Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Haziran '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
845
 

Aşka Dair

Cemal Safi şair midir yoksa söz yazarı mıdır elbette tartışılır ama öyle sözler yazmıştır ki okurken aklıma bu eser yarına kalır mı, Türk şiir maceramızın neresindedir, söyleyiş özgünlüğü var mıdır yok mudur gözüyle bakamıyorum. Kıyarım diye korkuyorum böyle güzel sözlere, işin içine edebî kıstası koyarsam…
Uzunca bir şiir. Birkaç dörtlük alayım şimdilik:

“İlahimle Mevlana'yı döndürdüm,
Yunusumla öfkeleri dindirdim,
Günahımla çok ocaklar söndürdüm,
Mevla'danım hayır benim şer benim. “

“Yeryüzünde ben ürettim veremi,
Lokman hekim bulamadı çaremi,
Aslı için kül eyledim Kerem”i,
İbrahim'in atıldığı kor benim.”

Şair, eserin sonunda bu “her şeyin başı” olan bu kelimeyi fısıldar: Aşk.

Doğuda (kültürel zemin bağlamında) “aşk”ın algılanmasının da kavramlaştırılmasının da batıdan çok farklı olduğunu söyleyebilirim. Dahası: “Aşk” kelimesinin tam karşılığı o milyonlarca kelime dağarcığına sahip batı dillerinde yoktur. Ya “love, liebe” gibi kelimelerle geçiştirilir bu “sancılı tutku” ya da “hoşlanmak”la takviye edilir.
Elbette batı edebiyatlarında da meşhur “aşk hikâyeleri” vardır ama “aşk”ı yaşamakta ve kaleme almakta doğu toplumları daha velûddur. Yalnızca “Leylâ ve Mecnun”dan (“temel”de birbirine benzese de) ses farklılığı olan ne kadar çok metin üretilmiştir. Bunlardan bize en âşina olanı Fuzûlî'ninkidir belki de:

Kays ve Leylâ birbirine âşıktır. Fakat kısa sürede kabileler arasında duyulan bu âşk, tarafları için sonsuz bir ayrılığa dönüşecektir. Annesi Leylâ'yı okuldan alacaktır.Gönül ferman dinlemez dinlemesine amma Kays'la görüşmesine yasak getirilecektir. “Aman ayrılık, yaman ayrılık.” Kays için bütün evren Leylâ'dan ibâretken o, Leylâ'dan ne bir haber alabilmektedir ne de Leylâ'nın yüzünü görebilmektedir. Belki de âşkın hâlleri içinde ne kötüsü budur: Aynı topraklarda yaşarken birbirini görememek, iki kelime edememek, birkaç dakikalığına göz göze gelememek. Kays, Mecnûn (deli) olmuş ve payına çöller düşmüştür. Leylâ da başka bir gençle nikâhlandırılmıştır. Leylâ, “koca”sından kendini uzak tutmak için hikâyeler uydurur. Zaten genç de bir zaman sonra ölür.

Günler böyle geçerken, Leylâ bir gün Mecnûn'u aramak için çöllerde yol alır ve o kum denizinin bir yerinde Mecnûn'u bulur. Perişandır Mecnûn. Deli divânedir aşk içre. Leylâ, elleriyle Mecnûn'un omzuna dokunur:
- Kays, ben geldim. Leylâ, der.
Mecnûn bakmaz bile. Sadece bir mırıltı öbeği dökülür dudaklarından:
- Leylâ benim içimde. Sen kimsin?

“AŞK YARASI” GEÇER Mİ? YA DA AŞK KÜLLENİR Mİ?

Vuslatla bitmeyen aşk, bir yaradır. Hem de çok derinlerde bir yara. Belki zaman, biraz merhem olur yaraya; kabuk bağlamasını sağlar yaranın ama o kadar. Hiç de beklenmedik bir anda dişte bir zonklama, kalpte bir sızı , yaradan derin bir kabuk sıyırış gibi ortaya çıkar. Yıllar geçmiştir oysa. Âşık ile mâşuk arasına birleşmeyen yollar girmiştir oysa. Belki de ondandır Aragon'un meşhur ümitsizliği: “Mutlu aşk yoktur.”

2007'de İkbal Gürpınar, bir kanala yaptığı bir programa bir alevi dedesi olan Erzurumlu halk ozanı Âşık Garip Bektaş'ı davet etmişti. Kalın kaşlı, uzun beyaz sakallı, yetmişli yaşlarda bir Anadolu insanı. Hoş beşten sonra bir şiirini okuması için eline mikrofon verildi. Cümlelerine aynen şöyle başladı:
“Ben fakir bir köylü çocuğuydum. Bir zengin kızını sevdim de vermediler bana. 48 sene sonra ben Erzurum'a dönüyordum. Köyümün önünden geçerken (tren geçer benim köyümün önünden) bir şiir yazdım. O şiir çok da okundu. Dinlemişsinizdir.” Dedikten sonra şiiri okumaya başladı:

SEN GELDİN

Yıllar önce açılmıştı aramız
Yine bugün hatırıma sen geldin
Kabuk tutmuş, küllenmişti yaramız
Yine bugün hatırıma sen geldin.

Ne bir mektup ne bir haber bekledim
Sır diyerek sevgimizi sakladım
Şöyle geçen yıllarımı yokladım
Yine bugün hatırıma sen geldin

Yaşım yüz olsa da, ister yüz elli
Gönlüm unutmamış seni temelli
Hasretin içimde çıkmıyor belli
Yine bugün hatırıma sen geldin.

Ayrılık treni gelip geçerken
Sevda dağlarını delip geçerken
Herkes kendisine bir yâr seçerken
Yine bugün hatırıma sen geldin

Garip Bektaş der ki: Hayâlde düşte
Akıldı bırakmadı bu sevda başta
Dört mevsim içinde baharda kışta
Yine bugün hatırıma sen geldin

48 yıl dile kolay. Ama “mâşuk=sevilen” hâlâ unutulmamıştır. Hele programın orkestrası daha önceden bestelenmiş bu şiiri çalıp söylerken dinleyen Âşık'ı görmenizi isterdim. Şiir müzikle taçlanınca iki kat güzel, iki kat etkili oluşunun en açık örneği idi âşıkın hâli. Her notadan sonra stüdyoyu kaplayan sesler ozanı yıllar öncesine götürüyordu sanki. Kâh başını sallıyor, kâh kalın kaşlarına anlamlar yükleyerek gözlerine perde gibi inen hüzünle tutun ki 48 sene önceye gidiyordu.

ROMANDAKİ BİR AŞKTAN YOLA ÇIKAN MÂŞUKLAR

Dünya Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından biri olan Goethe'nin kendi hayatından yola çıkarak mektuplar şeklinde yazdığı Genç Werther'in Acıları yazıldığı dönemde Alman gençlerini çok etkileyen bir roman olmuş, hatta, romanın piyasaya çıkmasından sonra hem pek çok genç intihar etmiş, hem de “Werther tiplemesi” ete kemiğe bürünmüş, Almanya sokaklarını mavi ceket, sarı pantolon giyen gençler kaplamıştır. Sonrasında roman yasaklanmıştır bile.
Hikâye şöyle: Ruh çalkantıları yaşayan Werther, büyük şehirden uzaklaşarak tabiatın kucağına atar kendini. Orada Lotte isimli, soylu bir ailenin kızına âşık olur. Ama mâşuk çıkmazdadır, çünkü Lotte nişanlıdır. Bir zaman sonra da nişanlısı Albert ile evlenir zaten. Werther artık sadece bir aile dostudur Lotte için. Tek sınırlayıcı “ahlâkî değerler”dir belki de. Böyle bir durumda iken dostluk ile aşk çizgisindeki gidip gelmeler yüzünden Lotte, Werther'e bir daha görüşmelerine süresiz yasak getirir. (Zavallı Werther! ) O kalp ökseye tutulmuş bir kuş gibi çırpınmaktadır, bu yasağa nasıl dayansın? Lotte'ye bir mektup yazar Werther ve “Silahım dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Kader bu, önüne geçilmez Lotte! Elveda Lotte! Elveda!” sözleriyle son verir mektubuna ve hayatına.

Son söz: Vuslata dönüşmediğinde de aşk “yakar”, araya ayrılık girdiğinde de. Mâşuk gerçekler kapısını kapar ve kendi iç dünyasının fırtınalı denizlerinde yüzme bilmeden kulaç atar. Neşâtî'nin dediğince:

“Gittin amma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile”

(Gittin ama, canımı hasretle bir arada bıraktın; sensiz olan dost sohbetlerini bile istemem. )

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 307
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 820
Kayıt tarihi
: 13.06.10
 
 

1959 Van doğumluyum. Emekli Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Edebiyat ve tarih merak alanlarım..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster