Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mayıs '21

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
34
 

ARZ’IN MERKEZİNE SEYAHAT

Zaman, Mekan, Anılar, Hayat

Bir pilav daha geçti.
Okuldayken,
pilav günlerinde geziye çıkarırlardı bizi.
Kuru köfte ve haşlanmış katı yumurtalarımızdan oluşan kumanyalarımızla,
Belgrad Ormanlarına giderdik şarkılar söyleyerek.

Bir yandan hala çocuktuk,
öte yandan müthiş bir büyüme ve kabul görme arzusu
kavuruyordu içimizi.
Çocuk damgası yiyeceğiz diye korka korka,
salıncaklara binerdik.
O güzelim salıncakların tadına varamadan,
kös kös dönerdik okula günün sonunda.

Okulda okurken geçirdiğim bir pilav gününü hatırlıyorum.
Belki daha fazlasını da geçirmiştik.
Anımsamıyorum.
Yaşlı bir ağabeyimizle,
aynı masada kuru fasulyeye kaşık sallamıştık.
O bize sorular yöneltmişti.
Neler konuşmuştuk hiç hatırlamıyorum.

Bu Pilav Günü için izin alınmış.
Eski binaya gittik.
Anılar, anılar, anılar.
Her köşede bir Karun Hazinesi.
Dokunsalar ağlayacaktım.

Yeni binaya girdik ilk önce.
Sınıflara göz attık.
Kat kat kalkan boyalarda ve çatlayan duvarlarda akan zaman
kara tahtalara gelince durmuş kalmıştı.
Mazi, kara tahtalardaki acemi el yazılarında soluk alıp veriyordu.
Gözüm, o çürüyen ve dökülen odalarda
anılar selinin rüzgarında dalgalanan gençlik ateşlerinden başka bir şey görmüyordu.
Cunningham süper mini eteğiyle bir şeyler anlatıyordu köşesinde.
Başımızda kavak yelleri esiyordu.
Yeni yetmelik düşlerimizin soğuk güzeli, muhteşem bacaklarıyla körpe heyecanlarımızı kışkırtıyordu.

Kütüphanedeki kitapların kuşe kaplı ciltlerinde parlıyordu florasan lambaları.
Ve ben hala, duvarın yanındaki masada, heyecanla,
Jule Verne’nin Arz’ın Merkezine Seyahat’ini okuyordum.
O zamanlar nerden bilirdik ki,
arzın merkezi tam da burası olacaktı.

Hayatımızın en önemli parçalarından birini oluşturan,
Bir ömre bedel sekiz yıllık döneminin hiç silinmeyecek izlerinin merkezi olacağını Daçka’nın, nereden bilebilirdik ki.

Bedenimiz 2008’de ruhlarımız 1970lerdeydi.
Bizim gibi, yatakhanelerimiz de ikiye bölünmüştü.
Yatakhanenin hemen girişinde,
alt ranzalardan birinde,
annesinin şefkatli kollarında,
12 yaşında bir melek uyuyordu.
Hoparlörden başlayan müzik yayınıyla güne merhaba demesi yakındı:

“Nights in white satin, never reaching the end,
Letters I've written, never meaning to send.
Beauty I'd always missed with these eyes before.
Just what the truth is, I can't say anymore.

'Cos I love you, yes I love you, oh how I love you.”
 

Alt katta ise, koridorun en sonundaki hazırlık bir sınıfı
yürekleri gümbür gümbür atarak, tam tekmil bekliyordu.
Az sonra, uzun koridorun içinde,
Nazıma Antel’in güçlü topuk sesleri yankılanacaktı sadece.

Yine o koridorun dibinde, biri hazırlık ikide, biri hazırlık birde,
sömestre tatilinden henüz yeni dönmüş iki çocuk,
yavaş yavaş çöken karanlığın içinde,
evciler dönmediğinden hala tenha olan koridorda,
sessizce çöken anne hasretiyle göz yaşları dökecekti.

Eskiden demir kapının ardında
dışarı çıkmak için çırpınırdık.;
Ellerimiz kapının aralığından
dışarının sonsuzluğuna doğru uzanırdı fütursuzca.
Ama demir kapıdan içeri adım atmak için
dünyaları vereceğimiz günler de gelecekti.

Futbol sahasıyla eski binanın birleştiği yerden,
büyük demir kapıya kadar kıvrılarak uzanan,
Arnavut kaldırımına benzeyen, fakat ondan daha geniş olan emektar yol
üstünden gelip geçenleri selamlıyordu hala.
Demir kapının önünden geriye doğru baktığımda
eski bina ve büyük futbol sahası görünüyordu.
Saçları dağınık mahzun bir çocuğun ansızın yokuşun başında belirip,
dalgın dalgın yukarıya doğru yürümeye başlaması an meselesiydi.
O kadar yakındı bana gençliğim.
Uzansam ellerini tutacaktım 15 yaşındaki kendimin.

Bir yanıyla bir buzdağı gibi boğazına kadar geçmişe batmış,
bir yanıyla ise boylu boyunca şimdiki anın içinde uzanan o sihirli mekanda yoğunlaşmıştı bütün dünya.
Ve o  delikanlı hatıralarla dolu mekan, bütün yaşantıları yeniden canlandırıp
şimdiki zamana taşırken,
puslu zihnimizin labirentlerinde yeniden kuruluyordu sivilceli görüngüler evreni.
Bir göz kırpma mesafesindeydi otuz yıl önceki biz
Oysa erişilmesi imkansız bir uzaklıktaydı o günler.
Geçen zamana kimin hükmü geçmişti ki.

Bütün mekanları, değirmenlerinde ağır ağır öğüten amansız nehir ve
içinde, bütün zamanların cirit attığı, huşuyla dolup taşan kutsal mabet
oyunlar oynuyordu bizimle.
Geçmişin büyülü soluğu efsunluyordu bedenlerimizi.
Varlıkların zorba efendisi ve
bütün varlıkları kendi potasında eritip kaynaştıran kadim bilgesinin işbirliği
parçalara ayırıyordu bizleri.
Şimdiki parça, geçmişteki parçayı özlemle anıyor, umutsuzca arıyordu.
Oysa, bilmez ki biçare gönüller,
dönen yoktur onun seferinden.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Kayıt tarihi
: 29.04.21
 
 

Bilgisayar Mühendisi, Sistem Çözümleyici. Ekonomi, Siyaset, felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih,..