları sayesinde hasat edildiklerinin farkına bile varmayacaklardı. Görkemsiz gökdelenlerde,  deprem sığınağı bile olmayan milyonlarca evde yaşam hakkı nedir bilmeden yaşayacaklardı. Oysa bazı ülkelerin tüm nüfusuna yetecek kadar nükleer sığınağı bile vardı.(İsviçre)Topraktan aldıkları ilhamla kendi kendilerinin ilahı olmayı başarmışlar ve bana umut olmuşlardı. Şuan en sevdiğim hobim onları devasa fotoğraf makinam olan beynime objektiflemek.

   Bugün eski not defterimi okudum, onları seyrederken. Neler mi yazmışım kendime.....Asfalt üzerinde ki çukurda rüzgara can veren su birikintisi gibiyim. Bazen bir köpeğe, bazen bir kediye can olurum da. Bazen de arabanın hızıyla paçalarda çamur. Peki ben ben olabildim mi şu hayatta? ...Bu sorumun cevabı aslında her zaman evet idi. 

   Sende her zaman sen olduğunu unutma. Kendiliksiz olanlarla zaman harcama. Yağmuru izlemek, kendini seyretmek, gölgenle dans etmekte aşk verir insana. Jadelya' dan herkese merhaba.

    Nefrete bulaşmayanlara..Apışık yaşamaktan kurtulanlara...Ve iyi ki doğmuşum kendime, şükrettim bir 14 Nisan gününe. Titanic buz dağına çarpmış, bende  anneme.

 

   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Günaydın..uzun zaman oldu sayfayı fazla takib edemiyordum.Doğum gününüz kutlu olsun..umarım daha çok yazar ve daha çok okumaya çalışırım... sevgiler..selamlar...

Birsen yn 
 28.06.2020 9:59
Cevap :
Teşekkür ediyorum selamlar   28.06.2020 17:12
 

Doğum gününüzü ve güzel yazınızı kutlarım Jale hanımcım, iyi ki doğmuş ve iyi kide anlamlı yazınızı yazmışsınız.. Sevgilerimle..

gülsen tunçkal 
 09.05.2020 15:55
Cevap :
Çok teşekkür ediyorum..Sevgiyle kalın   09.05.2020 17:43
 

Yazınızı beğeniyle okudum. Başarınızı kutlarım. Yorumunuza da teşekkür ederim. Dost selamlar.

Erhan Tigli 
 07.05.2020 17:26
Cevap :
Çok teşekkür ediyorum Erhan bey   07.05.2020 22:44
 

"Titanik buz dağına çarpmış ben de anneme. elinize sağlık

stilwater 
 05.05.2020 21:46
Cevap :
Evet iyi ki de annem gibi birine çarpmışım..O gün beni kucağına alınca ne duygular yaşadı içinde kimbilir..Teşekkür ediyorum   06.05.2020 7:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 88
Toplam yorum
: 403
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 244
Kayıt tarihi
: 28.04.17
 
 

Lise mezunu bir öğrenme aşığı, fotoğraf hastası , yazma sevdalısı, sevgi yanlısı, bir dünya insan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster