Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
2345
 

Aşk- ı kıyamet

Aşk- ı kıyamet
 

(MGD- Yazılı Basında En İyi Serbest Yazı Altın Objektif Ödülü-2004-Aşk-ı Kıyamet/Özlem Süyev)

Sevgiyle başladı her şey... Sevgiden türedi milyonlarca canlı ve o sevgide eridi sessizce evrimin gizemli kuralları...

Evrimleştikçe değişen, görüntünün ötesinde, ruhlarında değişimiydi... Değişen bedenleriniz değildi yalnızca, ruhlarımızda değişti.

“Son”lu bir “sonsuzluk” yolunda ilerledik durmadan... Her şeyin bir sonu vardı ama her son aslında yeni bir başlangıçtı...

Bunu bilerek ve isteyerek ilerledik yaşam yolunda; bilinmeyen kadim zamanlardan şu ana dek...

Dünyanın yuvarlaklığı bile kabul edilmezken, sevdalar ülkeleri kurduk gönüllerimizde... Ve unutulmaz aşklarla yürüdük yaşam yollarında...

Aşka düştüğümüz anlarda, kah avuttuk kendimizi bin bir teselliyle, kah vurduk yollara bin bir ızdırabla...

En üzüldüğümüz anlarda bile “Aşk olsun, ” dedik, kırgın yüreklerimizle, kıran yüreklere...

Sonunda da hep aşk oldu, çünkü özde, tümümüz, Yaradan’ın aşkından var olduk...

Aşkı, evirip çevirip kah egolarımıza teslim ettik, kah Yaradan’a atfettik...

Yunus, pervanelere döndü, Yaradan’ın aşkı için ve bu aşkla birlikte, sonsuzluktaki ölümsüzlüğü kavradı;

Bu dünya ol ahiretten içeri

Aşıkın yeri var kimseler bilmez

Yunus öldü diye sela verirler

Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.

Mevlana, daima ışığa doğru döndü; döne döne ışıkta yok olmak için... Ve hissettiği büyük aşkı şöyle anlattı;

Aşk Geldi ,

Damarımda,

Derimde Kan kesildi .

Beni kendimden aldı,

Sevgiyle doldurdu.

Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ötesi hep 0...” Ardından ekledi; “Bizim Peygamberlerimizin yolu aşk yoludur. Biz aşk çocuklarıyız...”

Nazım Hikmet, Piraye’de buldu sonsuz aşkı... Hücresinin duvarları arasında, şiirler yazdı aşkına.... Piraye, kimbilir, o hücreye kaç kez, Nazım’ın hayallerinden yürüyerek konuk oldu ve o ziyaretlerden birinde şu dizeler hayat buldu;

Hoş geldin kadınım,

Ayağını bastın odama

40 yıllık beton, çayır çimen şimdi,

Hoş geldin kadınım

Hoş geldin.

Güldün,

Güller açıldı

Penceremin demirlerinde

Ağladın,

Avuçlarıma döküldü inciler

Gönlüm gibi zengin,

Hürriyet gibi aydınlık oldu odam

Hoş geldin kadınım,

Hoş geldin...

Ve Goethe,

Bizler nereden doğduk?
Aşktan.
Nasıl yok olur gideriz?
Aşksız.
Kendimizi aşmanın çaresi nedir?
Aşk.
İnsan aşkı bulabilir mi?
Aşk yoluyla.
Uzun zaman ağlatmayan nedir?
Aşk.
Bizi hep ne bağlamalı?
Aşk.

Kendini aşka adayan, sevdiği tüm kadınları şiirlerinde ölümsüzleştiren, ardından onları terk eden ve tüm sevdiklerinin ölümünü görecek kadar çok yaşayan Goethe... 74 yaşında buldu gerçek aşkını... Aşkı Ulrike, 17 yaşındaydı... O’nun uğruna hastalığını unutup, gezilere, danslara gitti; gençlik günlerinde olduğunca gözleri parıldadı... O’nunla, 74 yaşında, aşkın getirdiği gençliği yaşadı... Ama, güzeller güzeli Ulrike red edince evlenme teklifini, ilk kez terk edilişin acısını tattı. Ve bu terk ediliş sonu oldu... Son şiiri bir ağıttı aşkına; Marienbad Elerjisi, diğer adıyla Marienbad Ağıtı...

Ağıtının, son dörtlüğünde, gözyaşları gizliydi şairin ve yaşadığı aşktan anladığını şöyle anlatıyordu;

Tanrı'nın verdiği huzuru bu evrende
Akıldan çok mutluluk veren - okuduğumuza göre -
Karşılaştırıyorum aşkın huzuruyla,
Sonsuzca sevdiğin yanındaysa bu dünyada
Gönül rahatlar, bozamaz hiçbir şey o derinde
Duran anlamı, o anlam ait olmaktır sevdiğine...

Yıllar boyu gerçek aşkı aradık durduk... En gerçek sandıklarımız avuçlarımızda bir tutam kül oldu. Ve sonra o küllerden nice yeni aşklar doğdu. Çünkü her aşkın bir misyonu ve her aşktan alınacak nice dersler vardı.

Aşkta, aşkı aradık... Yaradan bizi aşktan var ederken, baktığımız her yerde o aşktan izler gördük... Ama çoğunlukla anlayamadık; bizi aşkıyla var eden Yaradan’dan gelirdi, bizde varlık bulan her aşk...

Bizlerse, en büyük aşklarımıza, nedenini bilmeksizin en derin acıları verdik. Ve her aşkın sonunda, Aragon’un, O’nu, “aşka aşık şair” haline getiren, Elsa’sına duyduğu aşkın ardından vardığı sonuca ulaştık;

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman

Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini

Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi

Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi

Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an

Mutlu aşk yoktur...

Belki “Cennet Bahçesi Miti”nde anlatılan, kovuluşun, hala içimizde yaşayan, o derin korkusuydu, bizi aşkımıza karşı acımasızlaştıran. O, unutulduğu sanılan ama her daim hatırlanan, kadim zaman korkuları ve bizde yarattığı sadomazoşist eğilimler... Acı verirken acı çekmeyi aşk sandık nesiller boyu...

Goethe, gençlik aşkı, Chorlotte Von Stein’e duyduğu aşkta yaşadı belki de ilk kez, aşk acısını...

Chorlotte, Baron Von Stein’in karısıydı... Üç çocuklu, fazla güzel olmayan bir kadındı... Ama entelektüel ve Goethe’deki dahiliğini anlayan tavrı, Goethe’nin, O’na tutkulu bir aşk duymasına yetmişti ve bir mektubunda Chorlotte’a şöyle seslenmişti;

Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek, ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, ama her şeyi olduk...”

Acı arketiplerinin en yükseldiği zamanlardan birinde, Haçlı Seferleri sırasında; aşka karşı uygulandı işkenceler... Kişilerin ağızlarından, aşklarıyla ve ahlak dışı kabul edilen yaşam deneyimleri ile ilgili itirafları almak için, haç sancağının altında erkeklere ve kadınlara, vahşet ölçülerinde seksüel işkenceler uygulandı. Aşkı yaşayanlar, ahlaksız sayıldıkları için, sakat bırakıldılar, aşksızların vahşi bakan gözleri ve taşlaşmış kalpleri önünde... Eza edenler, hiç utanmadılar ve üzülmediler acı verirken. Çünkü, Yunus’un dediği gibi;

Aşk olmayan gönül

Misal-i taşa benzer’di...

Roma’da M.S. 270 yılında, Roma kralı Claudius tarafından yasaklandı aşk. Özellikle de, Hıristiyanlarla yaşanan aşklar...

Oysaki, aşkı, Tanrı verirdi yüreklere ve istese de, o hükmü bozamazdı bir hükümdar bile. Claudius’da bozamadı bu hükmü. Bu yasağın ardından St. Valantine efsanesi çıktı ortaya... Valantine, günümüzde hükümdarca öldürüldüğü gün, “Sevgililer Günü” olarak kutlanan aziz olarak varlık buldu yaşamlarımızda. O’nun, hapiste geçen günlerinde, gardiyanının kız kardeşi Julia ile yaşadığı aşk ise, başka bir efsane olarak anlatıldı dilden dile...

Valantine, gözleri görmeyen Julia ile tutsak edildiği hücresinde buluştuğu zamanlarda, Julia’ya, Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı'ya yönelmeyi öğretirdi. Julia, dünyayı Valantine'nin anlattıklarıyla görürdü. O’nun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulurdu.

Efsaneye göre, birlikte dua ettikleri bir gün, Julia’nın gözleri görmeye başladı.

“Valantine ve Julia” mitindeki ana tema, her türlü zorluğu aşan aşkın gücü ve aynı anda, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleşimidir.

Peki ya, aşkı yasaklayan zorba diktatör Claudius’un, adının aşkla ölümsüzleşmesine ne demeli? Aşkı yasakladığı zaman, acaba hiç aklına gelir miydi, adının aşk nedeniyle ölümsüzleşeceği?... Evrenin kozmik şakalarından biri daha... Ve göze çarpan aşkın, trajikomikliği...

Claudius’un, aşkı yasaklarken, acaba, gerçekte korktuğu neydi? Siyasi nedenlerin ötesinde, belki de aşktan bizzat korkuyordu. Çünkü aşk, kimi zaman, bir hastalık gibi kemirirdi bedenlerimizi. Tanrısal gerçekliğe ulaşmadan yaşanan aşklarda hep yalnızlık vardı çünkü...

Genellikle, Yaradan aşkını, hep en sona saklayıp, hatta bir çoğumuz aklımıza bile getirmeden, aşkları hep bedenlerde ve duygularda arayıp durduk... Oysaki aşk, yalnızca bedende olursa sex’ti, duyguda olursa hoş bir nidaydı ama ruhta olursa, işte o zaman gerçek aşktı...

Ruhuna ermeden, ruhunun aşkını hissetmek ve onu bulmak da hiç kolay değildi. Bulduğunda ise, onu yaşamak genellikle cesaret isterdi. Çünkü o, en olmadık zamanlarda ve en olmadık biçimlerde çalardı kapıyı...

Aşk, kutsal bir sel gibi akardı. Biz kapıları kapatmak istedikçe o, kapıları hırçın dalgalarıyla açar, bizi sürükleyerek çeker alırdı saklandığımız köşelerden... Aşk, Yaradan’ın buyruğuydu ve bu buyruktan kaçacak, saklanacak hiçbir yer yoktu...

Aşkı, dilin söylemese de gözlerin söylerdi, gözlerini sustursan enerjin akar giderdi... Yayılan enerjiyi saklamak için ise, hiçbir güç yetmezdi...

Hele bir de, ruh aşkınsa karşındaki, Yaradan’ın buyruğuna karşı gelmek için yürekli olmak bile kafi gelmezdi.

“Ruh aşkı”... Peki, o neydi ? Evrene, sordum nasıl bir şeydir diye? Ve aktı geldi cümleler;

Çağlar boyu seslenişlerle gelen bir düş gibi,

Peşim sıra yürümektesin, neden?

Ben bıksam da,

Hep izimi sürmektesin, neden?

Haykırsam da yüzüne ve en acımasız sözleri sarf etsem de ardından,

Yine bana gelmektesin, neden?

“Git”ten anlamaz zihnime vuran sessiz düşüncelerin,

Ve “Gel”den anlamaz duygudan uzak düşlerin...

Sonsuzluk kadar uzak,

Son kadar yakın,

Ve bitmeyen bir karmaşada dingin,

Sen öyle dururken,

Ben sana bakıp

Kızıyorum bazen...

Ama bazen anlıyorum olanları; “neden”ini ve “niçin”ini

Duyuyorum sessizliğindeki çığlığı...

Acın, acım gibi,

Düşüncen, düşüncelerim,

Neşen, bazen kulağımda çınlayan gülüşün...

“Kimsin sen?” diye sormuyorum hiç sana

Çünkü biliyorum,

Ruh aşkımsın sen,

Sabır, acı, mutluluk ve hasretle

Gelen...

Ruh aşkında, her şey ne zaman başlardı? Bilinmeyen zamanların birinde mi? Kim bilir belki de, bilmediğimiz boyutlarda, halen yaşanmakta olan o kadim zamanlardan birinde başlamıştır her şey... Belki de bedensiz bir varlıktan yansıyan bir izdüşümdür, “ruh aşkım” dediğin varlığın bedeninde gördüğün...

İçimdeki, karmaşık cümlelerin mimarı der ki;

Her şey bir gizem.

Karmaşa gibi görünen aslında, sendeki sen
Ve sendeki karmaşa, en yalın, en kısa ama en güçlü

gizem...

Ruh aşkı, ruh eşi, karmik aşk, ruh ikizi galiba bunların tümü, zaman zaman zihnimizde birbirine karışıyor. Tüm bunlara, bir de fiziksel formlarda yaşadıklarımız eklenince kimi zaman, aşk, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ve bizler ne yaşadığımızı bilmeksizin boğuluyoruz yaşadığımız aşklarda...

Özdemir Asaf, aşkın karmaşıklığını şöyle anlatıyor;

Aşka gönül ile düşersen yanarsın.

Zeka ile düşersen kavrulursun.

Akıl ile düşersen çıldırırsın.

Duygu ile düşersen gülünç olursun.

Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.

Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç...

Aslında fiziksel ve fizik ötesi formlarda yaşadığımız her aşk, Yaradan’ın aşkına ulaşmak için sihirli bir anahtar... Yaşadığımız, her aşkta, O’ndan bir parçayı daha keşfediyor, O’na ait bir gerçeği daha öğreniyoruz...

Kimi zaman, aşkı yaşarken, aşık olduğumuz kişide kendimizi görüyoruz. Günümüzde, metafiziksel açıdan kabul edilebilir bir görüşle; kimimiz, “ruh aşkımız” dediğimiz insanlarla, aynı üst benliği paylaşıyoruz. Yani ruh, dünyevi yaşamı ve ilahi aşkı kendini farklı biçimlerde, yine kendisiyle karşılaştırarak deneyimlemeyi tercih edebiliyor.

Özdemir Asaf ise, sanki bunu anlatmak istercesine şöyle diyor şiirinde;

Her seven

Sevilenin boy aynasıdır.

Sevmek

Sevilenin o aynaya bakmasıdır.

Anlaşılan o ki, aşk, bizde daha derinlerde tezahür ettikçe, biz de daha üst boyutlardaki bilgilere ve bizlere ulaşıyoruz. Yani yükseliyoruz...

Son zamanlarda, ruh aşkından başka bir deyim daha çok işitiliyor, “ruh eşi”... Birbirine aşık, neredeyse her çiftin dilinde şu cümle var, “Ruh eşimi buldum.”

Gerçekte nedir ruh eşi? Onu bulmak bu kadar kolay mıdır? Her aşk ondan izler mi taşır?

Ezoterik felsefeye göre, insan 7 ayrı bedenini de aynı insanla eşleştiremediği müddetçe asla ruh eşine ulaşamaz.

Günümüzde bizler, genellikle, ilk üç bedenimizle yani; fiziksel, sezgisel ve duygusal bedenlerimizle eşleşme eğilimindeyizdir. Oysaki ruh eşi konusunda önemli olan, 7 ayrı bedenin de, bir uyum ve birleşme içerisinde olmasıdır. Ruh eşine ulaşana dek yaşanan birleşme şu 7 planda gerçekleşir;

Birinci planda, fiziksel çekim oluşur.

İkinci planda, eşler arasında, arzular karşılıklı olarak ortaya çıkar.

Üçüncü plan, heyecanların duygudaşlığına bağlıdır.

Dördüncü planda, ortak konularla ilgili

bilinç ve ilgi gereklidir.

Beşinci planda, entelektüel duygudaşlık,

Altıncı planda ise, karşılıklı spritüel idealler gerekir.

İdeal birliktelik ise, yedinci planda oluşur. Çünkü bu plan, eşlerin birbirlerinin üst benlikleriyle de eşleştikleri plandır.

Eş ruh kavramında, 6. plana kadar olan planlarda, bazı planlardaki eşleşmeler, benzerlikler sayesinde, bazılarında ise, zıtlıklar şeklinde oluşur.

Altıncı planda ise, durum değişir. Çünkü 6. plandaki, eşleşme tamamen ışın rengine bağlıdır. Benzer spritüel türde olanlar, kendilerine benzeyen ruhlarla eşleşirler.

7. Plan ise en önemli plandır. Ruhların farklı yaşamlarda birbirini yeniden bulmalarını sağlayan, bağ 7. Planda kurulur. Bu birliktelik, eşleri saf ruh düzeyine doğru yükseltir. İki ruh arasında yaşanan bu kutsal aşk, tüm sınırlamaların ötesine geçer ve evreni yarattıkları birliğe doğru çeker. Bu çekim tam olarak gerçekleştiğinde ise, ruh eşleri, Işığa doğru geçerler. Bu aşamadan sonra kurulan bağ ölümle bile sona ermez.

Peki, ruh eşi bulunduğunda, dünyevi şartlar uygun değilse ne yapılmalı? Mesela eşler dünyevi planda başka insanlarla evlilerse, nasıl bir davranış biçimi izlenmeli?

Ezoterisyenlerin bu konuda inandıkları düşünce; dünyevi kuralları çiğnememek. Şöyle diyorlar; “Masum birini güç duruma sokmak, acı duymasını sağlamak, aydınlanma yolunun bir parçası değildir. Bu nedenle ruh eşinizi bulduğunuzda, eğer içinde bulunduğunuz durum uygun değilse, birliktelikten vazgeçmelisiniz. Çünkü, sonsuz birlikteliğinizde, dünyada yaşamakta olduğunuz hayat, çok kısa bir süreyi kapsar. Bunu düşünerek, gelecek yaşamlarınızda, karma yaratacak borçlar altına girmemek için özveri göstermeli ve bu birliktelikten vazgeçmelisiniz.”

Ben bu açıklamada da yine, “acı” unsurunu sezinliyorum. Sadomazoşist arketip yine iş başında... Ve o, hemen tümümüzün ruhuna işlemiş ve bizden habersiz tümümüzü acıdan acıya sürüklüyor... Tabii ki, masum insanlara acı verilmemeli ve tabii ki, bazı değerler korunmalı ama tümümüz artık şu “acı” kavramıyla baş etmeyi de öğrenmek zorundayız.

İnsanların çağlar boyu, Yaradan’ın aşkına ulaşmak için acı arketiplerini kullandıkları bilinen bir gerçek. Bu erketiplerin en bilineni ise “Cennet Bahçesi Miti”...

Binlerce yıldır, acı yoluyla, acıdan kurtuluşa yöneliyoruz. Yakın çağın bu konudaki sembol ismi, Marquis De Sade’ın döneminde, bu sadomazoşist arketipe, “Sefihlik Felsesi” adı veriliyordu. Bu felsefenin öğretisi ise şöyle açıklanıyordu:

“Kişi, özgür ve bağımsız olmak için, mutlaka acı çekmelidir.”

Bu düşünce tarzı doğrultusunda, özellikle Orta Çağ’da, inzivaya çekilmiş bazı Hıristiyanların günahlarından arınmak için kendilerini dövme ve kırbaçlama uygulamaları ortaya çıktı. Bu davranış biçimi, halen İslam dünyasındaki bazı mezhepler tarafından da uygulanmaktadır.

Yaradan’a ulaşmak için acıya yönelik eylemlere, sadece tek tanrılı dinlerde rastlanmaz. Geçmiş zamanlarda, Amerikan Kızılderili kabilelerindeki, ”Güneş Dansı” uygulamalarında, güneş dansçısının daha derin vizyonları alabilmesi için, dansçının meme uçlarına metal parçaları takılırdı. Bu metal parçalarına takılan iplerle dansçı kendini direğe asardı. Dansçının çektiği bu fiziksel acıyla, Tanrılar aleminden daha fazla bilgiyi alabileceğine inanılırdı.

Ruh ve beden, çağlar boyu hep çarpışıp durdu. Bedenin çektiği acılarla, ruhun güçlendiğine ve yüceldiğine inanıldı. Genetik hafızalarımıza, vücutla ifade edilenin günah, aşksal duyguların ise, ayıp olduğu kodlanıp durdu. Tüm ayıp ve günahlarımızdan kurtuluşumuzun yolu olarak ise, “acı” gösterildi. Bu uğurda, ritüellerle karşılaştık; yasaklara, baskılara boyun eğip durduk.


Binlerce yıldır, bilinçaltı bir eğilimle, acı veriyoruz ve acı çekiyoruz... Bilinçsizce de olsa, sadomazoşizmi, üst ruh düzeylerine ulaşabilmek için kullanıyoruz.

Peki ruhsal gelişim için gerçekten acı şart mı? Aşkı bile acıya dönüştürmek bir marifet mi?

Bence artık değil... An, yenilenme anı... Hz. İsa’nın, bizlerin günahlarının kefaretini ödemek için, acı çektiği günler geride kaldı... Zaman şimdi, yeni bir forma akıyor...

An, acı çekmeden ve yargılamadan, bilgiyle, bilgelikle, Yaradan’dan geleni kabullenme; her formdaki aşkı, Yaradan’ın aşkına ulaşmak için kullanma; aşkta, sevgiyle bir olma anı...

An, hakikate ermek için, yaşanan acı dolu aşkları, mahşer ateşinde eritme; yenilenen enerjimiz ve titreşimi yükseltilen bedenlerimizle aşkı, huzurla, mutlulukla yaşama; Yaradan’ın sunduğu aşklara akarak, her aşkta biraz daha arınarak, Yaradan aşkına erme anı...

An, acı veren aşklar için, Aşk-ı kıyamet zamanı...

Işığın aşkıyla kalın...

Özlem Süyev şiirleri: http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?sair=45996

Özlem Süyev Anne Dayanışma Evi: http://adevi.sitemynet.com/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 67
Toplam yorum
: 19
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 680
Kayıt tarihi
: 18.07.09
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo- Televizyon Bölümü'nü bitirdi. 1987 yılından bu yan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster