Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ağustos '07

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
932
 

Aşkın kanunları

Aşkın kanunları
 

Beğenilerimizin sınıfsal, cinsiyetçi ve eşitsiz yapılarına hiç değinmeden zararsız biyolojik mekanizmalarla aşkı anlatmak basit bir safdillik gibi gelmiyor bana. Var olan tehlikeli ayrımları hasır altı ediyoruz!... Toplumsal eşitsizliğin aşk ilişkilerine nasıl yansıdığını göremiyoruz bu tür anlatılarda; kokular, hormonlar dünyasında, biyoloji bilgisinin altında ilişkiler tersyüz ediliyor.

Bu yazıda temel olarak aşık olmayı değil; aşık olmamayı ele alacağım.

Bir kadın dergisinde aşkın kanunları başlıklı bir yazı yayımlanmış. Yazının girişinde şunlar söyleniyor: “‘Aşk, bir çingene çocuğudur, yasa tanımaz!’ Bizet’in ünlü operasındaki kırmızılı kadın Karmen, böyle demişti aşk için. Ya ‘kimyamız tuttu’, ‘bir elmanın iki yarısıyız’, ‘aşkın ömrü 3 yıldır’ gibi saptamalara ne dersiniz? Merak etmeyin hepsinin bilimsel bir dayanağı var. Çünkü bilim adamları kadın ve erkeğin aşkın kendine has karmaşık 25 yasası tarafından yönetildiğini anlatıyor.”

Yazının geri kalanı tek paragraflar halinde bu 25 yasayı anlatıyor. Koku, iki insanın fiziksel olarak birbirine benzemesi, uzun bacakların doğurganlığın simgesi olması, geniş omuzların erkekliğin simgesi olması, gülüş, melek surat, oxytocin, dopamin ve adrenalin hormonu vb. Bunların büyük kısmına aşina olduğunuzu tahmin ediyorum: Fikir vermek için bir maddeyi buraya alıntılayayım mesela: … “Ne kadar inkar etsek de hepimizin içinde biraz narsistlik var. Sonuçta, yine de kendimizden vazgeçmeyip fiziksel olarak kendimize benzeyen insanlara aşık oluyoruz. İngiltere’de St. Andrews Üniversitesi’nde Dr. Elizabeth Cornwell bir araştırma yapmış. Bu araştırmaya katılanların fotoğrafları, üstünde oynanıp karşı cinsten birinin fotoğrafı haline getirilip birçok başka karşı cins fotoğrafı arasına karıştırılmış. Tekrar aynı kişilere gösterildiğinde yüzde 91’i en etkilendikleri insan olarak kendi fotoğraflarını göstermiş.”

25 kanun ve işte karşınızda tarihten, güç ilişkilerinden, toplumsallıktan, ideolojilerden, sosyallikten muaf bir çekirdek açıklamalar bütünü. Buna göre, insanlık birkaç hormonun bir sonucu; hiç değişmeyen kanunlar var. Üstelik anlatılanlar “bilimsel” olduğu için ve bilim deyince bütün sular durduğu için yazı kendi kendisini meşrulaştırıyor.

Amacım, hormonları inkar etmek, insanın anatomisini reddetmek değil; burada bilim nereye kadar şeklinde bir tartışma yapmayacağım. Hatta tam tersine, bazı bilimsel varsayımları gene bilimsel metodolojilerle eleştirip bu sözde bilimsel saptamaları sorgulamak istiyorum. Fakat asıl derdim şu: Böyle bir yazının neler anlattığından ziyade neler anlatmadığı daha çok ilgimi çekiyor. Dışarıda bıraktıkları, unuttukları, görmezden geldikleri ve bu yolla nasıl bir aşk fantezisi, ne türden açıklama modelleri ve daha beteri ne türden ideolojilerle ilişki içinde olduğu üstüne düşünmek istiyorum.

“Aşkın kimyası” diye bize anlatılan, mesela kokular, sanki insanlar arasında başka bir ayrım yokmuş gibi bir durum ortaya koyar. Sınıf, ırk, din, dil, kültürel sermaye vs. yokmuş gibi aşık olunuyormuş izlenimi yaratır. Beğenilerimizi oluşturan toplumsallıktan ve tarihten bahsetmeden biyolojik açıklamalar getirmek ortadaki durumun büyük bölümünü ıskalar.

Kimleri beğeniriz? Öncelikle her ne kadar Türk filmlerindeki masalları (zengin kız-fakir oğlan) bolca seyretmiş olsak bile, çevremizdeki ilişkilerde bunların ancak istisna olabildiğini görüyoruz. Kıyafet kodları, konuşma tarzı, ilgi alanları, eğitim düzeyi, eğlence anlayışı, mesleği, film zevki, kültür birikimi, gidilen mekanlar, konuşulan konular… ayrışır. Rasgele bir ayrışma değildir bu üstelik; sınıfsaldır ve etniktir. İstanbullu bir şehirli adam, Siverek’in bir köyündeki kadına aşık olamaz; çünkü zaten aynı mekanda bile bulunamazlar; hatta aynı dili bile konuşmazlar. Yaşam gaileleri bambaşkadır.

Özellikle uç bir örnek veriyorum; ama İstanbul’un içinde de çeşitli toplumsal tabakalaşmalar var. Bir Boğaziçi öğrencisi kadının, Çekmece’de kokoreç satan gence varması zordur ve hatta mümkün değildir. 25 kanun diye anlatılan ve kokulardan, hormonlardan bahseden yazının tezleri bu örneklerde yetersiz kalır: “Kokuya gelene kadar…” dedirtir.

Hormonlar, illa ve illa hormonlu bir açıklama peşindeysek, sebep değil sonuçtur. Yani hormonlar yüzünden (sayesinde) aşık olmayız; aşık olduğumuzda ya da aşık olabileceğimiz bir insanla karşılaştığımızda hormon salgılarız. Asıl mesele, hormonların hangi koşullarda ve kimlere istinaden salgılandığıdır. Yani sözü edilenler kanun değil; aşık olurken bünyemizin geçirdiği biyolojik değişikliklerdir. Kime neden aşık olduğumuzu açıklamaz; ancak aşkın semptomlarına dair birtakım verileri listeler.

Yukarda alıntıladığım örnekte anlatılan (insanın sevgilisinde kendine benzeyen yüz ifadeleri seçmesi) akla ilk bakışta yakın gelir. Ancak bu yakınlığı neye göre tarif ettiğimiz muğlaktır. Irk-biliminden sevimsiz çağrışımları olan varsayımlara dayanır bu benzerlik ve farklılık meseleleri. Yıllarca insanların “farklarını” cetvellerle ölçen antropologlar geliyor aklıma. Nedir benzerlik? Ten rengi mi? O zaman ırklar arasındaki aşkları nasıl açıklıyoruz? Göz rengi mi? Alın genişliği mi? Burun uzunluğu mu? Saçın yapısı mı? Hepsinden biraz mı? Bilimsel dayanak diye öne sürülen örnek aslında ne dediği belli olmayan, muğlak, işin aslı anti-bilimsel bir yaklaşıma dayanıyor. Madem böyle bir kurulu mekanizma ile hareket ediyoruz; neden birbirine fiziksel olarak benzemeyen insanlar da aşık olabiliyor birbirine? Bazı insanlar içlerinden gelen dürtüleri bastırmış mı oluyor bu durumda? Biyoloji bazen rafa mı kaldırılıyor? Neden mesela Tarkan ya da Ali Kırca birçok kadının hayallerini süslüyor(du)? Bu insanların hayranları bu insanlara mı benziyordu? Peki eğer bahsi geçen “kanun” bu türden durumları açıklamakta aciz kalıyorsa hangi durumları açıklıyor? Eğer birtakım beğenilere dair olasılıklardan ve istatistiklerden bahsediyorsak buradan doğa kanunlarına nasıl geçebiliyoruz; yani bilimsel olarak?

Kısaca derdim şu: Beğenilerimizin sınıfsal, cinsiyetçi ve eşitsiz yapılarına hiç değinmeden zararsız biyolojik mekanizmalarla aşkı anlatmak basit bir safdillik gibi gelmiyor bana. Var olan tehlikeli ayrımları hasır altı ediyoruz! Elbette insanın kendine fiziksel olarak benzeyen birini seçmesi ihtimali /oranı daha yüksek olabilir; bunu hesaplamak istatistikçilerin işi. Ancak bundan bahsetmeden evvel yok sayılanlar o kadar fazla ki… Bu konular sadece sevgiyi değil nefreti de içerdiği için bilhassa önemsiyorum. Türkiye’de belli bir etnik azınlığa, dine, yaşam şekline ait oldukları için birbirinden nefret eden insanlar var; bunu surat şekilleri ve kokularla açıklayabilir miyiz? İkisi de duyguların alanı üstelik; ikisi de (aşk ve nefret) belli seçimler, ayrımlar, hareketler öngörüyor. Ancak biri biyolojik; diğeri politik. Biri hakkında eşitsizlikten, ayrımdan, dışlamaktan, imkansızlıktan bahsetmemiz mümkün; diğeri hakkında; yani aşk hakkında böyle bir alan devamlı kapatılıyor. Toplumsal eşitsizliğin aşk ilişkilerine nasıl yansıdığını göremiyoruz bu tür anlatılarda; kokular, hormonlar dünyasında, biyoloji bilgisinin altında ilişkiler tersyüz ediliyor. Bu anlamda en koyu ideolojiler saklı bahsettiğim bu tür yazılarda.

Üstelik konuya ilişkin verilere de kesinlikle doğal ve biyolojik denemez. Bu konudaki en temel biyolojik verileri dahi sanki ortada bir laboratuar ve tarih-üstü bir insan varmış gibi ele almak yanıltıcı olacaktır. Örnekler düşünün: Birmanya'daki zürafa kadınları mesela; boyunlarına halka takarlar. Zaman içinde boyunları (boyları değil, boyunları) uzar. Halkalar çıkarıldığında kafalarını taşımayacak kadar incelir. Ülkemizde yaşayan birçok erkek için böyle bir görünüş iğrençtir ya da belki kelimenin en hafif tabiriyle tuhaftır. Cinsel istek uyandırmaz. En doğal olarak addedilen istek bile kendiliğinden oluşmaz; uzun bir tarihin içinden geçerek mümkün olur. Orada yaşayan erkekler için cinsel arzular, güzellik ve statü bambaşka şekillerde tarif edilmiştir. Beden başka şekillerde işlenmiştir. Biyoloji diye anlattıkları bu durumda da sebep değil; toplumsal koşulların bir sonucudur. Bütün bunları görmezden gelerek kokudan ve hormondan bahsetmek için gerçekten dünyaya karşı kör olmak gerekir. Kadınların kıyafetleri, erkeklerin aksesuarları bambaşkadır ve bir toplumdan diğerine tercüme etmek kolay değildir. Yani kısaca aşık olmayı bütün bu çerçeveyi es geçerek doğa kanunları üstüne inşa eden bilim adamlarımız (bunlar hep erkek olur zira; hatta isimleri Elizabeth bile olsa) söylediklerinden daha fazla konuda susmak zorunda kalırlar.

Daha sonraki yazılarımda aşkın küresel eğilimleri (bir Hintli adamın kendine hiç benzemeyen, sarışın, dar kalçalı kadınları beğenmesi; bir Japon kadının gene kendisine benzemeyen Brad Pitt’e aşık olması) üstüne düşüneceğim. Bu esnada koku, yüz benzerliği vs. gibi sözde kanunlar üstüne daha açık bir tablo çıkacak ortaya. Amacım aşkın bir iktidar aygıtı olarak kadınları ve erkekleri nasıl konumladığı, ne türden arzular ürettiği ve bu arzuların nasıl hizaya sokulduğu.

İlk yazımda, yani tanıtım yazımda kişisel olma sözü vermiştim. Ancak sitenin editörleri bu sayfada kişisel yazılar yayımlayamayacağım konusunda (isim kullanmasam bile) beni uyardılar. Bir yazım reddedildi. Ben bu türden yazılarla kişisel yazıların aslında birbirlerine konuştuğunu düşünüyorum. Gene de editörlerin aldığı kararı anlayışla karşılıyorum. Bu durumda bir strateji değişikliği yapmam gerekti. Buraya koyma imkânı bulamadığım yazıları başka bir siteye koymayı uygun gördüm. Adresi profilimden bulabilirsiniz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İlk yazıyı okuduğum zaman "iyi bir okuyucu, iyi de yazıyor" diye düşünmüştüm. Bu kez iyi okuyucunun yanına "dikkate değer yazar"ı ekleyecektim ki; diğer adresteki yazıyı okuduğumda, kurguyu da çok iyi bilen gerçek bir roman yazarını hissettim. "Bloglarda yazılan her yazı, hatta yazılan her yazı kişisel değil midir?" diye sormak istiyorum editörlere. Aslında bu konu kitapları basılı yazarlar için de çok tartışılıyor. Editörlerin yazılarınızı olduğu gibi kabul etmesini, roman tadındaki "Aşk Öyküleri"ni burada okumayı umuyorum.

Ayşe Keskin 
 10.08.2007 13:08
Cevap :
Teşvik eden sözleriniz için çok teşekkürler. Ben de elbette sizin gibi düşünüyorum; aslında oluşturmaya çalıştığım da tam olarak bu: Fikirler dünyası ve yaşamak arasında yaptığımız ayrımların üstüne gitmek. Hayatı, bir yanda düşünceler bir yanda yaşananlar diye ayırabilir miyiz? İşte ben de ikisi arasında geçişler kurmak istiyorum bu sayfalarda. Yazık ki zaman darlığından ötürü burası için yazı yazmaya üç hafta kadar ara vermek zorundayım. Ancak tanımasam da birilerinin "okuyor" olduğunu bilmekten dolayı mutlu oldum. Sağlıcakla  13.08.2007 19:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 717
Kayıt tarihi
: 30.07.07
 
 

Aşka dair hikayeler anlatacağım size. Çoğunlukla mutsuz hikayeler olacak bunlar: kalp kırıklıkları, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster