Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Şubat '11

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
491
 

Aşkından Fıtık Oldum!

Aşkından Fıtık Oldum!
 

Eskidenmiş o verem olmak, kanser olmak. Şimdi iskelet sistemi üzerine her şey. Omurgalı mısın derdin var :) Artık devir fıtık devri. Herkes aşkından fıtık olacak! Olmayana sopa var ha…

Hani derler ya “ayının bildiği kırk türkü var, kırkı da ahlat üzerine”, benimki de o hesap her şeyin ucunu döndürüp dolaştırıp fıtığa bağlar oldum. İnsanın canı ağrıyan yerindedir diye boşuna dememişler. Zaten bu süreçte eskiden söylenen şeylerin ne kadar doğru olduğunu da görüyor insan.

Dünkü risalemizde doktorlarla ilgili anılarımızı deşifre etmiş (Doktor Hasta Olmaz başlıklı yazıyı okumayan önce onu okusun, sırayı bozmayalım) bir nevi kirli çamaşırlarımızı temizlemeye vermiştik. Bugünkü dersimizde de hastalarla yaşadığım diyaloglar üzerinde duracağım. Dersin sonunda sözlü yapabilirim, haberiniz olsun.

Eskiden padişahlar tebdil-i kıyafet dolaşırmış. Zamanımızda bu pek yapılmıyor ama rahmetli Recep Yazıcıoğlu Denizli Valisi iken bizim hastanelerde tebdil-i kıyafet dolaşmıştı. Tabi sonrasında neler yaşandı bilmiyorum, sadece dolaştığını haber almıştık :)

Ben de poliklinikteki kontrollerimin bazılarında sivil kıyafetle hastalarla birlikte poliklinik önünde bekledim. Neler neler konuşuyorlar! Bir kere her kapı önünde dominant bir karakter oluyor. Dışardan baksan orada kapı görevlisi sanabilirsin. Aslında o da hasta. Sırası gelene kadar orayı çekip çeviriyor.

Herkesin elindeki fişleri soruyor, sırası gelene “geç” yapıyor, bir şey sormak için bekleyene “sen bekle, imza filan girerse girersin onunla” diyor. Her hasta girdikten sonra da kritik yapıyor. “Bu girenin bir şeyi yok bence”, “bunun işi de uzun sürer şimdi” filan. Onu bırakın doktoru bile kritiğe alıyor. İşte böyle dominant bir karakter varsa kapıya ilişmiyorum, az geride bekliyorum ki, kazara mesleğimi filan sormasın.

Bu sivil görünümlü hallerimde sadece gözlem yaptım. Daha bir çok şey sayılabilir ama sıkılırsınız o kadarından. Bir de resmi kıyafetli hallerim var. Onlarda kapı önünde pek beklemiyorum. Çat kapı giriyorum. Ne de olsa dükkan benim. Bazen de özellikle bekliyorum.

İşte bu bekleme anlarında sürüyle muhabbet dönüyor. Doğal olarak oradaki hastaların dikkatini çekiyorum. “Siz de mi hastasınız?” sorusuyla başlıyor her şey. “Evet” dediğim anda zemberek boşalıyor. Artık kim ne biliyorsa tavsiye ediyor.

Belime kül sarmaktan tutun alabalık sarmaya kadar tonla öneri geldi. Evet, balık da sarılıyormuş bele. Detayını sormadım daha doğrusu olay mahallinden hızla uzaklaştım. Ama en ilginci ve belki de en mide kaldıranı “yün sarmak” idi. Onu anlatacağım da önce şu kül meselesinden bir enstantane anlatmam lazım.

Belimden MR çektirmek için beklerken evvelce bu dertten muzdarip olmuş ama kül sarma metodu ile iyileşmiş bir amca vardı. Belki de hasta olan karısıydı bilmiyorum. Daha doğrusu karıştırdım, o kadar çok öneri olunca…

Amca önce konuya girdi. Sonra “sana bir yöntem anlatacağım, hiçbir şeyin kalmayacak” dedi. “Ama söylediklerimi yazacaksın” diye de ilave etti. Evet, işi garantiye alıyordu. Anlatsa ben iki dakika sonra hepsini unutacağım. Oysa yazınca ömr-ü billah o belge orada duracak.

Benim de o an yanımda kağıt yok, MR’daki sekreterden istedim, onda da boş kağıt yokmuş. Artık bir tarafı yapışkan fişlerden aldım(filmlere yapıştırılan). Amca yemek tarifi verir gibi bir tutam kekik, iki kaşık yağ, iki ölçek kül filan gidiyor. Hepsini yazdım tabi. “ya bırak amca bunlar eskidenmiş” diyemiyorum. Kalbini kırmak istemediğimden tabi :)

Yün meselesine gelirsek… Onu da muhterem bir amca anlattı. “Beline yün koy, o çok iyi geliyor” dedi. “Bir gece belinde sarılı duracak” ilave etti. Ben zaten o dönemlerde çelik korseyi yeni çıkarmıştım, dedelerimizin kullandığı yün korselerden almıştım, onu kullanıyorum. “Amca ben zaten yün korse kullanıyorum” dedim. Gevrek gevrek güldü. “Ondan değil” dedi.

O yünden bahsetmiyorum, gerçek yünden bahsediyorum. Hem de yeni yüzülmüş olacak kendi sıcaklığı ile saracaksın” deyince afalladım. Evet, basbaya yeni kesilmiş bir koyunun derisini belime sarıp sabahlamamı salık verdi. Artık o gece sabahlar olmasın şarkısı kulağımda çın çın ötecek!

O bir şey değil de o koku yıllarca tenimden çıkmazsa ne olacak. Zaten koyun olmakla itham edilen bir toplumuz. Beni parmaklarıyla gösterip “bu millet koyundur aha işte ispatı da budur” derlerse!

Radyoda Arkası Yarın tiyatrosundan bir replik:
- “Aşkından verem olmak istemiyorum sevgilim, şimdi moda fıtıkmış!”
- “Yün saracaksan ben ufak ufak sıvışayım, kurbanda gelirim!”

Sevgi, hürmet ve muhabbetle..

Murat HACIOĞLU

www.murathacioglu.com

http://twitter.com/murathacioglu

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İnsanlar tıpta istediği çareleri bulamayınca alternatif tıbba ve çaresizlikten, sağdan soldan duyduğu her şeye başvuruyor. Babamın hastalığında da mantıksız gelsede bize söylenen birkaç şeyi yapmıştık. Ümit dünyası işte.. (Hala acaba şunu da denesemiydik dediğimiz olmuyor değil) Ama şunu gördüm ki dediğiniz gibi bir hastalıktan bahsedin, mutlaka insanlar yemek tarifi verir gibi ilaç tarifi veriyorlar, birde iyi geleceğine inanıyorlar. Herkesin her konuda söyleyecek bir şeyi var... Selamlarımla

KOMSU KIZI 
 26.02.2011 11:59
Cevap :
Gerçekten insan çaresiz kalınca ne yapacağını şaşırıyor. Örneklerini verdiğim şeyleri yapmayı düşünmedim ama yine de daha makul ve kokmayan önerilere açığım :)) Sevgi, hürmet ve muhabbetle  27.02.2011 12:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 660
Toplam yorum
: 3284
Toplam mesaj
: 140
Ort. okunma sayısı
: 1597
Kayıt tarihi
: 08.12.08
 
 

Allah kimisine “Yürü ya kulum” demiş. Ben onu “Yürü, yaz kulum” anladım. Yürü anca gidersin manas..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster