Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

21 Mayıs '15

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
343
 

Aşka dair -2

Aşka dair -2
 

aşka dair


Her çift için, yaşam için bir “aşk”- daha fazlası yok. İdeal aşkın bu berbat ve cahil düşüncesi Batı toplumunda güçlendirilmiş ve fırsatçı dindar şarlatanlar tarafından uzun, çok uzun zaman önce kabul edilmiştir. Daha temkinli olmamız gerekirdi.

Dindarlık, töreliliğin eteklerinin ardında her zaman kendini kamufle etmiştir. Daha açık olursak, ahlaksızlık kelimenin tam anlamıyla dine aittir ve her zaman böyleydi, yanlış fikirlerin desteklenmesi ile ilgili hiç etik bir şeyler olmamıştır çünkü. Yine de, artık din etkin bir suçlu değildir. 21. yüzyıl toplumunda, aşkın imkânsız hayalini resmeden pek çok yazı kitlesi, gizemi canlı tutmada dinden çok daha etkilidir. Yetenekli yazarların hayal dünyasında yaşayan kişilerde, yaşayan, kanımızdan insanlarda olduğundan daha fazla “aşk” vardır. Ve insanların beyinlerinin içini hiçbir şekilde göremeyeceğimiz için, bir sonraki en iyi yolu deneyelim ve “aşk” ile ilgili yazmayı ve okumayı ne kadar sevdiğimizi ve ne kadar çabuk büyüsüne kapıldığımızı sadece anlamak için birkaç önemli romanı inceleyelim.

Kendimle başlayacağım. W.H.Hudson’un 1904 yılındaki Green Mansions (Yeşil Köşkler) kitabını erken yaşlarımda okudum ve ormanın büyüleyici bir güzelliği olan kızı Rima’nın yanılgısıyla umutsuz bir aşka düştüm. Zihnimde, Abel olmuştum…

Abel, Rima’yı ilk gördüğünde… Onun yanına ulaşıncaya kadar yavaş yavaş ona doğru sokulmuştum, şimdiye dek gördüğüm ya da hayal ettiğim bütün insan suretlerini güzelliğiyle gölgede bırakan yüzüne, son derece keyifle bakıyordum… “Neden, diye sormaya başladım kendime, neden Rima benim için bu kadar önemliydi? Şimdiye kadar yaratılmış hiçbir varlık bu kadar güzel değildi… Çünkü onu seviyordum; daha önce hiç sevmemiş gibi, başka birini asla sevemeyecek gibi seviyordum onu… Onun görkemi ve çarpıcılığına kapılmış bir tutku ile”…

Üzgün bir biçimde, temsili aşkım platonikti, başka türlü olmasını çok istediğim halde. Fakat Rima elde edilemezdi ve yaşamı çok erken, trajik bir şekilde son buldu. Sadece güzel “aşk” hikayelerine yüklemiyorum suçu; mantık da, deneyim ve kültürle ilgili çeşitli açılardan, bütün soyut kavramların, idealist “aşk” da dahil yüksüz olduğunu söylemektedir.

Ve yazıların illa ki düşünmeyi etkileyen ana faktörler olduğu iddia edilemezken, bütün bunlara rağmen, genellikle de okuduklarımız bizi etkilemektedir. Edebiyat devam ettikçe, bizlerin özel bir eseri ilk defa okuyacağı yaşa özellikle dikkat edilmelidir. Genel olarak, genç beyinler daha kolay ele geçirilir.

Muhtemelen, her büyük aydın için özel bir yaş ve mekan vardır; bazen erken geliriz bazen de geç. J.D.Salinger 2010 yılında ölmüştür: onun “sızmış hikayeleri” üzerinden diğerlerine nazaran bazı yeni tanıtımlar ve Kenneth Slawenski’nin 2011 incelemelerinden, J.D.Salinger: Bir biyografi’sinde, bana, daha önce Salinger’in (1945), ‘Çavdar tarlasındaki Çocuklar’ eserini hiç okumadığımı anımsattı, bu yüzden okudum. Gerçekten yaptım bunu. Holden Caulfield ve dokunaklı gözlemleri aklımı birkaç gün kurcaladı. Ortaya çıkan ikiyüzlülükle ilgili Holden’ın kararlılığına hayran kaldım fakat o ikiyüzlülüğü, gerçekten tespit edemedim. Yaşlanma benim robotik sinizmimi öyle düşük seviyelere indirdi ki Holden’a ayak uyduramadım. Ölçeğin diğer tarafında hala yığınla kitap duruyor, çoğu ilk başlarda çözülemeyen kitaplar.

George Orwell’in 1984 adlı eseri bunlara uygun bir örnektir. Bu, gençliğe dayanmayan ama orada ne olduğunu tam olarak değerlendirmek için güvenilir bir  “aklın erişkinliğine” dayanan bir kitaptır. 1984 eseri 1949 yılında yayınlanmıştır, lise okuma listelerine uzun süre dahil edilmiştir; fakat açık söylemek gerekirse, çoğu öğrencinin, görünenden ziyade daha da derinini algılaması pek mümkün değildir.

Az ve öz olarak, 1984 adlı eseri utanma olmadan samimidir, tamamen cinsel ilişki açısından töre dışıdır ve şimdiye kadar basılan Hristiyanlık dinine yönelik en şiddetli ithamlardan biridir. Tam resmi anlamak için, hep dikkatli, intikam isteyen, sürekli sizi takip eden dürüst “Tanrının” cezalandırmasını anlatan, İncil’e dair bütün hikâyeleri bir düşünün. Yehova Diktatör değilse, bu literatürde benzerliğin en göze çarpan rastlantısıdır. Muhafazakâr Protestan, dini savunanları, kitapların “masum genç TED Koleji öğrencilerinin gözlerine uygun olduğunu” onaylayan, edebiyat zümresi ve okul yönetim kurulundaki evrimi yalanlayan kişilerden oluşan bir grubu düşündüğüm zaman kahkahayla nerdeyse sinirimi bastırıyorum. Okul yönetim kurullarının dindarlığı, Diktatörün Joe Stalin olduğunu duymuş ve asla roman okumakla kendini rahatsız etmemiştir. Evet, evet biliyorum, konudan çıktım. Bir anlığına sürüklendim. Bir veya daha fazla kelime ile bu gibi budalalıklardan sıyrılmaya izin vermek için yeterli bağışı toplamak kafi değildir.

Nathaniel Hawthorne, pek hatırlanmayan ve edebiyat dersleri dışında nadiren okunan Gotik Romansların yazarıydı ve Yedi Yan Duvarlı Ev, bölüm 20, Cennet Çiçeği’nde… literatürde bulunan ideal aşkın ikna edici şekilde en güzel tanımlarından birini yazmıştı. “Hawthorne, Massaschusetts Salem 1804 doğumludur, kör talih ve felaket duygusuyla kurgusunu doldurmuş, boğucu bir yetiştirilme tarzına sahipti”… bu yüzden Holgrave ve Phoebe arasındaki aşkı tarif edişi Protestan ahlakının kan bağı lanetiyle bile çelişmektedir…

“Beni seviyor musun?” diye sordu Holgrave. “Eğer birbirimizi seviyorsak, anın her şeyden fazla yeri vardır. Ona göre duraksamamıza ve memnun olmamıza izin ver. Beni seviyor musun Phoebe?”

“Kalbimi görüyorsun” dedi Holgrave, gözlerinden yaşlar dökülmesine izin vererek. “Seni sevdiğimi biliyorsun!”

Ve bu saat olmuştu, öyle şüphe ve korku doluydu ki, her insanın var oluşunun bir boşluk olmadığı bir mucize şekillenmişti. Her şeyi gerçek, güzel ve kutsal yapan mutluluk bu gençlik ve kızlık döneminde dolaşmıştı. Ne üzgün ne de yaşlı olmanın bilincindeydiler. Dünyanın şeklini değiştirmiş, yeniden Cennet bahçesi ve kendilerini burada yaşayan ilk ilki kişi yapmışlardı…

1864 yılındaki Hawthorne’un cenazesinde tabutu taşıyanlardan biri Ralph Waldo Emerson idi, şunları yazmıştı: “Trajik bir olay vardı…, bana öyle geliyor ki, artık dayanılmaz olan, insanın sancılı yalnızlığıdır, ve o da bu yüzden öldü.”

İngiliz yazar, A.N.Wilson (1950 doğumlu) sayısız sofistike ve ironik eser yayınlamıştır. Onun “aşkla” ilgili algısını ve gülünç bakış açılarını 1983’yılındaki Wise Virgin (Akıllı Bakire) romanından daha iyi açığa çıkaran bir yer daha yoktur. Genç aşıklar, Holden Caulfield’den daha yalancı bir işbirlikçi öğrenci olan Peverill ve romanın ana karakteri, ortaçağ alimi Giles Fox’un toy kızı, Tibba. Aşağıdaki ironik alıntı, Tibba ve Peverill arasındaki acınacak halde ortaya çıkan bölümler ile “aşkın” anlamsız yanılgılarını ele geçirir.

… “Hayır” dedi kız, “hadi şimdi tadını çıkaralım. Öyle mutluyum ki, ve seni çok seviyorum.”

Öpüşmeleri sona ulaştığı zaman, “Daha önce hiç böyle aşık oldun mu?” dedi çocuk.

“Bu şekilde değil”…

… Fakat her halükarda bu gerçekleşebilirdi, haz ve coşku, hazırlanabilecek kitaplardaki her şeyden daha güzel olan tutku selleri ikisini de götürseydi…

“Annenin hiç âşık olmadığını düşünüyor musun?” dedi kız.

“Bunu hiç düşünmedim.” Gülüşü utangaçtı. “Öyle düşünüyorum.”

“Babamın aşık olabileceğini düşünmüyorum” dedi kız üzgün bir şekilde. “Bence aşk çok nadir bir şey olmalı, şimdi bizim hissettiğimiz şey. Ebeveynlerimiz bu şekilde hissedememiştir.”…

… aşık olmayı tarif ettikleri zamanla ilgili yazılmış bütün harika şiirleri yaşamakta olduğunu biliyordu. Bütün varlığınızı devralan, yıkıcı bir şekilde sevimli bir deneyimdir… Son derece nadir bir şey olduğuna, bir insanın başka birine mutlak teslimiyeti olduğuna inanıyordu…

“Oh Piers” dedi kız aniden…. “tekrar öp beni.”

İnsanın kandırması asla başarısız olmaz. “Aşk” her yeniden ortaya çıktığında; bizler onu ilk defa keşfettiğimizi düşünürüz… “Son 7 milyon yıl boyunca “aşkın” aktığı çeşitli rotalar, yeni, muhteşem “aşk” ateşimize kıyasla evcildi. Binlerce yıl yanıp kül etmemiştir.” Benim tahminim, “aşkın” şiddetinin her zaman mantığı koz ile aldığı yönündedir.

W.Somerset Maugham (1874-1965), The Razor’s Edge (İki Ateş arası) eserini 1965 yılında yayınlamıştır; bunu yazdığı zaman 70 yaşına yakındı. “Aşka” uyguladığı olgun yöntem farklıydı, en kibar şekliyle, yine de bakış açıcı zamanın geleneklerine benzerdi. İşte size İki Ateş arasının nasıl başladığı…

Anlatacak kısa bir hikayem var ve bunu ya ölümle ya da evlilikle sonlandırmayacağım. Ölüm her şeye son verir ve bu yüzden de bir hikayenin kapsamlı sonucudur fakat evlilik onu aynı zamanda çok düzgün bir şekilde bitirir ve sofistike olanların gelenek ile belirlenen bir mutlu sona dudak bükmesi yanlıştır. Bu, söylenmesi gereken her şeyin söylendiğine onları ikna eden halkın geçerli bir içgüdüsüdür.

Erkekler ve kadınlar, istediğiniz her türlü değişiklikten sonra, biyolojik işlevlerini yerine getirenler eninde sonunda bir araya getirilir ve faydası gelecek nesillere geçer.

Bundan sonra kısaca, Maugham, Laurence (Larry) Darrell ve Isabel Bradley’in flörtünü anlatır. Larry’den bahseder…

Çekici olan doğal bir zarafeti vardı ve Isabel’in neden ondan hoşlandığını anlayabiliyordum. Şimdi ve yine, kadın bakışlarını onun üzerinden bir dakika ayırmıyordu ve yüz ifadesinde sadece aşk değil şefkat de görür gibiydim. İkisinin gözleri buluştu ve görmekten memnun olmuş bir hoşnutluk vardı adamda. Genç aşkın görülmesinden daha dokunaklı bir şey yoktur ve ben orta yaşlı bir adam olarak onlara imrendim aynı zamanda da onlar için neden üzüldüğümü hayal edemedim. Aptalcaydı çünkü, şimdiye kadar bildiğime göre, mutluluklarına bir mani yoktu; şartları basit görünüyordu ve evlenmemeleri ve sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşamamaları için bir sebep yoktu. (altını ben çizdim).

Ama Isabel ve Larry evlenmediler ve Maugham daha sonra devam etti…

Gerçek şuydu, onun o kadını ne kadar derinden sevdiğini bilmiyordum. Çoğu insan aşıkken, istediklerini yapacakları tek hassas şeyin bu olduğuna kendilerini ikna etmek için her türlü sebebi bulurlar. Bence işte bu yüzden bu kadar korkunç olan evlilik var… Yıllar sonra, Larry açıklar… “Evet. Çok gençtim. Evleneceğimize karar vermiştim. Birlikte devam ettireceğimiz hayat için planlar yapmıştım. Sevimli olacağını düşünüyordum.” Hafifçe gülümsedi. Fakat bu işte senin de hatanın olduğu gibi evlilikte de senin bir hatan olmalı. Eğer bir fikrim olmasaydı bunu asla iddia etmezdim.

O çok genç ve sıcak bir kadındı. Onu suçlayamam. Ben teslim olamadım.”

Maugham, neslinin büyük yazarlarından biriydi. Karakterleri ve hikâyeleri gerçek, anlaşılır ve inanılır türdendi. Cinsel açıdan “geleneksel” değildi fakat karakterleri genellikle öyleydi. Bu birkaç satırı, sadece “geleneğin” özellikle de cinsel davranış açısından sofistike ve başarılı bir yazarın bile nasıl içine işlediğini göstermek için İki Ateş arası’ eserinden aldım. Kibar Elliott Templeton’dan güzel Sophie Macdonald’a kadar, karakterler, sonunda kaybeder ve sarhoş kafayla umutsuz bir şekilde yaşayarak, zamanın cinsel törelerini sergilerler.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 368
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster