Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ekim '16

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
7072
 

Arapların Türk düşmanlığı ve tarihi gerçekler // Önder Karaçay

Arapların Türk düşmanlığı ve tarihi gerçekler // Önder Karaçay
 

Tarihte ilk Türk Arap ilişkileri Türklerin İslamiyete geçmesinden ve hatta İslamiyet’in ortaya çıkmasından çok önce başlamıştır. İslamiyet öncesi Türk-Arap ilişkisinin varlığını, Cahiliye Devri Arap şiirlerinde de görmek mümkündür. Bu şiirlerde Türklerin daha çok askerî yönleri ve kahramanlıkları anlatılmaktadır. Arap edebiyatı, Türk mitolojisinden ve Türk tarihinden önemli etkilenmeler yaşamış, Türk mitolojisi İslam inancına yol gösterici olmuştur.

 

Arapların Türklere İlk İhanet;

 

Araplar’ın Türklere ilk ihaneti ticari ortak oldukları Göktürkler’e ait bilgileri Türklerin doğal düşmanları olan Çinlilerle paylaşmalarıdır.

ipek yolu ticaretinde imtiyazlı bir konuma sahip olan Araplar, yine Göktürkler’e ikinci ihanetlerini Sasani-Göktürk savaşı‘nda Sasani ordusunda yer almaları ile pekiştirmişlerdir.

 

İhanetin bedeli;

 

Göktürk’lere karşı girişilen bu ilk ihanetin cezası Araplara Hazar Türkleri tarafından ödetilmiş, halife Ömer ve Osman’a bağlı Arap ordularını yenilgiye uğratan Hazarlar, doğu Anadolu üzerinden kuzey Suriye’ye girmiş, Halep ve Musul’u yağmalamış, Emeviler’den hatırı sayılır bir savaş tazminatı da alarak Araplar’a Türk kavminin gücünü ilk kez göstermişlerdir.

 

Talas Savaşı

Emeviler’in yıkılması üzerine normal seyrine ve hatta müttefiklik seviyesine dönen Türk Arap ilişkilerinin adeta dönüm noktası olan bu savaş esnasında da Arap ihanetleri devam etmiştir.

Siyasi nüfuzunu Abbasiler’e kaptıran ve Türkler’e sürekli husumet besleyen Arap ordusundaki Emevi kalıntıları ve Emevi komutanları bu savaşta hem kendi halklarına hem de müttefik olarak savaşa girdikleri Türkler’e ihanet etmişler, terk ettikleri mevziler dolayısıyla Arap-Türk müttefikliğine 5000 kayba mal olmuşlardır.

Abbasi dönemi ile birlikte Türklerin İslamiyet’in hamisi konumuna gelmesinden sonra ve Selçuklu döneminde, Türklerin bu imtiyazı bazı Arapların gücüne gitmiş, Türklerin İslamiyet’e katkıları hiç şüphesiz ki en çok Arapları endişelendirmiştir.

Bu vesileyle Türkleri sürekli elemine etme derdine düşmüşler, buldukları her fırsatta Türkleri arkadan vurmuşlardır.

Selçuklu döneminde bu ihanetlerin en önemli olanı Hasan Sabbah’ın ve fedailerinin yaptığı ihanetlerdir.

 

Haçlı Seferleri

 

Türklerin ve İslamiyet’in Bizans’ı tehdit edişi ve Anadolu’da ilerlemesi üzerine başlayan haçlı seferleri de tarihte en bariz ve en hain Arap ihanetlerine sahne olmuştur.

Haçlılara karşı İslam dünyasını her ne pahasına olursa olsun savunan Türklere karşı, haçlı ordularına savaşmadan teslim olan ve onlara iaşe ve lojistik destek sağlayan Arap kentleri ve aşiretlerini din kardeşimiz olarak görmek nasıl mümkün olabilir?

Haçlı Belgelerinde Arap-Fatimi İhaneti

Birinci Haçlı seferleri esnasındaki bu ihanet haçlı belgelerinde de yer edinmiştir.

Bir müddet önce, Adsızın Mısır’a girip Kahire’yi kuşatmış olduğunu göz önüne getirince, korkuya kapıldılar ve Frenklere(Haçlılara) elçiler göndererek onları Suriye’ye saldırıp orasını zapt etmeye ve kendileri ile Müslümanların arasına girmeye çağırdılar.

 

Üçüncü haçlı ordusunun kuruluşunda önayak olmakla tanınan on ikinci yüzyıl Haçlı tarihçilerinden Sur Piskoposu (Guillaume de Tyr)nin “Historia de Rebus gestis in partibus transmarinis” adındaki Latince tarihinin on üçüncü yüzyıl Fransızca çevirisinin 1879 Paris baskısının birinci cildinin 153. sayfasında da Mısır Halifesinin bu utanılacak ihaneti şöyle anlatır:

“(Halife) bizim başkanlarımızın Antakya’yı kuşatmış olmasından da çok seviniyordu. Kendileri ile bu hususta görüşmek üzere dostluk elçileri gönderdi. Bunlar büyük hediyeler getirip, kabulünü rica ettiler. Halifenin kendilerine geniş nispette asker, hayvan ve erzak yardımlarında bulunmaya hazır olduğunu söylediler ve kuşatmayı sürdürmelerini çok rica ettiler.”

İşte bu surette Arapların Türklere karşı besledikleri milli ve ırki kin ve garez, nihayet İslamiyet’i yok etmek için ortaya atılmış olan Haçlıların en büyük başarılarını temin ederek Antakya Haçlı Prensliği ile Kudüs Krallığı‘nın ve sonuç olarak Suriye ile Filistin’deki Latin hakimiyetinin kuruluşunda başlıca amil oldular.

Fatimilerin bu kini, Şiiliğin Sünniliğe karşı beslediği bir mezhep düşmanlığı değil, “Arapların Türklüğe karşı güttüğü ırki bir garezdir.”

Bu gerçek eski batı yazarlarının bile gözlerinden kaçmamıştır.

Mesela 18. yüzyıl Fransız tarihçilerinden profesör Mailly, “L’esprit de Croisades” adlı eserinin 1780 Paris baskısının 4. cildinin 116.sayfasında 9. Fatimi Halifesi (Elmüstali Billah Ebu-l Kasım Ahmed)in Türklere karşı Haçlılarla birleşmeye neden gerek görmüş olduğunu Miladi 1097 olaylarından söz ederken işte söyle anlatır:

“Fatimiler kendi hakimiyet sahalarında ve özellikle Suriye’de Türklerin ne kadar ilerlemiş olduklarını görerek nihayet bu akını durdurmaya karar verdiler. Musta’li o tarihten bir yıl önce Afdal’in (Ermeni dönmesi Fatimi veziri) komutasında büyük kuvvetler gönderip Haçlılar Türklerle savaştığı sırada onların da Türk fütuhatçılarına saldırmalarını emretti.”

Bu sönmez kin Şii ve Fatimi Araplara münhasır değildir.

Çünkü Fatimi hanedanının Şiiliğine karşı Mısır halkının büyük bir çoğunluğu Sünnidir. Antakya bir ihanet yüzünden düşüp Haçlıların eline geçtikten sonra, Haçlı ordusu 1099 tarihinde Kudüs’e doğru ilerlediği sırada Suriye’deki Sünni Arap Emaretleri’nin hepsi onlarla birleşmiş ve hatta Haçlı ordusunun her türlü malzeme, nakliye ve iaşe ihtiyaçlarını bile muntazaman temin etmişlerdir.

İşte bundan dolayı Haçlılar için tek düşman arazisi Türk ülkesinden ibaret olduğu halde, Sünni ve Şii Arap memleketleri onların kendi vatanları gibidir.

Evet, ihanetler bir türlü bitmiyor…Birinci haçlı seferlerinden sonra gerçekleşen ikinci haçlı seferleri esnasında, Müslüman Türkler kadar Ortodoks Bizans’lılara da düşmanlığı ile meşhur Sicilya kralı ikinci Roger’in Akdeniz’e hakim olan Norman donanması’ndaki askerin yarısı Müslüman-Araplardan müteşekkildi. Bu Norman donanması özellikle Akdeniz kıyılarındaki (Anadolu) Türk köylerine sürekli yağma harekatları yapması ile meşhurdur.

Yine bu haçlı donanmasındaki Müslüman Arap mevcudiyeti ünlü denizcimiz Çaka Bey‘in de dikkatinden kaçmamıştı. Bir harekat esnasında esir edilen haçlı donanmasına ait bir gemideki tutsakların birçoğunun Arap olduğu malumatını alan çaka bey bu ihanete çok hiddetlenmiş, tüm Arap esirleri öldürtmüş, Norman askerlerini ise fidye karşılığında serbest bırakmıştır.

Müslüman-Arap kavmi, Hıristiyan’dan fazla kin beslediği Müslüman-Türk ırkına karşı o üzücü tarihi düşmanlığını her gittiği yerde yaymış ve özellikle ilk İslam fetihlerinden başlayarak Araplaşmış olan Sami milletlere milli diliyle beraber milli kinini de aşılamıştır.

 

Osmanlı Dönemi Türk Arap İlişkileri

Türklerin efendi’liğini bir türlü kabullenemeyen ve buldukları her fırsatta milli kinlerini açığa çıkaran Araplar, İslam’ın kutsal topraklarının ve halifeliğin yeni sahibi olan Osmanlı’ya ihanet etmekte de gecikmemiş, yüzünü Avrupa’ya dönmüş olan ve fetihler yapan Osmanlı Suriye ve Mısır’da baş gösteren Arap isyanları neticesinde Avrupa’da giriştiği bu fetih harekatını uzun yıllar askıya almıştır.

Mostagonem Savaşı Osmanlı dönemindeki Arap ihanetinin en önemli vesikalarından biridir.

kuzey batı Afrika hakimiyeti için Osmanlı ve İspanya arasında cereyan eden bu savaşta yerli halk ve Fas Sultanı ispanya krallığını desteklemişler, lakin Osmanlı zaferi sonrası istemeyerek de olsa Osmanlı himayesine girmeyi kabullenmişlerdir.

Osmanlı dönemi Arap isyanları 17. ve 18. yüzyıllarda da devam etmiş, 17. yüzyılda Kürtlerle birlik olan Arap aşiretleri Kilis ve Antep kentlerini yağmalamışlardır.

Özellikle 18. yüzyıl sonlarında Arabistan’da ortaya çıkan Vahhabilik ile birlikte Arapların Türk düşmanlığı bir kat daha artmış ve 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı ile birlikte doruk noktasına çıkmıştı.

18. yüzyılda Arabistan’da ortaya çıkan Vahhabilik imparatorluğu tehdit etmeye başlayınca devlet olayın üstüne gitti. Vehhabiler’in lideri Abdulaziz, Ekim 1803’de Diriyye’de suikastla ortadan kaldırıldı.

Ancak isyan bitirilemedi.

Vahhabiler, 1806 yılı Ocak ayında ise Mekke’yi ele geçirdiler. Durum kötüye gidince devlet Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘yı isyanı bitirmekle görevlendirdi. Kavalalı ibrahim Paşa çok şiddetli savaşlar sonrası Eylül 1818’de Vehhabiler’in merkezi Diriyye’yi girerek isyanın lideri Suud oğlu Abdullah’ı(bugünkü suudların atası) ele geçirdi. İstanbul’a gönderilen Suud oğlu Abdullah, Aralık 1819`da saray meydanında idam edildi.

 

Hasta Adama Dönüşen Osmanlı ve Arap Düşmanlığının Zirve Yapması

 

Vahhabilik ile doruk noktasına çıkan Arap ihanetleri Osmanlı’nın en zayıf dönemlerinde de sürekli devam etmiş, Napolyon muharebeleri, Osmanlı-Rus savaşı gibi Osmanlı’nın meşgul olduğu meseleler esnasında Araplar sürekli yağma ve isyan hareketlerine girişmişlerdir.

Ne vardır ki Osmanlı artık eski kudretinde değildir.

Emperyalist ülkelerin iştahını kabartan ve Arap nüfusun çoğunlukta olduğu petrol bölgelerinde İngiliz ajanları Arap halkının aklını çelmekte gecikmez.

Ufukta görünen büyük savaşta bölgede Osmanlı’yı arkadan vuracak yegane müttefik hazırdır İngilizler için Araplar.

Nitekim büyük hakan ikinci Abdülhamit han aslında bu tehlikeyi, Arapların Osmanlı’ya ihanet edeceğini çok önceden öngörmüş, emir Hüseyin’i İstanbul’a getirterek göz hapsinde tutmuştu.

Lakin yılmaz bir Türk düşmanı olan bu meczup emir bir seferinde yabancı bir gazeteci ile hasbihalinde;

“Allah bana ömür verirse, Türklerin akıl ve hayal edemeyecekleri şeyler hazırlayacağım…” demekten yine de çekinmemiştir.

Emir Hüseyin, İngiliz yetkilileriyle yaptığı ilk temaslarda, kendilerinden gerekli yardımı gördüğü takdirde Hicazlıları Türklere karşı bir ayaklanmaya yöneltebileceğini belirtti.

İngilizler, Osmanlı Devletinin ittifak devletleri safında savaşa katılmasından sonra, bu desteği verebileceklerini belli ettiler.

Bunun üzerine Emir Hüseyin bir yandan Arap ileri gelenleri arasında konu ile ilgili zemin yoklamalarına başladı, diğer yandan da İngilizlerle pazarlığa girişti.

İngiltere Emir Hüseyin ile bu pazarlığı Mısır yüksek komiseri Sir mc. Mahon aracılığı ile yürüttü. “Hüseyin – Mcmahon mektuplaşması” olarak bilinen bu temaslar 1915’ten 1916 yılının şubat ayına kadar sürdü.

Bu görüşmelerde İngilizler Emir Hüseyin’e, Arapları Osmanlı imparatorluğuna karşı bir savaşa yönelttiği takdirde, sonradan kurulacak bir Arap Devleti’nin başına getirileceği konusunda söz veriyorlardı.

Ama bu “Arap Devleti”nin sınırları pek açık bir şekilde tanımlanmıyordu.

Lawrence’in örgütlediği Araplar, Ortadoğu’da Osmanlı ordularını bertaraf etmekte İngilizlerin en önemli yardımcılarıydı.

 

Bugün yaşadıklarımızı bu Arap işbirlikçisi ajanın sözlerinde bulabilirsiniz.

 

"Türkiyeyi bölüp parçalamak için taşla tüfekle savaş yapan ordusuna DİN DÜŞMANI, ülkesini sevenlere ise TÜRKÇÜ, IRKÇI, KAFATASÇI diyeceksiniz aksi takdirde Türkleri yenemezsiniz." // Arap İşbirlikçisi İngiliz Ajan Lawrance

O zaman emperyalizmin içimizdeki dincileri nasıl maşa olarak kullandıklarını ve akan kanın ateşinin nasıl közlendiğini, amacın ne olduğunu çok daha net anlayabiliriz.

Kanal seferlerinde, Filistin’de, Medine müdafaasında ve en nihayetinde Megitto Savaşında Araplar kendilerine yüklenen bu zorlu ihanet görevini başarı ile ifa etmişlerdir.

Şam’a girip ilk işi Selahaddin Eyyubi’nin mezarını küstahça ziyaret etmek olan general Allenby’i Araplar isminden ötürü peygamber zannediyor, kendilerine kurtarıcı olarak gördükleri bu işgalciyi “el-nebi” olarak tanımlayıp bir de dinden çıkıyorlardı…

Araplar saldırdıkları hiç bir ordudan esir almadılar.

Aralarında bazı alman ve Avusturyalıların da bulunduğu koca Türk tugay’ı 27 Eylül günü Tafas yakınlarında tek bir kişi kalmadan Araplar tarafından katledildi.

Araplar ertesi günde benzer katliamlar yaptılar ve bu iki savaşta bir kaç yüz kişilik kayba karşılık yaklaşık 5000 Türk’ü kestiler.

 

Çanakkale Savaşlarında Arap İhanetleri

 

Çanakkale’de bizlerle birlikte omuz omuza çarpıştığı iddia edilen, daha doğrusu şirin gösterilmeye çalışılan Arapların yaptıklarına bir de şu açıdan bakalım;

Bütün subaylar ve erler, çok kere aç, susuz, uykusuz savaşıyordu. Teğmen Cevat Abbas, bir gün Şamlı Lütfi adındaki kurmay binbaşının, yeni gelen iki teğmenle pek samimi olduklarını gördü. Aralarında Arapça konuşuyorlardı.

“Herhalde hemşerileridir, onu ziyarete gelmişlerdir” diye düşündü.

Fakat Binbaşı Lütfi, az sonra bu iki teğmenin tayin emirlerini vererek görev yerlerinin belirlenmesini Cevat Abbas’tan istedi. Genç teğmenin içine kurt düşmüştü. Tamamen önsezi ile o iki teğmeni muharip kuvvetlere değil, geri hizmete vererek araba kollarına memur etti. Ama bu görev yerini Binbaşı Lütfi’nin onaylaması gerekiyordu.

Elindeki yazı ile onun yanına giden Cevat Abbas şiddetli ve öfkeli bir itirazla karşılaştı. Şamlı Lütfi, yeni gelen teğmenlerin muharip hatlara gönderilmesini istiyordu. Üstlerini de ikna ederek bu isteğini yerine getirdi.

Cevat Abbas, hâlâ bu işte hemşerilik gayretinin rol oynadığını düşünüyordu.

Fakat öyle olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. O iki Arap teğmen, yanlarına birer çavuş da alarak, bir gece, kahramanca dövüşen birliklerimizin siperlerini terk edip düşman tarafına geçme alçaklığını gösterdiler. Bu hainlerin düşmana verdikleri bilgiler yüzünden Anafartalar cephesindeki çarpışmalar şiddetlendi ve binlerce Türk çocuğu şehit oldu.

Şamlı Lütfi’ye gelince: Harekât şube müdürü iken, ilk nöbetleri sırasında gösterdikleri kayıtsızlık sebebiyle, Tümen Kumandanı Mustafa Kemal, Binbaşı Şamlı Lütfi ve onun gibi Arap asıllı Binbaşı Mustafa’nın ellerine derhal ilmühaberlerini verip ordu emrine gönderdi. Bu ikisinin kayıtsızlığı cehaletlerinden ileri gelmiyordu, soylarının dürtüsüyle hareket ederek Türk’ün başarısına hizmet etmekten kaçınıyorlardı. Mustafa Kemal, bunun hemen farkına varmıştı.

Aradan zaman geçti. Cevat Abbas, Şamlı Lütfi’nin Suriye’deki 4. Ordu emrine verildiğini duydu. Bu ordunun kumandanı, aynı zamanda geniş yetkilere sahip Suriye valisi olan Cemal Paşa idi.

Şamli Lütfi, Türk ordusunun gerilerinde Arap isyanı hazırlayan kimselerle birlikte yakalandı ve idam edildi. ihanet cezasını bulmuştu.

Turgut Özakman’ın Diriliş adlı eserinden;

57. Alay 180 yükseltili tepeyi, 27. Alay da Kırmızı Sırtın büyük bölümünü geri aldı.

Ama sol kanattan haber gelmiyordu. Buraya yollanan 77. Arap Alayının, 27. Alayın soldaki taburuyla birlikte düşmanı denize doğru sıkıştırıyor olması gerekmekteydi. Anzakların denize süpürülmesini bu baskı sağlayacaktı. M. Kemal cepheyi siper siper denetleyip askerinin ateş altındaki durumunu inceleyerek, gün doğarken Kocedere’ye gelecek, çok üzücü, çok şaşırtıcı bir olayla karşılaşacaktı. Çanakkale’de bir daha yaşanmayacak bir olayla…

Gün ağarıyordu. Telefon bağlanmadan, 77. Alayın 1. Tabur Komutanı Binbaşı Hacı Mehmet Emin Bey geldi. Gözleri ağlamış gibi kıpkırmızıydı.

-“Efendim” dedi, “Utanç içindeyim. Ne yazık ki, alayımız çil yavrusu gibi dağılarak savaş alanından kaçmıştır…”

– “Ne diyorsunuz?”

-“Alay komutanını bulamadım. Sizin buraya geldiğinizi duyunca bilgi sunmak için koşup geldim.”

Mustafa Kemal bu dürüst askeri Trablus’ta sömürgeci italyanlarla savaştıkları günlerden tanıyordu. Yanında kol komutanlığı yapmıştı. Gece sol yandan neden bilgi gelmediği, Anzakların niçin denize sürülemediği anlaşıldı. Savaş alanından kaçmak, bağışlanabilir suç değildi. Hacı Mehmet Emin Bey’e, “Alayı Kocadere’nin batısında toplayınız” dedi, “Yine kaçan olursa vurunuz!”

Arap askerlerinin bazı halleri, tavırları, alışkanlıkları, tümende bulunan Türk askerlerini şaşırta gelmişti. Ama en çok da bu adamların çoğunun silah arkadaşlarını ateş altında bırakıp kaçmalarına şaştılar. Bambaşka bir milletin ve çok farklı bir toprağın çocukları olduklarını yaşaya yaşaya her gün biraz daha iyi ve derinden anlamaktaydılar.

Evet, ihanetler belki cezasını buluyordu ama Arapların hainliği sebebiyle dökülen Türk evladı kanı son bulmuyordu…

Filistinli bakanın şu videosu yıllar sonra gelen bir itiraf niteliğinde olup, Arap ihanetinin en önemli delillerinden biridir.

 

Araplarda İhanet Bitmiyordu

 

Arapların Türk din kardeşlerine ihanetleri sadece bunlarla sınırlı değil tabi.

Malum bu millet Türklere ihanet ettiği kadar kendi milletine de ihanet etmiş, dinini yok saymış, İslam peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarını yıkma kararı dahi alacak kadar alçalmışlardır.

Yine Araplardan yana yazılan tarih kabul etmez belki ama nasır’ın, Kıbrıs’ta Türk katliamı yapan yunan Eoka’cılarına yaptığı yardımlar Henry Kissinger tarafından “diplomasi” adlı eserinde dile getirilmiş, modern zamanlara ait bir ihanet belgesi olarak hafızalarımızda yerini almıştır.

Şüphesiz ki hiç kimse Arapların “top yekun kanı bozuk ve hain bir millet olduğunu” iddia edemez. Lakin örnekler o kadar çok, tarihi gerçekler o kadar belgeli ki, Arap milletine sırf “din kardeşi” olduğumuzdan ötürü sevgi beslemek şehitlerimizin kemiklerini sızlatmak için yeterli bir neden.

 

Tüm Araplar ihanet etmedi. Batının oyunlarıyla aynı ihanetin devamı gibi kışkırtılmaya çalışılan Kürt kardeşlerimizin de üretilen terör örgütleriyle hiçbir ilgisi olmadığı gibi. Yeni haçlı Amerika ve taşeronu Araplar tarafından yine Türklere düşmanlık için sahnelenmektedir. 

Bugün Arap hayranlığı ve İslam dini ile alakası olmayan Vahhabi dini hayranlığı üreten tarikat ve cemaatlerle Türklere düşmanlık kültür, dil, tarih ve insanımızı hedef alarak yapılmaktadır.

Türk gençleri bu tarihi gerçekleri okuyarak Araplara güvenmek konusunda ve işçimizde Arap hayranlarına karşı kendini korumak için tarihin öğrettiği gerçeklerin ışığında zarar görmeden tedbirli olmaları içindir. 

 

Önder KARAÇAY 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 173
Toplam yorum
: 24
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 179
Kayıt tarihi
: 09.07.14
 
 

Türkçe'nin en iyi duygu dili olduğuna inanmaktadır.  Yazı ve şiirlerinde insanın bulunduğu toplum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster