Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Haziran '19

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
72
 

Aralık 2018 Milat mı?

Aralık 2018 tarihinde Milliyet blog’da birkaç değişiklik olmuştu, yazıya görsel ekleme sona erdiği gibi, yazı başlığı da otuz karakterle sınırlı hale getirildi. Bu değişikliği ele alan bazı yazılar da yazıldı blog yazarları tarafından.

Belki aradan altı ay geçtikten sonra günaydın, çoktan gündem dışı olmuş bir konuyu neden ele alıyorsun diyen okuyucularım olabilir. Ama bir uygulamanın, ya da uygulamadaki bir değişikliğin nedeni ve yol açtığı sorunları zamanla fark ediyor insan.

Sıcağı sıcağına fark edilen yanı, ne tür sorulara yol açtığı, ya da nasıl bir kolaylık sağladığına dair oluyor. Bunun bile farkına varmak için, üç beş yazı yazmanız, gerçekleşen değişime bir bakama ayak uydurmanız gerekiyor.

Yazı başlığının otuz karakterle sınırlandırılmasıyla, yazıya görsel ekleme uygulamasının kaldırılması arasında bir paradoks var. Aralık 2018 tarihine kadar, yazıyı yazdıktan sonra, içeriğine uygun bir görsel bulmak, çoğu zaman yazıya ayırdığımız zaman kadar, hatta onu aşan bir süreye mal olabiliyordu, kısacası uygun görsel bulmada zorlanıyorduk.

Ama yazdığımız yazıya başlık koymada zorlanmıyorduk, karakter sınırsızdı, neredeyse yazının özetini bir cümle halinde başlığına yansıtabiliyorduk. Başlığın otuz karakterle sınırlandırılması, yazıya başlık vermeyi zorlaştırdı. Hatta yayına verirken, teknik uyarının sonucu başlığı değiştirdiğimiz de oluyor hâlihazırda. 

Buraya kadar anlattıklarım birkaç hafta içinde farkına vardığımız konular oldu; ama zaman içinde bunlara ilave edeceğimiz bazı konular da belirdi diyebilirim. Aynı tarihte galerilerin yayın dışı olması, yazılara görsel eklemeye son verilmesiyle uyumlu olsa da, yazı başlığının otuz karakterle sınırlandırılmasının somut bir gerekçesi var mı, doğrusu bunu bilmiyorum. Buna dair bir açıklama yapıldı mı, bundan da haberim yok.

Bu yüzden yazı başlığının otuz karakterle sınırlandırılması, toplumsal iletişim alanında ortaya çıkan daralmanın bir sonucu mu, yoksa her ayda, bu ayın otuz gününde, doğum ve de ölüm gerçeğini mi yaşıyoruz hep birlikte?

Tarihin çok eski çağlarında, insanın ortalama ömrünün yirmi beş ila otuz civarında olduğu biliniyor, her yılın karşılığı bir gün olursa, her ayda, eski çağlarda yaşayan bir insanın ortalama ömrünü yaşıyoruz demek mümkün.

Hele bir de insanlık, son yıllarda, hemen hemen her alanda eski çağları çağrıştıran bir vaziyeti yaşıyorsa, her ayda, doğum ve ölüm gerçeğini yaşamak, hiçte yabana atılır bir fikir olmasa gerek. Bir yılda da on iki kez yaşamak, doğum ve de ölüm gerçeğini; hani anı yaşayacaksın denir ya, bundan iyisi de can sağlığı, öyle değil mi?

Bugün 27 Haziran 2019, 27 yaşındayım, Haziran ayındaki ömrümün 27’isindeyim, 30 Haziran’da öleceğim; ama 1 Temmuz’da tekrar doğacağım, Temmuz’daki ömrümü yaşamak üzere… Bu cümleyi, sakın tuhaf karşılamasın okurlarım; yaşarken gerçekleşen doğum ve ölüm anları arasında da bir paradoks vardır.

Bir durumu, ya da bir olayı anlayamıyorsanız, o durum veya olayı anlama noktasında ölmüş oluyorsunuz; durumun veya olayın ne olduğuna ilişkin bir anlam ortaya koyamıyorsunuz çünkü. Ancak bu durum veya olaya dair birtakım anlamlar ortaya koymaya başladığınızda da doğuyorsunuz.

Belki bu otuz günlük ömrün, bir de idrak yaşı vardır; vardır tabii ki olmaz mı?

Aslına bakılırsa bu otuz günlük ömür bile uzun, bir günün, yirmi dört saatinde bile yaşarız benzer serüveni, Yunus Emre’nin ‘bir dem’ ile başlayan on dört dizesini veya idrak ile idrak edememekten doğan iniş çıkışları… İnişimiz mi çıkış, çıkışımız mı iniş; bu da çoğu zaman idrak düzeyimize bağlı, bir bakıma, Yunus’un bir deminin hangi dizesinde olduğumuzu bilmekten geçer, öyle değil mi?

Anın farkında olmakta, böylesi bir şey olsa gerek, ana ayna tutmak ve de onunla birlikte hayatı yaşanır kılmak. Böylesi bir bilinç dairesinde, hayatla birlikte nefes alıp vermek. Ama yine de böylesi bir vaziyeti, teknolojiye aktarmak doğru değil gibi geliyor bana.

Neden mi, neden olacak, sınırlandırıyor insanı, kaldı ki Yunus’un yukarıda dile getirdiğim on dört dizelik şiiri; “Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayrân olur” dizesiyle başlıyor, gönül bazen daraldığı gibi, genişlemesi de mümkün oluyor; ama teknolojinin statiği öyle değil ki sınırlandırıyor insanı.

Hele teknolojik bir otomasyona dönüşen küresel siyasetle de buluşunca, anlayın neyi nasıl anlıyoruz, ya da anlamada zorlanıyoruz. Bu durumda yaşamla ölüm arasında düşünüyoruz anbean, anlayamadıklarımız ölüm, anladıklarımız da yaşama dair bir kıvılcım, bir doğum oluyor. 

Rıza Üsküdar

27 Haziran 2019/Eskişehir

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Rıza Bey, bana cevabınızı ve yorumlarınızı okuyunca, yazınızı tekrar okudum ve anladım, mükemmelsiniz, sizi kutlarım. Yazınız da çok güzel ve çok anlamlı. Selam ve sevgilerle.

Dr Atanur Yıldız 
 29.06.2019 9:20
Cevap :
Estağfurullah, mükemmellik beşeri hayatta kişilere özgü değildir, belki anlamlı diyaloglarla ortak bir kanaat oluşturmaktır. Ki ortak kanaatler bile zamanla değişiyor, bu da diyalogun sürekli olmasını gerekli kılıyor. Bu anlamda diyalogu önemsiyorum; ama diyalogu sınırlandıran, ister bireysel ve toplumsal önyargılar olsun, ister teknolojik standartlaştırma çabası olsun; bunları da doğru bulmuyorum. Ortak bir kanaat oluşturmanızı engelleyen boyutları ortaya çıkıyor çünkü. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar.  29.06.2019 13:17
 

Hayır, ne kibir, ne Firavunlaşma, anladığın bölümün anlaşılır olduğu doğru olduğu gibi, ‘akla ziyan’ dediğin bölümde de haklısın; ama benimkisi bir anlama çabasıydı, anlayabildiğim kadarıyla anlattım. Ama niyetim şuydu diye kısa bir izah daha yapıyor Rıza, bu izahla meramını anlatabilmişse, bir şeyleri şerh eylemiş oluyor. İnan ki bu on dört dizede yaşarız iniş ve çıkışlarımızı, ister gündelik hayatta, ister toplumsal rolümüz sırasında. İniş ve çıkışlarımızın farkındaysak diriyiz, farkında değilsek, bir şekilde dirilmeye muhtacız demektir. Bu cümlelerle yazıyı şerh mi ettim, yoksa hepten anlamsızlığını mı ortaya koydum bilmiyorum, takdir sizin, görüşmek üzere, sevgi saygılar.

Rıza Üsküdar 
 28.06.2019 16:47
 

Bu yazı vesilesiyle Rıza’nın, Atanur Bey ile olan diyaloguna Yunus Emre’nin dizeleri ne diyor? Birkaç örnek vererek tamamlayalım. Atanur Bey, yorumunun ilk cümlelerinde Rıza’yı memnun eden cümleler kursa da, ilerleyen cümlelerde ‘akla ziyan’ bir tanımlamada bulunuyor. Öyle değil; ama Rıza, bir hışımla anlamadığın bir yazıya, nasıl da ‘akla ziyan’ dersin diyor. Ve o anda kibir evine giriyor. Hele bir de güç araçları varsa elinde, sen ne diyorsun böyle, seni mahkemeye vereceğim. Bu dakika itibariyle de Firavunlaşma temayülü ortaya çıkıyor.

Rıza Üsküdar 
 28.06.2019 16:43
 

Ancak anlatmak istediğim biraz da yazının sonunda değindiğim Yunus Emre’nin on dört dizelik şiiriyle ilişkili. Bu noktada bu şiiri paylaşmak isterim: Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayrân olur/Bir dem gelir şâdî olur, bir dem gelir giryan olur/Bir dem sanasın kış gibi, şol zemheri olmuş gibi/Bir dem beşâretten doğar hoş bağ ile bostân olur/Bir dem gelür söyliyemez, bir sözü şerheyliyemez/Bir dem dilinden dür döker derdlülere derman olur/Bir dem div olur ya peri, viraneler olur yeri/Bir dem uçar Belkis ile sultân-ı ins ü can olur/Bir dem varır mescidlere, yüz sürer anda yerlere/Bir dem varır devreye girer, İncil okur ruhban olur/Bir dem gelir, İsa gibi, ölmüşleri diri kılar/Bir dem kibr evine girer Firavn ile Hâmân olur/Bir dem döner Cebrail’e, rahmet saçar her mahfile/Bir dem gelir, gümrâh olur, miskin Yunus hayran olur.

Rıza Üsküdar 
 28.06.2019 16:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3483
Toplam yorum
: 2193
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 567
Kayıt tarihi
: 15.08.06
 
 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Öğretmenliğim sırasın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster