Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ekim '07

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
1650
 

Aşk ağabeyimin, mektuplar benim

Aşk ağabeyimin, mektuplar benim
 

İlkokul dörtte başladım aşk mektupları yazmaya. Bir sevgilim yoktu ama yazıyordum. Hem aşk mektupları benim ekmek teknemdi, geçim kapımdı.

Yazardım, parasını da peşin peşin alırdım. Para almazsam kalem oynatmazdım. İşine gelirse yazdırır işine gelmezse yazdırmaz, keyfi bilir, gitsin başkasına yazdırsın, yazdırabiliyorsa.

Kimse benim gibi damardan giren mektuplar yazamaz ki, hem ben sır tutarım, kimseye bir şey söylemem. Ver paramı, al mektubunu. Mis gibi buram buram aşk kokan mektuplar, uçurur adamı, uçurur da yaban ellere atar fırtına gibi…

Yukarıdaki satırları okuyunca benim aşk mektubu yazıp, sattığımı falan düşündünüz değil mi? Hayır öyle bir şey yok. Yazarsam kendi sevgilime yazarım, bunun dışında kimse için tek satır yazmam. Aşk kutsaldır ve aşık insan sadece kendi sevdiğine yazmalıdır, kalbindeki duygularını anlatan sözcükleri.

Ama ben aşk mektuplarıyla daha ilkokulda tanıştım…

Biz aynı anne babadan doğan yedi kardeşiz. Bir de babamız aynı olan en büyük ağabeyimiz vardı ama onu kırklı yaşlarda kaybettik. Yedi kardeşin ilki ve son çocuğu erkek. İki de kız var arada. Ben kazan dibiyim. İlk çocuk yani en büyük ağabeyim ne kadar şımarık, söz dinlemez, başına buyruksa, ben de onun tam tersiydim.

Bu ağabeyim kendisinden küçük iki ağabeyimle birlikte lokanta çalıştırıyordu. Kendisi otuz yaşlarında, ötekiler de ikişer yaş küçük ondan.

Lokanta da lokanta ama. Şehrin en merkezi yerinde, süper çalışıyor. Para musluktan akar gibi akıyor kasaya.

Yakışıklı bir adamdı ağabeyim. Parası da var. Kendine güveniyor da. Takmıyor kimseyi. Annem, babam, dayılarım, ağabeylerim hepsi karşı çıktı ama bu dinlemedi, o kara kuru kızı lokantaya aldı. Kız kasada oturup, müşteri hesaplarını alıyor, arada bir de müziği değiştiriyordu.

Annem, “İçki satılan yerde kadının ne işi var, çıkart onu, başınızı derde sokar” dedi ama dinletemedi ağabeyime.

Yirmi, yirmi beş yaşlarındaki kız işini yaparken, bizim aklı havadaki ağabeyin de aklına girdiği gibi kalbine de girdi.

Ve adam hem güzel, güzel olduğu kadar da hanım bir kız olan nişanlısından ayrıldı onun yüzünden. Ama dedikodu da aldı yürüdü. Sonunda kız çekip gitti, hem de Almanya’ya, işçi olarak .

O zamanlar bir furya vardı Almanya’ya. İpini koparan gidiyordu. Lokantanın yanındaki İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önünde kuyruk oluşuyordu, Almanya’ya gitmek isteyenler yüzünden.

Bu kız da, kuyruktan etkilenmiş olacak ki adını yazdırdı, bir süre sonra da işçi olarak gitti. Hatta sadece kız değil, üç ağabeyim, bir de ablam da adını listeye yazdırmış Almanya’ya gitmek için. Ayrıca üst komşumuzun iki kızı da.

İnsanlar memleketi terk ediyor, akın akın gidiyor. Neyse ki annem engel oldu da aileden kimse gitmedi. Bir kasiyer kız, bir de komşunun iki kızından biri gitti.

Kız gitti ama bizim oğlanın aklınıda beraberinde götürdü. Ve kabak benim başıma patladı. Nasıl mı? Kız gittikten sonra bizim lokantada sadece Almanya şarkıları çalınmaya başladı. Taş plaklar kullanılmaktan eskiyor, yenileri alınıyordu ama şarkılar aynıydı. Hep 'Almanya sevdiğimi geri ver'i söylüyordu şarkıcılar..

Kızın gidişiyle, bizim ailede ve lokantada huzursuzluklar başladı. Ağabeyim hep annemi, babamı, kardeşlerini suçluyordu. Kavgalar yaşanıyordu aralarında. Ben en küçük olduğum için kimsenin gözü beni görmüyordu. Arada kaynıyordum.

İlkokul dörde gidiyordum. Lokantada komilik, yapıyor, müşterilerin sigara gibi siparişlerini alıyor, harçlığımı çıkarıyordum.

Bir gün ağabeyim beni yanına çağırdı, “Git kırtasiyeden bir zarfla, bir de mektup kağıdı al, karşıdaki kahvede beni bekle” dedi.

Kağıdı, zarfı aldım, kahvenin en dip köşesine gidip oturdum. Biraz sonra kendisi de geldi. Elinde bir zarfla, kalem vardı. Kalemi masanın üzerine bıraktı, karşıma oturup elindeki zarftan çıkardığı mektubu bana uzattı, “oku şunu” dedi.

Şaşırdım, ağabeyimin o güne kadar hiç yapmadığı bir şeydi. Beni karşısına alıp konuşmak şöyle dursun, adam yerine koyup da ‘nasılsın?’ demeyen biri, benimle kahvede karşılıklı oturmuş, konuşuyor.

Mektubu aldım, okuyorum, o da duysun diye yüksek sesle okuyunca, “İçinden oku oğlum, ben okudum, zaten“ dedi.

Allah Allah, kendisi okuduysa bana ne yani, mektuptan? Okumaya devam ettim mektubu, ama bu kez içimden.

“Canım sevgilim. Seni çok özledim. Buraya geldiğimden beri günler hiç geçmiyor. Sensiz ne yapacağım burada? Keşke gelmeseydim…. Falan filan. Anladım ki mektup ağabeyimin Almanyalı yarinden gelmiş.

Mektup bitti, ağabeyim kalemi önüme itip, “yaz” dedi.

Hıımmmm! Adam bana, sevgilisine mektup yazdıracak, anladım. Kendi yazmıyor, daha doğrusu yazamıyor. Çünkü hiç okula gitmemiş. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenmiş ama yazısı çok kötü, sadece müşterilerin yediği içtiği şeylerin yazılı olduğu hesap pusulalarını yazabiliyor, onu da okuyabilmek çok zor.

O söylüyor, ben yazıyorum;

“Hatçem, ben de seni çok özledim. Keşke gitmeseydin. Ama en kısa zamanda bende yanına geleceğim. Burada sensiz yapamıyorum…”

Kızın adı başkaydı ama o, ona ‘Hatçem’ diye hitap ediyordu.

Mektup bitti, zarfın üzerine Almanya adresini de yazdım, yapıştırdım. Kalktık, elime o zamanın parasıyla iki buçuk lira verdi,

“Git postaneye at” dedi.

Mektup pulu iki buçuk lira. Postane de yakın değil, şehrin öteki ucunda. Yaya gideceğim. Giderken,

“Mektubu postaneye at, çöpe atıp da, parayı da cebe atma, tamam mı, yoksa kafanı kırarım” diyerek, uyardı. Sanki ben öyle biriyim de. Çocuğum ya güvenmiyor işte.

“Tamam” dedim, mektubu postaya atıp, geri geldim.

“Attın mı?” diye sordu,

“Attım” dedim.

“İyi o zaman işine devam et, kimseye de söyleme” dedi.

O günden sonra mektuplar gelip, gitmeye başladı. Bazen kendi başımda bekliyor, söylediklerini aynen yazdırıyor, bazen de kızdan gelen mektubu bana verip, okuduktan sonra ona göre uygun cevaplar yazmamı istiyordu.

Ben öğrenmiştim artık işimi, yazılanlar genelde aynıydı. “Seviyorum, çok özledim, yanına geleceğim, biraz daha bekle, falan fişmekan..”

Ağabeyimin mektupçubaşı olup çıkmıştım. Ama hem lokantada çalışıyor, hem mektuplarını yazıp, postalıyorum ama o nankörlük edip, benim paramın üstüne yatıyor, ya da bölük parça veriyordu.

Bir gün yine kızdan gelen mektubu verdi, kağıt ve zarf parasını da avucuma koydu,

“Git kahvede cevap yaz, ben geliyorum” dedi.

İstemeye istemeye aldım parayı, kırtasiyeden kağıt ve zarf aldıktan sonra da kahveye gittim, oturdum. Her zamanki köşe masadaydım.

Yarım saat kadar sonra kendisi geldi. Oturdu karşıma, baktı,

“Hani lan, bir şey yazmamışsın”, dedi, kağıdı boş görünce.

“Yazmadım, yazmayacağım da” dedim.

Normal zamanda böyle diklensem hayatımı kaydırır ama şimdi el mahkum. Ben olmazsam mektubu yazacak kimse yok. Adamın içi yanıyor zaten. Kız gideli aylar olmuş, aileyle arası açılmış, bir yere sığmıyor. Diken üstünde.

Gözlerinden ateş saçarak baktı,

“Ne demek lan, yazmayacağım.”

“Ne demekse o demek. İçimden yazmak gelmiyor.”

“İçinden yazmak gelmiyor mu?”

“Evet, gelmiyor.”

“Niyeymiş o?”

“Niye olacak, tam iki haftadır paramı vermiyorsun. Para yoksa mektup da yok.”

Pis pis sırıttı.

“Haaaa! Anladım. Sen para istiyorsun.

“Para değil, paramı istiyorum” dedim, gayet ciddi bir şekilde. Vermezsen kesinlikle yazmam.”

Dediğimi yapardım. O da biliyordu bunu. Çünkü çocukken çok inattım, derimi yüzse ‘yapmayacağım’ dediğim bir şeyi yaptıramazdı bana.

Baktı, iş inada biniyor, o gün yazmazsam, bir daha hiç yazmazdım zaten. Kafama koymuştum paramı alacaktım. Zaten kaç gündür okula harçlıksız gidiyordum.

“Ne kadar?” dedi, gönülsüz bir ses tonuyla.

“İki haftadır vermiyorsun, hesapla” dedim. “Ayrıca bundan sonra mektup başına iki buçuk lira istiyorum. Bir de postalamak için o kadar yolu yürüyorum, onun için de iki buçuk isterim. Avans olarak da on mektup parası. Verdin verdin, vermiyorsan, ben eve gidiyorum, zaten yarın sınavım var, ders çalışacağım.”

Derin bir soluk aldı, ensesini falan ovdu, sinirlenmiş belli ama elime düşmüş, kurtulamaz. Ya verecek ya verecek..

“Tamam, istediğini vereceğim. Sen mektubu yaz, ben parayı getireyim” dedi.

İnanmam ki. Adamın cebinde para dolu. Verecek olsa çıkarır verir.

“Kusura bakma, vermeden kalem oynatmam” dedim.

Bunları söylediğime bende şaşıyordum ama artık canıma tak etmişti. Yarım gün okula gidiyorum, okuldan çıkınca hemen formamı çıkarıp, lokantaya koşuyorum, akşam geç vakitlere kadar çalışıp, sonra eve dönüp, ders yapıyorum, bir tane zayıfım yok, adam paramı vermiyor.

“Ben gidiyorum” dedim, kalktım masadan. Yazmamaya kesin kararlıyım.

Elini cebine soktu, bir tomar para çıkardı, birkaç tane önüme attı,

“Şimdi al bunları, mektubu at gel, üstünü tamamlayayım” dedi.

“Hayır” dedim, “Hayır, hayır.Tamamını vereceksin.”

El mi yaman, bey mi yaman görsün. Hem beni kötü emellerine alet ediyor, hem de paramın üstüne yatıyor.

Paramı son kuruşuna kadar aldım. Sonra mektubu yazıp, postaladım. Ama postaneden lokantaya dönmedim. Döner miyim? Bir bahane bulur, hayatımı kaydırır benim. Bir hafta kadar da hiç gözüne görünmedim. Bir hafta sonra okul çıkışı gittiğimde, beni görünce,

“Gel buraya” dedi.

Kasada oturuyordu. Gittim, önüme Almanya’dan gelen mektubu attı, üstüne biraz para koydu.

“Al bunları, mektubu yaz, götür postaya at, gözüme de görünme” dedi.

On lira vermişti. Kağıt, zarf parası, yazma, pul ve postalama ücreti. Yani tam benim istediğim kadar.

O günden sonra mektup yazma işi al gülüm, ver gülüm yürüdü. Ben işimin profesyoneli olmuştum. Aşk mektuplarının altını üstünü yanlarını kalplerle süslüyor, canımlı cicimli ağdalı sözleri aralara sıkıştırıyor, postalıyordum. Bazen kontrol bile etmiyordu.

Ama kızdan gelen mektuplar eskisi gibi değildi artık. Yana yakıla ağabeyimi oraya çağırıyordu,

“Ya sen gel, ya da ben dönüyorum” diyordu.

Şimdi düşünüyordum, ağabeyim çekip gitse, lokanta kapanacak, ailenin tüm geçimi oradan, öteki ağabeylerim de lokantadan hayatlarını kazanıyor. Hele benim, ekmek teknem. Hem lokantadan kazanıyorum, hem mektuplardan. Ablamın üzerine de bir bankada hesap açtırmışım, kötü günler için birikim yapıyorum.

Bir yıl kadar sürdü mektuplaşmaları. Ağabeyimin yazdırdıklarından, kızdan gelen mektuplardan anladım ki sonumuz yakın.

Ve bir gün çekti gitti adam, Almanya’ya. Her şeyi öyle yüzüstü bıraktı. Lokantayı başkasına devrettiler. Öteki iki ağabeyimden biri meslek değiştirdi, diğeri başka bir lokantada iş buldu. Ailemizin düzeni bozulmuştu.

Benim mektupçuluğum da bitmişti. Annem, kıza beddua üstüne beddua ediyordu, oğlunun başını yaktığı, ailenin düzenini bozduğu için.

Bir ay kadar sonra ağabeyim, kızı da alıp, döndü Almanya’dan. Evlendiler. Düğün müğün yapmadı, bir nikah iş tamam.

Ama uzun sürmedi, iki yıl falan sonra boşandılar. Ne aşk kalmıştı aralarında, ne aşk mektupları.

Zaten aşk ağabeyimin, mektuplar benimdi. Benim yazdığım sihirli sözcükler, aşklarını uzak mesafede bile olsa ayakta tutmuştu.

Mektup bitti, aşk da bitti……

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Okudum, düşündüm. Sevgili abiniz neden kızı gönderdi Almanya'ya, zaten lokanta iyi kazanıyormuş...Bir de kalkmış ardından Almanya'ya gitmiş. İşte kader burda baş gösteriyor sanırım. Yzınzıdn anladığım kadarıyla kelimelriniz ta o yaşlarda bile güzelmiş.. Aşk mektupları yazan bir çocuk...:)

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 19.10.2007 17:09
 

yazınızı çok beğendim.ama keşke sonu öyle hüzünlü olmamış olsaydı.işte ne yaparsın gönül isterki böyle bi şeyin ardında mutlu bir beraberlik olsun ama olmamış.ama eğer abiniz yazmış olsaydı inanıyorumki bu daha güzel olurdu.yani insanın nasıl yazdığından ziyade neler yazdığı ve nekadar samimi yazdığı önemlidir.eğer o gün evlendiyseler sizin içten yazdığınız mektuplar sayesinde olmuştur bu.Abiniz kendisi samimi duygularıyla yazısının kötü olduğunu düşünmeden yazmış olsaydı ozaman ilişkilerinin gidişatı belli olurdu.Belkide ozaman aralarından bir şeyler olmadan bitecekti yada bugün hala evli olacaklardı.her şeyin hayırlısı.ama bir şeylerin gidişatını değiştirmekte insanın elinde

yeşil su 
 14.10.2007 20:34
Cevap :
Sonuna kadar haklısınız. Aşk iki kişliliktir, ısmarlama mektuplarla paylaşım olmaz. Olur gibi olsada da, o aşk olmaz. saygılarımla  15.10.2007 0:49
 

bir solukta okudum. Anılara karı büyük bir ilgim var. Yaşanmışlıklar hoşuma gidiyor sanırım. Bir gün böyle bir tv programı bile yapmayı hayal ediyorum. Sıradan insanlar ve sıradışı hayatları İyi bayramlar...

karga 
 11.10.2007 12:28
Cevap :
Teşekkür ediyorum, bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım sevgilerle  11.10.2007 13:24
 

parayla aşk mektubu yazmak ha? e güzell :))) bir zamanlar ben de aşk şiirileri yazardım bir arkadaşıma ama para almazdım.. anlatırdı bana.. ben de ona göre yazardım.. güzel günlerdi. teşekkürler paylaşımınıza. selamlr.

sema öztürk 
 10.10.2007 9:25
Cevap :
Aslında benim aldığım daha çok çalışmamın karşılığıydı ama eksik verdiği için mektup parası olarak da tahsil ederdim, pintiden para koparmak ayrı bir zevk ama:))) saygılarımla Bayramınızı kutluyorum  10.10.2007 22:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 121
Toplam yorum
: 246
Toplam mesaj
: 75
Ort. okunma sayısı
: 1458
Kayıt tarihi
: 23.08.07
 
 

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü mezunuyum. 28 yıllık g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster