Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Eylül '07

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
1524
 

Aşk mı, sevgi mi...

Aşk mı, sevgi mi...
 

Aşk ve sevgi üzerine sayısız söz söylemiş, binlerce tanım yapmış, on binlerce film çevirmiş, yüz binlerce kitap yazmış ve milyonlarca şiir derlemiş; ama insanlar hâlâ yazacak yeni şeyler bulabiliyor, söylenmemiş sözlerle aşkı ve sevgiyi anlatmaya çalışabiliyorlar. Bu çabanın sürdürülebiliyor olmasının ve üzerinde karar kılınmış birer aşk ve sevgi tarifi bulunmayışının pek çok nedeni var elbette. Önce birkaç tanıdık tanımı listeleyelim:

    Aşk; sevgiyi karşılıksız ve bolca vermektir. Aşk; ilkel bir acı, yaban bir ağrıdır. Aşk; bir kum saati gibidir. Kalp dolarken beyin boşalır. Aşk; uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır. Düşlerin gerçek olmasıdır. Aşk; geçici körlük ve kutsal bir duygu sarhoşluğudur. Aşk; henüz evlenmeden çocuk isimlerinden bahsetmeye başlamaktır. Aşk; başınız sıkıştığında ilk aklınıza gelen onun omuzlarına ihtiyacınız olduğunu hissetmektir. Aşk; yüreğine, beynine söz geçiremeden birinin peşinde sürüklenmektir. Aşk; insanı sarsan, sıkıntıya sürükleyen ve acı veren bir duygudur, ama aynı zamanda sizi yüceltir ve pervasızca coşturur. Kalp + Kalp = Aşk... Bu öyle bir cebir denklemidir ki sen çözersin başka, ben çözerim başka.

Evet, bu liste binlerce sayfayı dolduracak kadar uzayıp gidebilir. Yani, aşkı tanımlamak gerçekten zor iş...

Ben bu sakin Pazar günümü, bu konuyu enine boyuna irdelemeye ve onca kafa ve gönül karışıklığını bir nebze gidermek için yeni bir bakış açısı geliştirmeye adadım. Buyurunuz, birlikte düşünelim:

Aşk ve sevgi sözcükleri büyük bir kavram kargaşası içinde kullanılıp gidiyor ve bu iki ayrı duygu hakkında söylenenler çoğaldıkça karmaşıklık daha da büyüyor. Bu durumu yaratan başlıca beş neden saptadım:

1- Bu iki kelime farklı iki kavramı anlatmalarına karşın çoğu zaman birbirinin yerine kullanılıyor. Örneğin; “doğa sevgisi”ni anlatmaya çalışan biri, “doğaya aşığım” diyebiliyor. Oysa doğanın bir parçası olan fareleri veya yılanları gördüğünde büyük bir dehşet içinde üstüne çıkacak sandalye veya kaçacak köşe arayan biri, belli ki aşktan söz etmiyor. “Doğaya aşığım” demekle, aslında doğaya verdiği değeri anlatıyor.

2- Bu iki kelime değişken ve göreceli iki duyguya verilen isim olduğu için ve sabit birer olguyu anlatmadığından dolayı sürekli farklı tasvirlerle dillendiriliyor. Ayrıca, zaman içinde sevgi aşka, aşk sevgiye dönüşebiliyor. O nedenle, yapılan tanımlar da değişmek zorunda kalıyor. Mesela; sanata ilgi veya yatkınlık ile başlayan “sanat sevgisi” zamanla “sanat aşkı”na dönüşebiliyor. Ya da “görev sevgisi”, “görev aşkı”na; “Tanrı sevgisi”, “Tanrı aşkı”na terfi edebiliyor.

3- Aşk sözcüğü, sevginin daha yoğun ve daha şiddetli hâlini anlatmada kullanıldığı için kavramlar karışabiliyor. “Vatan sevgisi” yerine “vatan aşkı” gibi...

4- Sevgi ve aşk hem farklı ölçeklerle ifade edilebilen farklı yoğunluklara sahip iki duygu türü, hem de herkes tarafından farklı şekilde duyumsanıyor. Yani, altı milyar insan varsa, altı milyar farklı boyutta hissedilen sevgi ve aşk türü var demektir. O nedenle tek bir tanım oluşturulamıyor.

5- Birbirine âşık olan iki insanın ruhsal, duygusal, kimyasal ve zihinsel dengeleri değiştiği için, bu yeni romantik durumu ifade etmede, göstermede veya yaşamada zorluklar ve çelişkiler yaşanabiliyor. Âşık ve maşuklar neler hissettiklerini anlatmak için genellikle daha önce yaşanmış ve anlatılmış aşkları örnek alarak, klişeleşmiş sözleri ve şiirleri tekrarlıyorlar. Aslında derinden derine, o güzel sözlerin onların gerçek duygularını anlatmadığını da fark ediyorlar, ama çaresiz, her seferinde aynı tanımlara ve alışılmış sevgi gösterilerine başvurmadan edemiyorlar. O zaman da sapla saman birbirine karışıyor ve aşk, üstesinden gelinmesi zor bir duygu olarak karşılarına çıkıyor.

Herkesin bir biçimde hissettiği, fakat tanımlayamadığı bu karmaşık durumu daha anlaşılır kılmak için benim önerim şu:

Geliniz, önce aşk kelimesini dilimizde ve hafızamızda yok kabul edelim, geride sadece sevgi sözcüğü kalsın. (Zaten benzer bir durum İngilizcede var: “Love” kelimesi hem sevgi, hem de aşk kavramları için kullanılıyor ve kullanıldığı bağlam içinde sevgi veya aşk anlamı kazanıyor.) Sonra sevgiyi bir duygu türü olarak kabul edip tanımsız bırakalım ve “Nasıl ki her insanın parmak izi farklıysa, herkesin her canlıya veya cansız şeye karşı duyduğu sevginin türü ve şiddeti farklıdır” deyip işin içinden sıyrılalım. Nasıl? İşimiz kolaylaştı, değil mi? Ama bitmedi... Aşkı yok saydık ama belleğimizden ve gönlümüzden silemedik. Silemeyiz ve silmeye çalışmamalıyız da... Fakat aşka basit bir tanım getirebiliriz.

“Aşk; sevgi artı cinselliktir,” dersek yanlış bir tanımlama yapmış olmayız herhalde. Aslında, "âşık oldum" dediğinizde, sizi herkes rahatlıkla anlar ve “nasıl?” sorusunu asla sormadan, hemen “kime?” der. Evet, aniden oluşan şiddetli bir sevgiye birazcık seks, yani en temel içgüdülerden biri olan cinselliği ve biraz da dokunma isteğini katarsanız, o duygu aşka dönüşüverir, değil mi?

Öyleyse; sonuç olarak, “sevgi tarif edilmez, hissedilir; aşk yaşanır,” diyerek, bu kavram kargaşasına bir son verebiliriz sanıyorum.(?)

O zaman geriye, sevgimizi ve aşkımızı doğru bağlamlarda ifade etmemizin, sevgi dilini geliştirmemizin veya doyuncaya kadar yaşamamızın yollarını bulmak kalır ki; bu, bireyselleşen ve bencilleşen çağımız insanının en önemli sorunlarından biridir. Zaten kavram kargaşasının bir kısmına da, büyüyen sevgisizlik ortamının yarattığı yıkımlardan çıkan belirsizlikler neden olmaktadır.

Sevgi tarif edilmez, hissedilir; aşk ise yaşanır; fakat paylaşım, bunları uzun ömürlü kılarak, sosyo-biyolojik birer varlık olarak bizlerin daha anlamlı ve daha mutlu birer yaşam sürmemizi sağlar.

Sevgiyle beslenen, paylaşımla taçlanan mutlu bir ömür dileğimle...

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.....................................................................................
* Yerli malı yurdun malı, her yurtsever kullanmalı...
* Kadın-erkek sayısı eşit ve "Dokunulabilir Meclis" istiyoruz!
.....................................................................................


Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

insanın hani böyle içinde kelebekler uçuşup midesinde cinler tepinir, iç organları birbirine girer.. :) kısa devre olursun... ama işte her kimyanın olduğu gibi onun da bir başı bir sonu var. iyi ki ya da maalesef, kişiye kalmış artık... eğer derinlik potansiyeli varsa boyutu sağlıklı değiştirebilir insan.. ohooo, hiç işin içinden çıkılamaz ki ama.. sonrasında ya tekrar cinler tepinsin ihtiyacına girerse bir taraf ne olacak, ayıkla pirincin taşını o zaman! olması mı iyi olmaması mı, bu durumda... bir de, doğduğumuz anda yaşlanmaya, geri sayıma başlamamız gibi; yaşanmalı mı yaşanmamalı mı? (bu son satırı gerçekten yazdım mı???) :))

ASLI AKOBA 
 06.10.2008 15:40
Cevap :
Sevgili Aslı Hanımcım, bırak nehir kendi mecrasına özgürce aksın (Let the river flow freely'nin Almanca ve Fransızcası ne acaba?) Yaşanacak her şey yaşansın, değil mi?.. Hani o ünlü söz var ya: Ölmeden önce yaptıklarımdan değil, yapmadıklarımdan pişman olmak istemiyorum. İşte öölee bişşey!!! (:-)  06.10.2008 15:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 147
Toplam yorum
: 3492
Toplam mesaj
: 296
Ort. okunma sayısı
: 2901
Kayıt tarihi
: 05.05.07
 
 

İngilizce öğretmeniyim, çevirmenim, dilmaçım, araştırmacıyım. / Beş kitabım var: Beynin Kimliği, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster