Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Temmuz '09

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
2901
 

Araf bir mekan; Piyer Loti ve Eyüp...

Araf bir mekan; Piyer Loti ve Eyüp...
 

Anlatsam... Anlatsam ama nasıl? Hangi kelimeleri kullansam, o meçhul kelimelerle hangi süslü cümleleri kursam... Ne yazsam kifayetsiz kalacak, Piyer Loti' den seyrettiğim manzaranın karşısında. Her ne kadar kifayetsiz kalacaksada yine de denemeliyim anlatmayı ama. İnsan en iyi, bildiğini anlatır misali... Anlatmak için; o, gözlerimle fotoğraflayıp, hafızama kaydettiğim görüntülere başvuracağım çaresiz.

Haliç' in o, kıvrıla kıvrıla uzanan maviliğinden başlayarak anlatmak istiyorum; hafızama kaydettiğim o enfes görüntüleri. Bir koy! Bir koy ki masmavi... O masmaviliğe karışıp, akasım geliyor, köprülerin altından nazlı nazlı... Tıpkı Haliç gibi. Önce Boğaz'a, sonra Marmara' ya, sonra... Sonra o, uçsuz bucaksız açık denizlere; Altın Boynuzun o ışıl ışıl mavisini taşımak istiyorum. Özgürlüğümü o açık denizlere emanet bırakıp, usul usul geri dönmek istiyorum sonra... Ve geri dönüp, Haliç' in sükunetine hapsetmek istiyorum kendimi tekrar.

O sükunet ki... Arafa dönüşüyor Piyer Loti o sükunetle. Az aşağıda Ebu Eyyup El Ensari Hazretlerinin türbesi, türbenin yanında padişahların asırlarca kılıç kuşandığı Eyüp Sultan Camisi ve o cami ile iç içe geçmiş kabirler, türbeler, lahitler... Ve serviler... Mezarları ve camiyi çevreleyip, mekana uhrevi bir hava katan serviler.

O uhrevilik ki... Ta yukarılara kadar yükseliyor aşağının o uhrevi havası. O parlak güneşi gölgeleyen ağaçların arasından ara ara esen rüzgar; alıp dağıtıyor o uhrevi havayı Piyer Loti' nin üzerinden bir an için. Sonra... Sonra o rüzgar; neşeli konuşmaları ve şen kahkahaları bir masadan alıp, öteki masalara bulaştrıyor yavaş yavaş. Koca koca tepsilerle çay taşıyor garsonlar masalara. Biri gidip, diğeri geliyor garsonların ama nafile... Yetişemiyorlar bir türlü; o, neşeyle çaylarını yudumlayan konuklara. Kırmızı pötikareli örtülerle bezenmiş masaların üzerleri, simitlerden dökülen susamlara ev sahipliği yapıyor bir müddet. Ta ki konuklar kalkıp da bahçenin yerlisi minik kuşlar gelinceye kadar. Kuşlar küçüklükleriyle tezat, öyle çabuk temizliyorlar ki, hemen önünde durduğum masayı ... Hani uzatıyorum da elimi o minik kuşlardan birini avucuma almak için, aynı çabuklukla göğe yükseliyor minik kuş.

O minik kuşun yükseldiği göğe bakıyorum, ağaçların iç içe geçmiş dalları arasından. Bir gök! Bir gök ki masmavi...Tıpkı gözlerimin önünde; iki yeşil kıyının ortasından akıp giden mavi su gibi... İşte o en tepede, oturmuş bir bardak tavşan kanı gibi çayı yudum yudum yudumlarken... Bir tarafta; o, ayağımın dibinden ta aşağılara kadar uzanan gülistan kabirler... Diğer tarafta bütün göz alıcılığıyla nazlı nazlı kıvrılan Haliç ve İstanbul' un silüeti... Hani... Hani, bu iki ayrı mekanın tam da ortasında lamekan kalıyorum bir an.

aakdeniz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 191
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1511
Kayıt tarihi
: 29.09.06
 
 

Yazmak bir tutku içimde. Kimi zaman öyle zor ki içimdekileri yazıya dökmek. Bir kelime, bir kelime d..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster