Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

21 Mayıs '15

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
97
 

Aşka dair-3

Aşka dair-3
 

aşka dair


Graham Greene (1904-1991) harika bir yazar ve hikâyeciydi. Edebiyat dalında Nobel Ödülünü hiç kazanamamasının sebebi yıllarca tartışılan bir konuydu. Fakat kitaplarından birkaçı insan cinselliği ile ilgili gizli ve kalıcı sorunlara değinmiştir. Kendisiyle ilgili önyargılar oluşturan oyuncu gölgeleri olabilir, ama bunu kim bilir. Daha da önemlisi, bize bir güzel okuma zenginliği bırakmıştır. Katolikliği genlikte adeta dönüştürmüştür fakat bir anlam karmaşası belirtisiyle yazmıştır-dini şüphecilik. Yaşı ilerlediği zaman, çelişkili bir şekilde kendini bir Katolik ateist olarak tarif etmiştir. Görünen o ki, dinin var oluş açıklamasını hoşnutluktan daha az anlamıştı. 1920’lerde sorun şuydu, varoluşun bilimsel anlayışı kendi bebeklik dönemindeydi; dolayısıyla, şüphesini desteklemesini umarak Katolikliğe kalbiyle sarılmıştı. Bunun işe yaradığını düşünmüyorum. “İlişkinin Sonu (1951) kesinlikle bu mücadeleyi göstermiştir. Bu roman aslında üç ana karakter ile ilgiliydi, Maurice Bendrix, Sarah Miles ve Sarah’ın kocası Henry Miles. Maurice ve Sarah olgun yetişkin kişilerdi ve ikisinin de yasak aşk hikayeleri vardı;

 

İlişki, beş yıllık yoğun özlemleri, cinsel hazzı, şüpheyi ve acı çekmeyi anlatıyordu. Birkaç satır yeterli olacaktır…

 

(Maurice)… o günlerde kimin kimi istediği ile ilgili bir soru asla yoktu- arzu ile birlikteydik… ahşap döşemelerde, destek için tek bir yastıkla ve kapı aralıkken, sevişiyorduk. An geldiğinde, teslimiyetin garip üzgün kızgın çığlığını hafifletmek için elimi nazikçe onun ağzına koymam gerekirdi, yukarıdan geçerken Henry belki duyar diye.

 

(Sarah)… “Ne olduğunu anlayamazdı ki.”

 

(M.)… Kuşkuyla bakmış olmalıyım ki, üzüntülü bir şefkat ile açıklama yaptı,

 

(S)… “Zavallı Henry. Bu hiçbir zaman olmadı- tam on yıldır olmadı.

 

(M.)… Şu cümleyi kurduğu zaman o öğlen öyle tam bir güven duydum ki

 

(S)… “Seni sevdiğim kadar ne başka birini ya da başka bir şeyi sevmedim hiç.”

 

(M.)…Şüphesi yoktu. Önemli olan tek şey o andı… ben de onu aynı şekilde sevdiğimi söylediğim zaman, yalan söylemiştim, ama o yalan söylememişti, çünkü zamanın bilincini asla kaybetmedim:

 

… Şunu söylediği zaman bile yalan söylememişti,…

 

(S)…”Başka hiç kimseyi. Hiçbir zaman.”

 

“Başka hiç kimseyi. Hiçbir zaman.” Daha önce duymuştuk bunu, bunu kendi kendimize söylemiştik. Bu da “sonsuz aşkı” hayal eden evrensel insan hatasını tekrar eder. Demek istediğim, insan çekiciliğinin ve cinsel açlığın farklı içgüdüler olduğunu ya asla öğrenemeyeceğiz ya da daha kötüsü, asla kabul etmeyeceğiz.

 

İlişkinin Sonu karmaşık bir kitaptır ve yukarıda kullanılan birkaç satır ile yeterince ifade edilmemiştir. Dünyanın harika aşk hikâyelerinden biri olarak görebilir çoğu kişi. Öyle değil. Graham Greene’e yaşamım boyunca hayranı olmuşumdur, fakat burada yanlıştır. İlk olarak, kıskançlığı anlamamıştır. Cinsel kıskançlık, sosyal törenin dayattığı zoraki bir tepkidir. İçgüdüsel değildir. Kıskançlık, sosyal hayvanlar olarak insansı primatların evrimi boyunca mümkün değildi. Erkeklerin her olgun kadın için kavga ettiğinden emin olabilirsiniz. Daha önce, sonraları değil: seksten sonra kıskançlık, nerdeyse hiç. Neden mi? Çünkü her çocuk soyun devamlılığı için çok önemliydi; babasının kimliği önemli değildi. Bir aşığın eşiyle ilgili, memnuniyeti: asla kıskançlık değil, imkansız. Şöyle düşünün- kesinlikle ortaya çıkacak bütün cinsel hazların tadını çıkarırken, “müzikten, şaraptan ve mum ışığından zevk alıyorsunuz , hoşa giden çekici bir eş ile birlikte. An şu andır. Ne geçmiştir ne de gelecek. Yine de, Maurice anlatır…

 

Kıskanç bir adamım ben-… eğer evli olsaydık, onun sadakati ve benim arzum ile, ömrümüz boyunca mutlu olabilirdik… (Yine, aşkın saçma aldatmacası)… fakat rakiplerim için kıskançlığım devam eder… Geçmişte de kıskançtım ben… Aşkın benim aşkımdan daha farklı bir şekle bürünebileceğine inanmayı reddederdim. Aşkı kıskançlığımın boyutuyla ölçerdim… Onun başka bir adama dokunmasının düşüncesine bile katlanamıyordum… “ Başka bir adamla olmasındansa ölmeyi ya da seni ölü görmeyi tercih ederim” derdim… Bu olağan insan aşkıdır. Sorun herkese. Onlar da aynısını söyleyecektir –eğer hiç aşık odlularsa.”… “seven insan kıskanır.”

 

Muhtemelen bu tür düşünceler harika bir roman çıkarır; fakat tamamen saçmalıktır. Gerçekte “kalbin ilişkileri” nden anlarsan onu alırsın. Fakat ilişkiyi gerçekten yıkan şey bana göre Sarah’ın inanılmaz fedakârlığıydı. Yazar onu, Katoliklik için nihai töre olarak tarif eder: sorun değil.

 

Ama daha sonra, gezegendeki ilk rüşvetlerden birinin ne olması gerektiği için zamanda geriye gider. ‘Büyük Neden’ olanların hayalini kuran ilk çağ insanları kesinlikle onların yardımını istemiştir. Fakat kimse hayal ürünü varlıklara fiziksel olarak gerçek rüşvetler verememiştir; bu yüzden bunun yerine, onlara sembolik rüşvetler vermiştir. Homeros’a göre, Yunanlılar her zaman yere biraz şarap dökerdi veya şişman bir yavru ineğin kesilmiş çok iyi bir et parçasını yakarlardı, dumanı Olimpos Dağına doğru yükselirdi.

 

Sarah yazıyor; tarih 17 Haziran 1944. V1 roketleri Londra’nın üzerinden uçuyor, Sarah ve Maurice yatağa girmiş, sevişiyor ve hava saldırısı sirenleri gibi ses çıkarıyorlardı. Maurice bodrum katında kimsenin olup olmadığını görmek için aşağı indi ve devasa bir patlama sokağa çarptı. Binanın önü tuzla buz olmuştu…

 

… “Aşağıya inmiştim:… Maurice’i en başta görmedim, daha sonra kapının altında gizlenen kolunu gördüm. Eline dokundum: cansız bir el olduğuna yemin edebilirim… yere diz çöktüm”:… “Bırak yaşasın ve ben inanacağım… Böyle dedim, “Onu seviyorum ve eğer onu hayata döndürürsen her şeyi yapacağım.” Çok yavaşça söyledim, “Onu sonsuza dek terk edeceğim, yeter ki yaşasın”…

 

Sarah anlamsız sözünü tutar, Maurice’i görmeyecektir, Maurice olmadan yaşamak istemez, kendiyle ilgilenmeyi bırakır ve üzgün ve kırgın bir kadın olarak ölür. Belki de bu ilkel sembolizm harika bir hikaye çıkardı ama böyle bir şey olamazdı. Üzgün eski aşıklar bir süre zarar görür fakat yaşamaya devam ederler; eğer “büyük aşkı” bir kez kaybeden veya bırakan herkes hemen ölseydi, dünyanın nüfusu yarıya inmişti. Kazanmış olmak için tek yol; baş belası Şeytan, Faust gibi, dininden dönmekti; Sarah bir enayinin iddiasıyla dolandırılmıştı; kazancı yoktu, Maurice ölsün yada yaşasın. Görünen o ki, Greene, idealist umudun; Sarah’nın Katoliklik için Maurice’i satmasının,  Hıristiyan mitolojisine kendini zaten kaptırmış olan okuyuculara inandırıcı gelebileceğini iddia etmektedir.

 

Eyvah, İlişkinin sonu basılmadan önce ölmüştü, mantıksızlık kılıcının ucuna takılmıştı. Mantık, Sarah’nın ölümü ve Maurice’in Henry’nin evine taşınması yerine, sağlıklı ve hem Henry hem de Maurice tarafından sevildiği daha iyi bir sona Sarah’ı ulaştırabilirdi. Var olmayan ilahlara verilen sözler ne tutulabilir ne de bozulabilir: sıfır kere sıfır elde var sıfır. Kinikler en sonunda muhtemelen, nasıl azaltırsan azalt aşkın, dağıntının yıkımlarına karşı gelemeyerek, hiçbir yere akmayan boş sözler gibi tükeneceğine inanacaktır.

 

Homeros’un İlyada ve Odise’si, Zeus, Hera ve pek çok daha küçük tanrıya hayat verir, Hıristiyan incili de Yehova, Şeytan ve diğer daha küçük tanrılara hayat verir. Her iki gizem için de destekleyici deneysel kanıt sıfırdır; fakat Hıristiyanlık gerçeklik ile temizlenir sırf bu yüzden de İncil’e dair saçmalıkları gerçek içinde yüceltir. Oysa, gerçeklik daha farklıdır: İnsanlar sosyal hayvanlardır ve evrimsel tarihleri şimdi kanıtlanmaktadır. Zaten, hikayenin çoğunu biliyoruz ve nerdeyse her gün daha fazlasını öğreniyoruz. Örneğin, kıskançlık eğer öyle bir şey varsa, sosyal hayvanlardaki doğal seçimde hayatta kalmayı başaramamış bir özelliktir. Cinsel münhasırlık yani hayatta bir eş, ilk insansılar için mümkün değildi; yaşam çok sertti, çok kısaydı. Tehlikeden hızla kaçan, sürekli yiyecek ve barınak arayan, karmaşık dili olmayan, sadece beyin gücü ve birkaç kaya alet ile donatılan küçük primatların ufak cinslerinin, sosyal karmaşıklık için sıfır hoşgörüsü vardı. Liderler, bekçiler, izciler, dövüşçüler, aşçılar, hemşireler – hepsi grup içinde ortaya çıkan her şeye dahil olmak zorundaydı. Yedi milyon yıl sonra, “medeniyetin” bize ulaştırdığı karmaşıklık için yeterince boş zaman var.

 

Ama belki sadece son birkaç yüzyılda hayal güçlerimizin kaçırıldığını ve bütün sektörlerin en etkilisinde “aşkın” kullanıldığını düşünebiliriz korkusundan, okumamız gereken tek şey W.H.D. Rouse’un Homeros’un İlyada ve Odise tercümeleridir. Rouse, Homeros’a dair masalları, açıkça tercüme edilmesi ve doğal bir şekilde okunması gereken harika bir serüven olarak ele almıştı. Bu yüzden, Homeros’un şiirsel yapısını basit, okunabilir ingilizceye çevirmiştir. İlyada ve Odise’deki hikâyelerin Tanrının dudaklarından çıktıklarını aklınızda tutarsanız o zamanlar ordaymışsınız gibi hissedebilirsiniz. Truva Savaşları esnasında, kabaca M.Ö. 13. Yüzyıl, Tanrıların çoğu Olimpos Dağında ve etrafında yaşamıştır ve devam eden nerdeyse her şeye burunlarını sokmaya yeterince yakınlardı. Hepsi zamparaydı ve seksi Kadın Tanrıçaların bazılarını da buna dahil ediyorum. İlyada ve Odise’nin gerçekliği açısından çok endişelenmeniz gerektiğini düşünmüyorum. Homeros’un caydığı eylemleri, işleri ve kötü davranışları ezberleyerek öğrenen ölümlüler, profesyonel şairlerdi. Homeros, M.Ö. 9. Yüzyılın ortasında bir yerde ortaya çıktığı zaman, yapması gereken tek şey, kopyalanan her şeyi düzgün bir şekilde yazıya geçmekti. Örneğin, Hıristiyanların kendi sırlarına uyması için yeniden düzenlediği Yahudi İnciline kıyasla, Homeros’un hikayeleri, “olay yerinde habercilik”, canlı çekim olarak tarif edilebilir. Yahudilerin, Zerdüşti ve göçebe ilk Perslerden gelmiş olan, çoğu ikinci el, Sümer sırlarını ve efsanelerini tekrar gözden geçirmesi gerekmişti. Eski Yunanlar Danaan’lara karşı zafer kazanabilip kazanamadığının ne zaman açıklıktan uzak olduğunu İlyada’da toparlayacağım. Tanrılar savaşın dışında kalsaydı, ölümlülerin hepsi eninde sonunda tasını tarağını toplar ve eve gider ve Aşil ve Hektor bu destan savaşına katılmazdı düşüncesine her zaman ikna edilmişimdir. Fakat gerçekliğe dönelim ve “aşkla” devam edelim. Bir gün Zeus İda Dağının tepesinde oturmuş Hera’nın gelişini izliyormuş…

…Onu gördüğü zaman, nasıl bir aşk doldu kalbine! Aşka ilk karıştıkları zaman hissettiklerini hissetti yine, yatağa gittikleri ve anne babalarının bunla ilgili bir şey bilmediği zaman… (Şok! Genç Tanrılar anne babalarının arkasından sevişiyorlar; kesinlikle bugün genç tanrılar böyle anlamsız seksten keyif almazdı.)…

 

Ayağa kalktı ve Hera’nın önünde durdu:

 

“Neden Hera, nereye gidiyorsun bu kadar hızlı? Seni buraya ne getirdi? At arabaları ve at görmedim!”

 

… “Dünyanın öbür ucunu ziyaret edeceğim… Buraya gelmemin sebebi sensin. Bana kızmış olabileceğinden korkuyordum… Eğer sana söylemeden gidersem.”

 

“Sevgilim, oraya yavaş yavaş gidebilirsin fakat şimdi gel yatağa girelim ve keyfimize bakalım! Aslında, tanrıçanın veya kadının hiçbir aşkı üstüme bir sel gibi gelip kalbime sahip olmamıştı”…

 

(Hemen susması gerekirdi. Ölümlüler olarak kaçımızın 4000 veya o civarda yıldan beri, benzer çizgilerde gidip geldiğimizi bir düşünün; Zeus “çok fazla abartıyordu.” Fakat hayır, konuşmaya devam etti…)

 

… “Beni bilge Peirithoos’a ikna eden, Ixion’un karısına âşık olduğum zaman da değil; beni Minos ve Rhaddamanthys’a ikna eden güzel Danae Acrisios’un kızına âşık olduğum zaman da değil; Teb’de, beni kuvvetli Hercales’e ve dünyanın sevgilisi Dionysos’a ikna eden Semele veya Alcmene’ye aşık olduğum zaman da değil; yüze Leto’ya aşık olduğum zaman değil, aslında sana kadar- şimdi sana aşık olduğum ve tatlı arzunun beni esir aldığı kadar derinden hiçbir zaman aşık olmadım.”

 

(İlahi palavraların hepsini dinleyerek, onu başından sonuna kadar sallamadığını iddia edebilirsiniz. Fakat Hera belli etmek için fazla akıllıydı)…

 

Zeus’un kurnaz kraliçesi şöyle dedi:

 

“Seni korkunç yaratık! Söylediği şeye bak! Herkesin görebileceği bir dağ tepesinde sevişmek istiyorsun! İster misin tanrılardan biri bizi uyurken görsün ve bütün aileye gidip masallar anlatsın? Bu yataktan çıkıp doğruca eve gidemem, utanmam gerekir. Eğer gerçekten istediğin buysa, eğer bunu yapmaya kararlıysan, odam var benim… güçlü kapıları olan. Oraya gidelim ve orada uzanalım, çünkü sen yatağa girme arzusundan hoşlanıyorsun.”

 

Hera ulu orta çıplaklıktan endişe etmemeliydi; bizler için bütün aynı hale getirme çabalarına rağmen, erkekler ve Tanrılar nispeten farklıdır. Sonsuza dek yaşamanın haricinde, Tanrılar sevişirken görünmez olur. (İşte bu yüzden bu kadar bakireden doğma kayda geçmiştir; sadece seksi bir hayalin yerine, arka pencereye gider.) Görünen o ki, Yunan Tanrıları, İbranice Monogamiyi hiç benimsememişler. Bununla birlikte, zaten “aşkın” edebi alanlarından oldukça fazla dolaştık. İnsanlar açıkça “aşka” olan hayranlıklarından kaçamaz; başka bir şekilde istemeyiz onu. 1978, Eve Dönüş, filminde o zamanlar nerdeyse 40 yaşında olan Jane Fonda, belden aşağısı felç olan Jon Voight ile sevişirken bu müthiş, efsanevi (ekranda) orgazma ulaşmıştı (bu iki aktör de Oscar kazandı!). Tahmin edin ilk kelimeleri (Jane’in) ne oldu? “Bu şimdiye dek ilk defa gerçekleşti!” Bu, Zeus’un dayanamadığı bir şeydi, buna, ne erkekler ne de kadınlar dayanabilir; Tanrılar ve ölümlüler aynı içgüdülere sahiptir. (Fakat Jane Fonda alıntım için üzerime fazla gelmeyin; filmi izleyeli çok olmadı.)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 347
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster