Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Haziran '19

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
53
 

Aşk ve Ayrılık

Soru 1: Evrim teorisi mi? Kün fe yekûn mu? Çağlar boyunca Kainatın ve varlıkların yaratılışına çeşitli açıklamalar verilmiştir. Fakat akıllar hâlâ soru işaretinin gölgesindedir. İlk yaratılış ‘ol’ ile, yani harekete bağlı ise, o halde hareket de maddeye özgüdür. Maddî olan yoksa, var olan bir tek Rab ise, o zaman hareketi ifâ eden ve yapan ne idi?

Cevap 1: Yaradan olan Mutlak Allah Ol emri ile ilk hareketi, ilk vibrasyonu, ilk rezonansı, ilk titreşimi sağlıyor. Ve açığa çıkan, yoktan vare gelen ise Allah’ın isimleri yani esmaları ve sıfatları olmakta. İşte bu sonsuzca kendini açığa vuran isim ve sıfatlar hem maddi hem manevi olarak salınımlarına, yaratımlarına devam ediyor. Ve tümü bir olan Yaradan’ın Zat’I olan cevherinden besleniyor. Bir ayrılık yok aslen. Görüntüde bir ayrılık söz konusu. Yaratıcı Ol derken fazlasıyla ikna yeteneğine sahipti ve Orijin denilen Katıksız ve Som olan Harfler ortaya çıkmak konusunda tereddütsüzdüler ve emri alır almaz yaratıma başladılar. Çünkü Sahip, bunun nasıl yapılacağını çok iyi biliyordu. Yoktan varlığa bir çıkış değil, aksine var olanı uyandırmak ve harekete geçirmek arzusu. İknada, çok güçlü bir haber veriş mevcut. İlk hareket, Orijin Harflere “yaratımda özgürsünüz” mesajı. Madem ki isimler ve sıfatlar maddenin tüm özüne inmiş ve yaratımda büyük rolü var. O halde yansımalarını bilmek de gerek. Çünkü Allah isimleri ve sıfatları her zerreye mührünü vurur ve orada maddeye şekil verir. Peki insan da böyle bir yeteneğe sahip mi? Bu sorunun cevabını herkes kendisi verebilir. Yaratım Ol derken varlık sıfatını kullandı. Yoksa ağzı mı vardı Ol diyecek. Varlık sıfatını da insana bahşetti. Daha doğrusu varlık sıfatı insanî idi. Biz de o insan tasarımının yansımalarıyız. Oğullar kelimesi ile kimlik bulanlarız. Ne vakit oğulluk sıfatından insane sıfatına erişmek mümkün olacak, o zaman yaratıma bilinçli bir katkımız da oluşacak. Unutmayalım ki Ol ile her şey en mükemmeli ile varlığa hücum etti. Herşey kusursuz ve en güzel şekli ile. Ve maddi varlıklar olarak hepimiz, her birimiz bu yaratıma ve şekil vermeye bilerek ya da bilmeyerek sonsuzca katkıda bulunuyoruz.

 

Soru 2: Ben yaratılışı Aşk ve Ayrılık olarak görüyorum.Yaratılışa murad etti. Aşk, yarattı. Aşk Ayrılıktır.”Bilinmek ve sevilmek istedi”. Bu Aşka olan gereksinimdir, bu Aşk`tır. Aşk tamdır, bütündür. Yaratılış gerşekleşince Rab yarattığında kendinden bir parça ayırdı, kendinden kattı ve kendinden koparıp nefesinden üfledi, ayrılık oldu, Rabbin bir parçası ondan ayrıldı ve insan oldu. Ezelde yaratılış öncesi Aşk`tı, yaratılış sonrası Ayrılık oldu. Böylece “şamü seher yanarım” Ayrılıktan Aşka varmak için sızlarım. Sizce nasıl?

Cevap 2: Çok çarpıcı bir konu bu “Nefesinden üfürdü” ayeti. İyi anlaşılmalı ve dikkatlice yorumlanmalı. Hakikat tektir, yansımaları çoktur. Dünya insanlığı iki hakikat ile karşılaştı. Her canlıya isabet eden, canlılığın gerekliliği için ihtiyaç olan iki hakikat: Doğum Hakikati ve Ölüm Hakikati. Hiçkimse, hiçbir canlı ve canlılık bu hakikatten kaçamaz. Bu iki hakikat arasına, Anadolu mistikleri, erenleri, velileri ve arifleri aslında bir hakikat daha ekledi. Biz anadolu insanı olarak, dünya insanlığından bir fazla hakikat bilgisine sahibiz. Nedir bu üçüncü hakikat: Nefes Hakikati. Her insan dünyaya doğarak gelir, nefes alır ve ölerek bu dünyadan geçer. Tüm canlılar, atom ve atom altı partiküller, doğa, hayvanlar aklımıza gelebilecek tüm madde formları nefes alır. Bu nefes bazılarında solunum, bazılarında titreşim, bazılarında ışıma olarak tezahür etse de, hepsi aslında nefestir. Nefesi sadece solunum olarak ele almak eksik olacaktır. Nefes, Hakk nefesidir. Nefes, Hakkın bize yani evrene bahşettiği en muazzam hediyedir. Tüm evren saf bilinç ile, Hakkın bahşettiği nefesi muntazaman icra eder ve vazifesini yerine getirir. Hayvanlar, nebat, yıldızlar, atom ve parçacıkları, taş, toprak, ağaçlar, dağlar, galaksiler herşey buna dahil. Sadece insan, nefs ve akıl sahibi olduğu için nefesi daha doğru ve bilinçli iletmesi gerekir. Çünkü nefes bir emanettir. Hakkın emaneti olan nefes yeryüzüne insandan akmalı, maddeyi beslemelidir. Aşk ile. İşte Nefes aslında Aşktır. Allah nefesi üfürürken aslında Aşkını da bahşetmiş olur. Anadolu erenlerimiz bunu çok iyi bilirler ve nesiller boyu nefes bilgeliğini aktarmışlardır. Nefesin bilgeliği Aşk iledir. Her işi Aşk ile yapmak her söze aşkı katmaktır. Nefesin Hakktan insana emanetinin amacı, Hakk Aşkının yeryüzüne ve alemlere inebilmesi ve toprağı doyurmasıdır. Bu yüzden birtek insan bu emaneti üstlenmiştir. Teklif tüm planetlere ve üzerinde bulunan canlılığa teklif edilmiş olsa da, bir tek insan bu emaneti, öz iradesi ile üstlenmiş, doğru yere doğru zamanda ve doğru şekilde iletmeyi vazife edinmiştir. Her kişi, bunu mutlaka hatırlamalı.

 

Soru 3: Allah bütündür, tokdur, doğmaz doğurmaz, yemez-içmez, her daim vardır, ezeldir ebeddir. O zaman “Bilinmek ve sevilmek istedi” kavramı neden ona addedilir, bu insana aid duygular değil mi, buna bir açıklık getirebilir misiniz, bilinmek ve sevilmeğe Rab neden, nasıl gerek duyar?

Cevap 3: Hakkın, Allahın, Rabbin, O’nun sevilmek ve bilinmek istemesi konusu erenlerin sözüdür. Bilinmeyi, sevilmeyi isteyen aslında insandır. İnsanın özünde vardır. Öz nedir? Nerededir? Hani demiştik ya “Allah nefesinden üfürdü” Nefes aşk idi. İnsanın öz hamuruna katılan nefes yani aşk idi. O halde insanın sevilmek istemesi, bilinmek istemesi, Hakkın sevilmek istemesi ve bilinmek istemesidir. Maneviyatta Ayrılık yoktur. Ayrılık madde ortamında vardır. Çokluk olarak görülen her şey geçicidir, şekildir. Her şey aslına dönecektir. Aşk demek ayrılık ile eşdeğerdir. Aşk da bir ayrılıktır. Fakat tüm bilinçleri, tüm zerreleri birbirine bağlayan, bir arada tutan muazzam bir enerjidir Aşk. Nefesin dinamiği Aşktır. Aşktan başka bir şey yoktur bu alemde. Her şey yıkılır Aşk Baki kalır. Allah, aşkı ile beyan olur, belirir ve kendini meydana vurur. Bilinmek ve sevilmek isteyişi buradan gelir. İnsan ile olan akrabalığından, insane ile olan can damarı yakınlığından. Bu akrabalık neyle olur? Nefes ile olur. Allah nefesini insana üfürmüş ve Allahın nefesini daim ettiren insandır. Böylece insanın Hakk ile olan akrabalığı, can damarından yakın olması nefes iledir. İnsanın en birinci vazifesi emanet aldığı nefesi alemlere aşk ile iletmesidir.

 

Soru 4: “İnsanın yaratılışına kadar öyle devirler geçti ki anlaşılır bir şey değildir” der İnsan suresinde.

Tanrı zerreciği. Önceler madde atoma kadar bölünür, atom bölünmezdir derlerdi, sonra o da bölündü, atom da parçalandı, ondan türeyen zerrecikler de parçalandı ve parçalanmayan bir zerrecik var ki adına Tanrı zerreciği denir. Her şey tozdan yaratıldı, peki ya toz neyden yaratıldı? Tanrı zerreciyi bu gün varılan son noktadır.Teknoloji gelişir de bu zerrecik de parçalanırsa yaratılış düşüncesi nasıl değişir sizce?

Cevap 4: Ayette çok çarpıcı bir cümle var: Anlaşılır bir şey değil. Bu cümle bir şaşkınlığın ifadesi. Anlaşılır gibi değil demek şaşırmak anlamında. Aynı şey günümüzde de bir bilim dalında kullanıldı. Günümüz bilim adamları Kuantum Fiziğini keşfettiklerinde şu cümleyi kurdular: Kuantum dünyasında şaşırmamış olan kişi bir şey anlamamıştır. Kuantum fiziği muazzam bir boyut. Orada kendinizi kaybediyor ve şaşkınlıktan bir şey anlayamıyorsunuz. Öyle ki, atomun alt boyutlarına inildikçe keşfedilen parçacıklar, göz ile bakıldığında parçacık olarak var, ama gözlemci bakmadığında dalga boyuna dönüşüp tüm kainatı dolanıyor. İşte buna bilimde Dolanıklık deniliyor. Teknoloji geliştikçe, bilimsel veriler ortaya çıktıkça, Tasavvufi düşünce ile Bilimin benzerlik içerdiğini görmemek imkansız. Nasıl mı?

Şimdi çok önemli bir bilgi paylaşmak istiyorum: Bilimadamı parçacığa baktığında orada var olan bir parça var, ama bakmadığında orada parça, dalga boyutuna geçerek tüm kainata yayılıyor. Kadim zamanlarda bilgeler de şunu yapmış: İnzivaya çekilmişler belli sürelerde. Geceleri, gözlerini kapatarak ibadet etmişler sessizlikte. Neden bunu yapmışlar? Çünkü insanların görüş alanından çıkmak, kendi görüşlerini kapatmak sureti ile maddi parçacık boyutundan, titreşimi yüksek dalga boyutuna yükselerek tüm kainatı dolanmışlar. Bizler hiç yalnız değildik. Ayrıda değildik. Çünkü nazari alan dışında kaldığımızda bir parçacık olarak değil bir dalgacık olarak var olup tüm alemi karışlarız. Bu yüzden kendi görüş alanımızda bile olamayacağımız mekanlara çekilip dalga boyutuna geçebilelim ki alemleri kuşanalım. Aslında gerçek yalnızlık ve gerçek ayrılık insanların görüş alanlarında iken gerçekleşiyor. Çünkü o an alemlerden kopuyoruz, kainat ile bağlarımız kesiliyor ve bir varlığa dönüşüyoruz parçacık olarak. Bilimde (Kuantum Dolanıklık) ve Tasavvuftaki (Seyr-i Sülûk) denilen bu dolanıklık yasasını kullanmayı öğrenmeliyiz.

İkinci önemli bir şey daha paylaşmak istiyorum: Bilimde kullanılan Planck sabiti terimi vardır. Parçacığın var – yok kavramıdır bu. Gözümüzün görüş alanına girdiğinde parçacığı görüyoruz ve ona var sıfatını ekliyoruz. Fakat parçacık kuantum sıçraması yaptığında yani dalga formuna girdiğinde görüş alanımızdan çıkıyor ve yokluk sıfatına erişiyor. Var – Yok. Var – Yok. Var iken orada, yok iken nerede? Var iken herşey o parçacıkta, yok iken parçacık herşeyde. Parçacık görüş alanımıza girdiğinde yani Var iken tüm alemin özü o parçacığın içinde, görüş alanımızdan çıktığında yani Yok iken o parçacık tüm alemin özünde. Kısaca kaybolmuyor sadece görüş alanımıza giriyor, görüş alanımızdan çıkıyor. Bu öyle hızlı oluyor ki ancak kuantum fiziğinde keşf edilebildi. Günlük yaşamda maddenin ışıması öyle hızlı oluyor ki var-yok olayını biz daima mevcut olarak kabul ediyoruz. Bir taşa baktığımızda daima oradadır. Baktığımızda hep orada durur. Oysa ki o çok hızlı bir şekilde var – yok kavramındadır. Şimdi bunu tasavvufi düşünce tarzında nasıl değerlendirebiliriz? Anadolu erenleri, velileri ve arifleri Fena ve Beka halleri ile bunu bize yüzlerce yıl once anlatmak istemişler. Demişler ki Sen olduğun yerde iken her yerde ve her şeyde isen Fena’dasın Yani yokluğundasın. Herşeyin sende olduğunu hissettiğin an Beka’dasın. Yani varlığındasın. Var-Yok kavramı bir illüzyondur. Hani cevabın en başında söylemiştik, ayette diyor ya anlaşılır şey değil. Bilim adamları da demişler “kuantum bilgisi karşısında şaşkınlığa düşmeyen onu anlamamıştır” diye. Öyle bir hale geçersin evren ile bütün olursun, aldığın nefes alemlerle beraber olur, herşeyin özüne sinersin hatta sünersin, kainatın her zerresinde erirsin, işte o an yokluğa yani fenaya ermişsindir. Dur dersin. Çünkü daha ilerisi bedeni terk ediştir. Titreşimin bu kadar incelmesi bedeni de yakacaktır. Durur o an o hal. İşte o an tekrar bedene geri dönersin ve varlığında mevcut olmaya devam edersin. Herşeyin sende olduğu idraki ile anlayışı hakim olur o an. İşte bu Beka halidir. Varlık halidir. İbadetlerimizi yaparken bu varlık ve yokluk kavramını da hissederek yaşayarak öğrenmeliyiz.

Üçüncü önemli bir konu paylaşmak istiyorum: Tasavvufu bize eksik aktardılar. İnsan tanımlara ihtiyaç duyar ya. İşte tasavvuf dini bir kelime olarak bize eksik aktarıldı. Oysa tasavvuf bir düşünce tarzıdır. Nasıl bir düşünce tarzı? Çok yönlü ve derin düşünce tarzı! Tıpkı mitoloji gibi, felsefe gibi, tıp bilimi gibi, kuantum fiziği gibi, astronomi gibi, astroloji gibi, din gibi, madencilik gibi, endüstri gibi ayrı kategoride başlıbaşına değerlendirilmeli. Aborjinler hakkında derin düşündüğünüzde tasavvufi düşünmüş olursunuz. Yani derin düşünce yapmış olursunuz. Kızılderilileri, Mitolojiyi, felsefeyi, kadim bilgileri, Tıp bilimini, Kuantum bilimini, yıldızları, dünyayı, yaşamı, davranışları, ilişkileri ele alıp derin düşündüğünüzde enine boyuna önünü arkasını içrek ve dışsal yüzeysel veya derin düşündüğünüzde tasavvufi düşünce üretmiş olursunuz. Bunu da eklemek gerekiyordu. Tasavvuf bir derin düşünce tarzıdır ve her birimiz bu derin düşünce tarzını iyi öğrenmeliyiz.

Sorunun geri kalanına dönecek olursak: Toz neyden yaratıldı? Toz denilen her maddenin özündeki atomdur. Atom çok güçlüdür. Ne kadar parçalansa da asla yok edilemez. Çünkü atom Tanrısal güçtür. İlahi bir enerjidir. Nefes alır, Aşk ile salınır ve canlıları besler. Atom ne ise madde de odur. Her bilim adamı da bunun farkında. Bunu biliyor emin olabiliriz. Ne kadar itiraz edilse de bu gerçek değişmeyecek.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 64
Toplam yorum
: 13
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 164
Kayıt tarihi
: 03.12.16
 
 

Kevser, 12 Mayıs 1971 İzmir Türkiye doğumlu.  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster