Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ocak '18

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
136
 

Aşk Değil Sanrı!

 Kendine yetebilmesi zordur insanın ama dünya, bazen onun etrafında dönmeye başlar… Arzın merkezi sanır kendini… Midede uçuşan kelebekler hisseder, yüzünde sürekli bir gülümseme... “Yeni bir hayat başladı” diye düşündürür bir şeyler nedensiz yere… Ömür boyu sürmese de herkesin her zaman yaşamak istediği yegâne duygu budur.

Arayış hiç bitmiyor… “Nerede, ne zaman, nasıl ve kim” soruları ile birlikte aşk, daima aklımızın bir yerinde. Kimimizde daha büyük, kimimizde daha küçük ya da kimimizde daha önde kimimizde daha arkada yer alan soru işaretleri ile yaşıyoruz. Arayış hiç bitmiyor, seçimler bazen doğru bazen yanlış oluyor.

Anlamlar yükleyip tanımlar yapıyoruz aşk için… Biz tanımladıkça o, “ben öyle değilim” diye tokatlayıp savuruyor düşüncelerimizi. Sığmıyor ele avuca ve de hiçbir tanıma. Su akıp yolunu bulacakken, ateşin içinden geçmek heyecan veriyor, daha çekici geliyor. Bunun mantığını, amacını kimse çözemiyor.

Aşkın Yegâne Amacı Üremek mi?

Aşkın, felsefe alanında da tartışılabilir bir konu olması gerektiğini savunan Alman filozof Arthur Schopenhauer, “aşkın amacı insanın gelecekteki varlığını sürdürme isteğidir. Birini bir kez daha görmek için bilinçli ve çok yoğun bir istek duyduğumuzda bunun nedeni, bilinçdışında bir gücün bizi üremeye ve bir sonraki kuşağı yaratmaya doğru itmesidir” diyor. Ona göre “bütün aşk hikâyelerinin gerçek sonu, ilgili taraflar bunun farkında olmasa da yaratılacak olan çocuktur.”

Schopenhauer’e göre aşk, mantığın düzenini ve bedenin biyolojisini bozuyor. Hayatımızı altüst edebilecek kadar sevmenin ya da böyle bir rızayı göstermenin bir mantığı var. İnsanlar, kendi zayıflıklarını, kusurlarını, farklılıklarını başka bir bireyi kullanarak düzeltmeye, yani dünyaya getirecekleri, kendilerini devam ettirebilecekleri çocuğun, aynı kusurları taşımasını önlemeye çalışıyor. Cesur korkağa, kısa uzuna, sarışın esmere, dağınık derli topluya, çalışkan tembele âşık olabiliyor bu yüzden.

Fransız yazar Andre Gide ise cinselliğin ve aşkın tek amacının üreme olmadığını savunuyor. Ömür boyunca binlerce kez sevişen insanın bunların hepsini üremek için yaptığını söylemek ona mantıklı gelmiyor. Schopenhauer’in tezini çürütmese de bu tez de pek çok filozof ve biliminsanını etkiledi. Gide, burada bir kavramı daha ortaya çıkarıp derinlik kazandırıyor. Haz… Haz, insanın karmaşık duygu dünyasını, karmaşık davranış dünyasına çeviren bir güdü. Mantığın yanına mantığı zorlamak ya da karıştırmak için eklenmiş bir şey…

Kıldan İnce Bir Çizginin Diğer Tarafına Geçmek

Yüzyıllardır romanlar, öyküler yazıldı, hâlâ da yazılıyor aşk üzerine… Adını kim koydu, ne zaman koydu bilmiyoruz ama bu bir kelime bin bir hece duygunun peşinden onu anlamak, bulmak için koşup duruyoruz. Yazarların şairlerin eserleri, filozofların cümleleri birbiri ile çarpışıp duruyor. Filozofların biri “büyük insanlar aşkla değil, büyük işlerle uğraşır” derken bir başkası “seven insan akıllıdır” diyor. Aşk, kıldan ince bir çizginin diğer tarafında duruyor. Bu çizgiyi geçebilenler karşı tarafı anlatamıyor çünkü çizginin diğer tarafı anlatılmayan, konuşulmayan sadece yaşanılan bir yer. Bu tarafa geçildiğindeyse başka bir dille konuşulduğu için anlatılsa da anlaşılamayan bir şey oluyor.

Tutkulu Aşk

Çeşitli şekillerde sınıflandırmaya çalışıldı aşk… Platonik aşk, tutkulu aşk, hercai aşk… Bunların hangisi nasıl gerçekleşir, neye yarar bilinmez ama galiba en tehlikelisi tutkulu aşk. Tutkulu aşk, dikkatli olunmaz ipler elden bırakılırsa iki tarafa da felaket getirebilir çünkü anlamı hep kendinden vermektir. Zevk, ihtiras, güçlü duygular tutkulu aşkın bileşenleri. Üçü bir araya gelince sarsılmadan ayakta durmak gerçekten zor.

Taraflar birbirine ne kadar uyuyorsa tutku da o derecede büyüktür. Buna karşın tutku, tek taraflı ise ya da taraflardan birinde daha fazla ise işler karışabilir. Tutkulu bir aşkta en net görebileceğiniz şey sonsuza dek birleşme arzusu. Sahip olma, onun sadece size ait olması arzusu bir yandan da ruh sağlığını tehdit ediyor. Endişe ve huzursuzluk aşkın önüne geçmeye başlıyor. Aşk tek taraflı bir hal alıyor, hükmetmek ve yönetmek ilişkiye başka bir boyut kazandırıyor. Peki, böyle bir duygu ya da davranış biçimine insanlar neden ve nasıl kapılıyor? Araştırmalara göre genellikle yaşadığı hayattan memnun olmayanlar, kendilerini çok mutsuz hissettikleri zamanlarda bu yola kendini sürüklüyor.

Aşka Âşık Olma Hali

Bir de aşka âşık olanlar ya da “seri âşık” olanlar var. Aşka âşık olmak neyle ilgili? Bilinçli olarak yapılan bir tercih mi, var olamama korkusundan kaynaklanan refleks mi? Tüm varlığını karşıdaki kişi için ortaya koymak, etraftaki herkesten ve her şeyden ayrıcalıklı bir yerde tutmak nasıl bir duygu ya da düşünce yapısının ürünü?

Yaşam, bir anda, âşık olunan kişi etrafında düzene konuyor ya da yepyeni bir hayat kuruluyor. Kişiye cesaret veren aşk, bir şeyleri değiştirme düşüncesini güçlendiriyor ve kişi en azından kendi içinde bazı kalıpları yıkarak kendi devrimini gerçekleştiriyor. Ancak bu devrimin ardından bir sonraki aşamaya geçmek ya da ilişkinin devamını sağlayabilmek için çok titiz davranmak gerekiyor. Bir bakışla ne demek istediğini anlayacak yakınlığı kurmak gerekiyor ki bu çok kolay değil. Bunu başardığındaysa sosyal bir birey olarak kendini de yaşayabilmeli. İşte ikisini bir arada başarmak, düşmana karşı ülke sınırını korumak kadar ciddi bir mesele neredeyse... Bunun için kişisel olarak karakterinizin sağlamlığı, ilişkinin derinliği ve aradaki mesafenin ayarının iyi tutturulması gerekiyor.

Bilim Dünyası da Sihirli Formülün Peşinde

Sadece sanat ve edebiyat değil, bilim de insanı adeta yeniden yaratan bu duyguyu anlamanın, tanımlamanın peşinde... Yapılan bilimsel çalışmalar niteliği ve niceliği konusunda pek çok bilgi verse de aşkı formüle etmek henüz mümkün olmadı. Tek bir biçimde tanımlanamadığı gibi tek bir formülle de özetlenemedi.

Biliminsanlarına göre aşk, insan vücudundaki birtakım kimyasal etkileşimlerin ürünü. Her şey “phenyiethylamin” adı verilen hormonun eseri. Midede uçuşan kelebekler de biyolojik olarak bir gerçeklik taşıyor.

Âşık olunan süreçte vücutta phenyiethylamin adlı bir hormon salgılanıyor. Tutku arttıkça beyinde heyecan ve keyif yaratan bu hormon da aktifleşiyor. Eller terliyor, nefes alış-verişi hızlanıyor, nabız yükseliyor... Âşık insan bu hormon nedeniyle yemeden içmeden kesiliyor, uykusuzluk çekiyor. Hormon aktifleşince biz de aktifleşiyoruz ve düzenimiz bozuluyor. Bozulan düzen kişiyi ilişkiye daha bağımlı hale getiriyor.Phenylethylamin, sanrılara neden olan ilaçlarda da bulunuyor. Vücudun dışarıdan destek almadan kendiliğinden yarattığı bir sanrı denebilir aşk için.Phenylethylamin, beyin, bilinç, sosyal çevre, doğa bir araya gelip bu sanrıyı görmemize neden oluyor.

Bu hormonun seviyesi zaman içinde azalıyor. Kimyasal etkisini kaybeden hormon, aynı duygular yeniden yaşanıncaya, yeni bir aşka kadar ortadan kayboluyor. Bu “ilk heyecan hormonu”nun yerine güven, şefkat, anlayış, saygı ve dostluk gibi bir bileşim koyulmazsa bir sonraki aşamaya geçilemiyor.

Beyin, Aşkı Arıyor, Buluyor ve Yönetiyor

Aşkın başlaması ve ilerlemesinde beynin belli bölümleri etkili. Beynin korteksi yani dış yüzeyi kişinin duygusal ve cinsel anlamda yaşadıklarını daha sonra kullanılmak üzere depolar. Beynin frontal korteksi yani ön bölgesini örten beyin dış yüzeyi kişiler arası ilişkileri, duygusal ve cinsel seçimleri, kişisel eğilimleri yönlendirir. Bazal ganglion diye tanımlanan “accumbens çekirdeği” bir ilişkiyi ya da cinsel işlevi başlatmada görevli. Bu bölgeye çok yakın olan “striatum” bölgesi kurulan duygusal yakınlığı devamında da kolaylaştırıp, ilgiyi eyleme dönüştürmeye çalışır. Limbik sistem görerek, işiterek, koklayarak ve dokunarak oluşacak bazı hislerde önemli rol sahibi. Hipotalamus ön çekirdekleri erkeklerden beklenen duygusal ve cinsel davranışları yönetir. Testesteron ve dopamin bu sistemi aktifleştirirken hipotalamusun arka çekirdekleri kadına özgü cinsel ve duygusal durumları yönetir. Burası da östrojen ve serotonin ile aktifleşir.

Işık ve Renk Aşka Çağırıyor

Aşkın oluşmasında ve yaşanmasında mevsimlerin de önemli bir etkisi var. Özellikle bahar ve yaz aylarında güneş, insanın hormonel sistemine etki ederek aşkın bir anda ve oldukça hissedilmesine neden olur. Bahar ve yaz ayları tüm doğa ile birlikte insanın duygusal dünyası da uyanıyor, tazelenip harekete geçiyor. Vücuda renk verdiği belirtilen melanosit hücreleri, bu aylarda artıyor. Yani hem doğa, hem beden hem de ruh bu aylarda aşkla renkleniyor.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 161
Kayıt tarihi
: 21.01.18
 
 

Yazmak, yazdığınızdan çok okuduğunuzda güzel ?? ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster