Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ocak '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
1752
 

Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri / Irwin D. Yalom

Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri / Irwin D. Yalom
 

Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri / Irwin D. Yalom


Seneler önce Irwin Yalom’un “Annem ve Hayatın Anlamı” adlı kitabını okumuş ve içim kasvetle dolarak, kitabı yarım bırakmak zorunda kalmıştım.  Ağır kanser hastaları ile yapılan psikoterapi öyküleri yer alıyordu kitapta. Ölüm, ızdırap ve acı kitabın ana konusuydu.

O günden sonra tekrar bir Irwin Yalom kitabı daha okuyacağımı hiç düşünmemiştim.

Ancak bir arkadaşımın önerisi ile satın aldığım ve çok beğenerek okuduğum, iyi ki de okumuşum dediğim bir kitap oldu “Aşkın Cellâdı”.  

Kitabı cazip kılan en önemli konu, sadece psikoloji uzmanlarının değil, herkesin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir dille kaleme alınmış olması. Okuyan herkesin kendi iç dünyası ile ilgili çözümlemeler yapabilmesi de diğer önemli bir konu.

Başlarda kitabı okurken, hastalara psikoterapi yapan Irwin Yalom’un, hastalarıyla ilgili bazı düşünceleri beni rahatsız etti, şaşırttı, bazen üzdü, bazen de güldürdü. Örneğin genç ve güzel kadın hastalarına karşı ilgi, beğeni ve çekim hisseden Yalom, şişman, çirkin ve yaşlı hastalarının yüzüne bile bakmak istemiyor, sürekli onlardan gözlerini kaçırıyordu.

Bu düşüncemden sonra bende kendime bir takım sorular sorarak, psikanaliz yaptım. Psikiyatrları ve psikologları gözümde neden bu kadar tanrısallaştırdığımla ilgili bazı tespiterde bulundum.

Yalom kitapta hastalarıyla ilgili düşüncelerini çok açık paylaşmış, başlarda okurken bu sizi rahatsız edebilir. Ancak kitap ilerledikçe Yalom, bu duygularından ötürü içinde bulunduğu duygusal durumu irdeleyip, kendi sorunlarını da ortaya çıkartmayı ve çözüme gitmeyi bilen başarılı bir doktor.

Kitapta beni etkileyen diğer çok önemli bir konu da, hastaların gördüğü rüyalar ve bu rüyaları Yalom’un yorumlamasıydı. Çok enteresan bağlantılar ve saptamalarla, hastaların içinde bulundukları ruhsal durumları, geçmişleri ve hatta bazen geleceklerini de çok net şekide, rüyalar vasıtasıyla görebilmesi şaşırtıcıydı.

On psikoterapi öyküsünden oluşuyor kitap.

Sırasıyla, Aşkın cellâdı,  Tecavüz yasal olsaydı, Şişman bir hanım, Yanlış çocuk öldü, Benim başıma geleceğini hiç düşünmemiştim, Usulca gitme, İki tebessüm, Üç açılmamış mektup, Terapide tek eşlilik, Sahibini arayan düşler.

Muhteşem ve herkesin okuması gereken bir kitap diyor ve sözü uzatmadan, kitaptan alıntılarla sizleri baş başa bırakmak istiyorum.

<>>>

Ne zaman ki bu ulaşılmaz istekler tüm yaşamımıza egemen olur, o zaman yardım almak için aileye, dostlara, dine – bazen de psikoterapistlere – yöneliriz.” (Sayfa 11)

“Psikoterapi açısında özellikle önem taşıyan dört değiştirilemez gerçek görüyorum: her birimiz ve sevdiklerimiz için ölümün kaçınılmazlığı; yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz; nihai yalnızlığımız; ve son olarak, yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu. Bu veriler ne kadar acımasız da görünse, aynı zamanda aklın ve kurtuluşun tohumlarını taşırlar. Bu on psikoterapi öyküsünde, varoluşun gerçekleriyle yüzleşmenin ve bu gerçeklerin gücünü kişisel değişim ve büyümenin hizmetinde kullanmanın mümkün olduğunu göstermeyi umuyorum.” (Sayfa 12)

“Aşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkla savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemle beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşın celladı olmaktan nefret ederim.”  (Sayfa 23)

“Burada bereketli malzeme olduğunu biliyordum. Thelma’nın yaşlanma ve ölüm korkusunun saplantısını körüklediğini kuvvetle hissediyordum. Aşkın içinde yitip gitmek ve onun tarafından yok edilmek istemesinin nedenlerinden biri de ölüm tarafından yok edilmeyle yüzleşmenin dehşetinden kaçıp kurtulmaktı. Nietszche, ‘Ölülerin son ödülü, bir daha ölmemektir,’ demişti.”  (Sayfa 51)

“Ama hiç kimseye, bana ölmeden az önce sunduğu armağandan daha büyük bir armağan vermedi; bu armağan, ölüme mahkum hastalar için ‘iddialı’ terapi çabalarının mantıklı ya da uygun olup olmadığı sorusunu sonsuza dek yanıtlayan bir armağandı. Onu hastanede görmeye gittiğimde artık kımıldayamayacak kadar güçsüzdü, ama başını kaldırdı, elimi kavrayıp sıktı ve ‘Teşekkür ederim,’ diye fısıldadı. ‘Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim.’” (Sayfa 102)

“Artık kendimi Betty’nin yanında tamamen ‘varolmaya’ hasretmiş olarak, onun hiçbir sorusundan kaçınmamaya çalışıyordum. Ona ölümle uzlaşmada kendi çektiğim güçlükleri anlattım; ölüm gerçeği değiştirilmese de insanın ona karşı tavrının büyük ölçüde etkilenebileceğini söyledim. Gerek kişisel, gerekse mesleki deneyimlerin sonucunda, ölüm korkusunun daima yaşamlarının dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazla olduğu inancına varmış bulunuyordum. İşte iyi işleyen bir formül: yaşanmamış yaşam ya da gerçekleştirilmemiş potansiyel ne kadar fazlaysa kişinini ölüm kaygısı da o kadar büyük olur.”  (Sayfa 130)

“Bir başka zorlayıcı sınır deneyimi de bizim için önemli birinin – sevilen bir eşin ya da arkadaşın – ölümüdür, bu da bizim kendi yaralanmazlığımıza ilişkin yanılsamamızı darmadağan eder. Çoğu insan için katlanılacak en büyük kayıp bir evladın ölümüdür. O zaman yaşam bütün cephelerden saldırıya geçmiş gibi olur: ana babalar harekete geçme konusundaki yetersizlikleri nedeniyle suçluluk ve korku duyarlar; sağlık personelinin güçsüzlüğüne ve gözle görülür duyarsızlığına öfkelenirler; Tanrının ya da evrenin adaletsizliğine verip veriştirirler (birçoğu adaletsizlik gibi görünenin gerçekte evrensel kayıtsızlık olduğunu er geç anlarlar). Çocuklarını kaybeden anne ve babalar aynı zamanda, kıyaslama yoluyla, kendi ölümleriyle de yüzyüze kalırlar: savunmasız bir çocuğu korumaktan aciz kalmışlardır ve günle gecenin birbirini izleyişi gibi, sıraları geldiğinde kendilerinin de korunmayacağını yolundaki acı gerçeği anlarlar. ‘O halde’ John Donne’nin yazdığı gibi, ‘çanların kimin için çaldığını öğrenmeye çalışma hiç; onlar senin için çalıyor.’” (Sayfa 161)

“Marie’nin konsültasyon seansı, bilmenin sınırlarına ilişkin bir kanıt niteliğindedir. Marie, Mike ve ben aynı saati paylaşmakla birlikte her birimiz birbirinden çok farklı ve önceden bilinemeyen deneyimler yaşamıştık. Seans üç kanatlı bir tabloydu; her bir pano, yaratıcısının perspektifini, renklerini, kaygılarını yansıtıyordu. Belki Mike’a Marie hakkında daha çok bilgi vermiş olsaydım panosu benimkine daha çok benzeyecekti. Fakat Marie ile geçirdiğim yüz saatten neleri paylaşmam gerekirdi? Sinirlenişim? Sabırsızlığım? Marie ile takılıp kaldığım için kendime acıyışım? Gelişmesinden duyduğum zevk? Cinsel heyecanım? Entelektüelce merakım? Marie’nin görüşünü değiştirme, ona içeriye bakmayı, hayal kurmayı, ufuklarını genişletmeyi öğretme arzum ?” (Sayfa 205)

“Büyük sanatçılar imgeyi doğrudan imayla, mecazla, okurda benzer bir imge uyandırmaya yönelik bir dil ustalıklarıyla aktarmaya çalışırlar. Ama sonunda onlar da yaptıkları iş için kullandıkları araçların yetersizliğini fark ederler. Flaubert’in Madame Bovary’deki yakınmasını dinleyin:

‘Gerçek şu ki ruhun doluluğu bazen dilin mutlak yavanlığı halinde taşabilir, çünkü hiçbirimiz ihtiyaçlarımızın ya da düşüncelerimizin ya da kederlerimizin tam ölçüsünü hiçbir zaman ifade edemeyiz ve insan konuşması, biz yıldızları eritecek bir müzik yapmayı özlerken, ayıların dansetmesi için üzerinde kaba vuruşlarla tempo tuttuğumuz çatlak bir dümbeleğe benzer.” (Sayfa 206)


“Marvin sinirime dokunmuştu. Ama neden ? Yüzeyselliği mi? İğneleyişi mi ? Parmağını bana doğru sallayışı mı, yoksa şu “siz psikiyatrlar” tonu muydu beni rahatsız eden? Nörologunu dava etme konusundaki imaları ve beni de olayın içine çekme çabası mı? Çok denetleyici olması mı ? Seansı devralmıştı benden. Önce o budalaca gözlük faslıyla, sonra ben istesem de, istemesem de o çizelgeyi elime tutuşturma kararlığıyla. Çizelgeyi paramparça etmek ve o anın tadını çıkartmak istedim. (Sayfa 264)”

“Düş :
Eve yeni mobilyalar getirmiştim ama sonra ön kapıyı kapayamıyordum. Biri oraya kapıyı açık tutacak bir düzenek yerleştirmişti. Sonra kapının dışında bagajlarıyla duran 10-12 kişi gördüm. Kötü, korkunç insanlardı bunlar, özellikle yüzü bana Susan Jennings'i hatırlatan dişsiz bir kocakarı. Ayni zamanda İki Şehrin Hikâyesi filmindeki Madame Defarge'yi de hatırlatıyordu - hani su giyotinde kafalar kesip düşerken örgü ören kadını.

Mesaj:
Marvin çok korkuyor. Çok fazla şeyin farkına çok çabuk  vardı. Simdi ölümün kendisini beklediğini biliyor. Bilincin kapısını açmış bulunuyor, ama simdi çok fazla şeyin dışarı çıkmış ve kapının sıkışmış olmasından, onu bir daha kapayamayacağından korkuyor."  (Sayfa 289)
 

“Düş :
Geceydi, yüksek bir yerde, bir binanın balkonunda tünemiştim. Aşağıda karanlıkta küçük bir çocuğun ağlayarak yardım istediğini duydum. Ona geleceğimi söyledim, çünkü yardım edebilecek tek kişi bendim, ama karanlığın içine doğru inmeye başlayınca merdiven giderek daraldı ve entipüften tırabzan elimde kaldı. Daha fazla ilerlemeye korktum.

Mesaj:
Ömrüm boyunca gömmüş olduğum çok önemli parçalarım var - küçük erkek çocuk, kadın, sanatçı, anlam arayan parça. Kendimi duyarsızlaştırdığımı ve yaşamımın büyük bir bölümünü yaşanmamış olarak geride bıraktığımı biliyorum. Ama simdi o bölgelere inemiyorum. Korku ve pişmanlıkla basa çıkamıyorum.” (Sayfa 289)

“Düş :
Bir sınavdayım. Sınav kağıdımı veriyorum ve son soruyu yanıtlamadığımı  anımsıyorum. Paniğe kapılıyorum. Kağıdı geri almaya  çalışıyorum ama süre dolmuş. Oğlumla sürenin bitiminden sonra buluşmak üzere randevulaşıyorum.

Mesaj:
Yaşamımla yapabilecek olduklarımı yapmadığımı simdi  fark ediyorum. Ders ve sınav bitti. Onu farklı yapmış olmayı isterdim. Sınavdaki son soru, neydi o? Belki başka bir şey yapmak - bir lise öğretmeni, zengin bir muhasebeci değil de - başka bir şey olmak için farklı bir yöne sapabilirdim. Ama artik çok geç, yanıtlarımdan herhangi birini değiştirmek için çok geç artik. Zaman tükendi. Keşke bir oğlum olsaydı, onun aracılığıyla kendimi ölüm çizgisinin ötesindeki geleceğe fırlatabilirdim.” (Sayfa 290)


“Düş:
Bir dağ yolundan tırmanıyorum. Gece vakti bir evi yeniden inşa etmeye çalışan birtakım insanlar görüyorum. Bunun yapılamayacağını biliyorum ve bunu anlatmaya çalışıyorum ama beni duyamıyorlar. Sonra arkadan birinin bana adımla seslendiğini duyuyorum. Bu bana yetişmeye çalışan annem. Bana bir mesajı olduğunu söylüyor. Birinin ölüyor olduğu mesajı bu. Biliyorum ki ölmekte olan benim. Ter içinde uyanıyorum.

Mesaj:
Artık çok geç. Tam ölüm denizine girmeye hazırlanırken evini gece vakti yeniden inşa etmek - belirlediğin yolu değiştirmek - mümkün değil. Simdi annemin öldüğü zamanki yasındayım. Ona yetişiyorum ve ölümün kaçınılmaz olduğunu kavrıyorum. Geleceği değiştiremem çünkü geçmiş bana yetişip karsıma çıkıyor.” (Sayfa 290)

“Düş:
Karım, çıplak ve bacaklarını açmış, önümde duruyor. Bacaklarının oluşturduğu üçgenden uzaklara bakıyorum. Ama bütün görebildiğim, uzakta, çok uzakta, ufukta beliren annemin yüzü.

Mesaj:

Düşlerin sahibinden bana son mesaj: Görüşüm, yaşamımın ve düş gücümün kadınlarıyla sınırlanmış. Bununla birlikte yine de çok uzakları görebiliyorum. Belki de bu yeterli .” (Sayfa 301)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Günaydın Nigün'üm yine emek dolu bir yazınla karşı karşıyayım.Aslında aklımdan geçen daha doğrusu aklıma takılan şı psikolg ve psikiyatristlerin davranışlarıyla ilgili olan kısmını seninle ayrıca görüşmek konuşmak isterim.Hayatım boyunca şahidi olduğum olayları düşündükçe bazen hüzünleniyorum.SEVGİLERLE güzel dostum .

Şennur Köseli 
 12.01.2012 9:51
Cevap :
Canım benim, nihayetinde onlar da birer insan ve hakkını vermek gerekirse çok stresli bir iş yapıyorlar. Durum böyle olunca onların da sıkılmak, sinirlenmek, kızmak gibi duyguları zaman zaman devreye görebiliyor. Ama tabii bu işi layıkıyla yapmayanlar ve görevlerini kötüye kullananlar yok mu ? Elbette var. Onların da acilen meslekten ihraç edilmeleri düşüncesindeyim. Sen ne istersen konuşuruz canım, öpüyorum :) Mail adresim nilgunaktas@hotmail.com   12.01.2012 12:26
 

Nilgün'cüm, Anlattığın şekliyle ilgi alanına giren bir kitap...Bazen o denli sarar ki o kitabın ikinci bir cildini ararsın. Herkesi ilgilendiriyor aslında bu konu, sayende bilgiler bu taraflara transfer oluyor. Teşekkürler, bilincine sağlık, sevgilerle...

Yurdagül Alkan 
 12.01.2012 1:09
Cevap :
Yazarken sizi düşünmüştüm, psikolojiye olan merakınız ve daha çok psikoloji kategorisinde yazılarınızın ağırlıklı olması sebebiyle. Kesinlikle çok ilginizi çekeceğini düşünüyorum ablacığım. Öpüyorum, güzel ve huzurlu bir gün diliyorum.  12.01.2012 12:24
 

Özellikle son 2 haftadır fazla kitap okuyamıyorum. Elimdekini bitiremedim henüz:( ama biter bitmez açıcam MB yi direk sizin kitap kategorisindeki yazılarınızdan isimler alıcam. İyi akşamlar dilerim:)

merve ballı 
 11.01.2012 16:55
Cevap :
Günaydın Merve'ciğim. Bu kitabı özellikle okumanı tavsiye ederim. Sana çok şey katacağını düşünüyorum. Öpüyorum canım, güzel bir gün dilerim.  12.01.2012 8:40
 

Canım arkadaşım gayet güzel anlatmışsın eline sağlık.

bilgen güzelküçük 
 11.01.2012 16:04
Cevap :
Canım Bilgen'ciğim, kitabı okumam için tavsiye ettiğin için yürekten teşekkürler. Senin gibi kitap kurdu bir arkadaşım olduğu ve bana güzel kitaplar önerdiği için gurur duyuyorum :) Öpüyorum canım, tekrar teşekkürler.  11.01.2012 16:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 498
Toplam yorum
: 1892
Toplam mesaj
: 117
Ort. okunma sayısı
: 4244
Kayıt tarihi
: 30.03.10
 
 

Kişisel gelişim uzmanıyım. Yaşam Koçu, İlişki Koçu, NLP Uzmanı ve Eğitmeni, Kuantum Yaşam Koç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster